Mülkiye 1944 mezunu Ziya Şav’ın Ardından….

Ziya Şav’la anılarını toparlamak ve “İki Kuleli Yalı” kitabını oluşturmak üzere 7 Mayıs 2010 Cuma günü bir araya gelmiştik. Buluşmamızı sağlayan arkadaşım Mahmure İleri düzeltisini yaptığı son kitabın koşuşturması içinde bizi tanıştırıp alelacele yanımızdan ayrılırken, Ziya Bey yüzünden hiç eksik etmediği hınzır ifadeyi gizlemeye çalışarak, takındığı küçük bir öğrenci tavrıyla, “ bendeniz Ziya Şav müşerref oldum efendim” demişti bana. Demişti ama biz kendisiyle daha önce birkaç kez karşılaşmıştık. Hatta 16 Mart 1993 Salı günü Rasih Nuri İleri’nin evinde tanımış ve onun tadına doyulmaz sohbetinden nasiplenmiştim.

Sıradan bir akşam, tüm keyfi ve hınzırlığı üstünde olan Ziya Bey sayesinde muhteşem bir geceye dönüşmüştü. O gece,  Ziya Bey’den “Numero Uno” diye bahsettiği  Balıkçı’yı (Cevat Şakir), Orhan Veli’yi , Melih Cevdet’i  şimdi  hatırlamakta zorlandığım pek çok önemli insanı dinlemiş, Bedia Teyze’yle dans edişini, tangodaki hünerli figürlerini seyretmiş ve bir vakitler Tango Kralı olduğunu öğrenmiştim. O akşam İlerilere ne için gittiğimi tümüyle unutmuş, ancak, sosyo – kültürel bakımdan zenginleşerek – hem de kahkahalar arasında-  geceyi tamamlamıştım. Tadını damağımda ölünceye kadar taşıyacağım bir gece olmuştu benim için.

Evet, Ziya Bey, siz “müşerref oldum efendim” demiştiniz ama ben sizinle yıllar önce tanışma onuruna erişmiştim biriydim zaten. O gün bir çalışma planını yaptıktan sonra birlikte Yunus Nadi Ödül Törenini izlemeye gitmiştik. O tarihten sonra, beş ay süreyle haftada en az iki kez bir araya gelerek Ziya Şav’ın anılarını yaşamaya ve derlemeye çalışacaktık.

İstanbul’un o çok kültürlü yıllarının zenginliği içinde boğazda bir yalıda başlayan Ziya Şav’ın yaşam serüveni, 40’lı yılların Ankara’sında Mülkiyeli bir öğrencinin ilginç dostlukları çevresindeki deneyimleriyle iyiden iyiye zenginleşecekti. “İki Kuleli Yalı” adlı öz yaşam öyküsünün anlatıldığı kitabında o zamanların Mülkiye’sini şöyle anlatacaktı:  “Lise bitmiş, üniversite yılları gelip çatmıştı. Babam hangi okula gitmem gerektiği kararını, tüm ciddi meselelerde olduğu gibi yine “guru”su Prof Dr. Akif Şakir Bey’le baş başa vererek almış; Şakir Amca da benim için “Mekteb-i Mülkiye”yi işaret etmişti.  Ne var ki, okul artık İstanbul’da değil Ankara’daydı ve benim için de Ankara’nın yolu gözükmüştü. Üniversiteye başladığım sene, aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nın da başladığı yıldı. Almanya Polonya’ya saldırmış; altı sene sürecek ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olacak bir savaş başlamıştı. Ancak, hiçbirimiz durumun ciddiyetinin farkında değildik. O günün şartlarında haber alma imkânlarının çok kısıtlı olması nedeniyle, olan bitenden de pek haberdar olduğumuz söylenemezdi. Ekmek karneye bağlanmış, Reisicumhur İsmet İnönü başta olmak üzere herkese, çocuklara dahi karne verilmişti. Okulda dört kişi olarak oturduğumuz yemek masasında ekmeği kesme ve adil bir şekilde dağıtma görevi de bana düşmüştü.

