Bir “