Çok değerli hocalarımız vardı Mülkiye’de. Bülent Nuri Esen, Mahmut Esat Bozkurt, Fuat Köprülü, daha sonra iktisat vekilliği ve başbakanlık görevlerinde de bulunacak Hasan Saka. Bir de tabii, içinde bulunulan koşullar gereği Hitler faşizminden kaçıp gelen hocalar; Magdeburg Belediye Başkanı Ernest Reuter gibi mesela.

Mülkiye’de öğrenciler ikiye bölünmüştü; İstanbullular ve Anadolulular diye. İstanbullular her zaman daha havalılardı diğerlerinden. Üniversite’de vasat bir öğrenciydim. Ders çalışmayı sevmez iyi kopya çekerdim. Eğlenmeyi ve eğlendirmeyi ise pek severdim.

Yeni yapılanmaya başlayan Ankara’da o yıllarda her şey toz duman içinde üstüne üstlük savaş kapımızda; yokluk sefalet diz boyu. Ankara’daki günler benim için sadece yokluk günleri değildi şüphesiz. O günler, aynı zamanda Orhan Veli’li, Fahir Aksoy’lu, fakat en çok da Celal’li yılardı. Onunla okul yıllarında başlayan dostluğumuz ömür boyu devam edecekti. Celal’i ilk keşfettiğimde mutlaka arkadaş olmalıyız diye düşünmüştüm. Ping-Pong salonunda yanına yaklaşıp, “Biz arkadaş olalım” dediğimde bana bakıp “Ben arkadaş değil, suç ortağı arıyorum” sözü üzerine de derhal arkadaş olmuştuk. Mekteb-i Mülkiye’nin bana kattığı değerler arasında belki de en anlamlı ve değerlisi Celal’in dostluğu idi şüphesiz. Onun yokluğuna hiç alışamadım, zaten bu mümkün de değil! O kadar çok şey paylaşmıştık ki Celal’le, onun yaptıklarından ben, benim yaptıklarımdan da o, payına düşeni almıştı.”

Oluşturduğumuz plan çerçevesinde, Anneannesinden başlayarak tüm aile efradı ve yakınlarını yâd etmiş onlarla ilgili anılarını kaleme almıştık Ziya Şav’la. Boğazda geçen çocuk yıllarından,  Cumhuriyetin ilk yıllarına, II. Dünya Savaşının karanlık günlerindeki 40’lı yılların Ankara’sından, renkli ve anlamlı Brüksel ve Paris anılarının büyüsüne kadar zengin yaşamını kaleme almaya çalışmıştık; hem de hiç sıkılmadan büyük bir keyifle.

Ziya Şav’dan, Mülkiye yıllarında kurduğu dostluğu – Celal Bey’in tabiriyle suç ortaklığı – uzun bir ömre sığdırmanın nasıl bir şey olabileceğini, Orhan Veli’den Abidin Dino’ya, Mina Urgan’dan Sabahattin Eyüboğlu’na, Balıkçı’dan Füreya’ya ve daha pek çok önemli kişi ile ilgili bildiklerimin ne kadar sığ  olduğunu öğrendim  ve sayesinde  zenginleştim;  ona binlerce kez teşekkür ederim.

Umarım çok sevgili dostu Celal Bey’e ve oradaki diğer değerli yakınlarıyla kavuşmanın keyfi içindedir Ziya Şav şimdi. Ve belki de neden darıldıklarını bir türlü anlayamadığı Melih Cevdet Anday’la da barışmıştır orada.

Buradan ayrılarak oradakilerle hasretinizi giderdiniz belki ama biz buradakiler sizi çok özleyeceğiz Ziya Bey ışıklar içinde olun şimdi ve daima…

Ayşe Yetmen

 

 

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=25556

Editör - 30 Haz 2012. Kategori Bizim Meydan, Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden, Portreler, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes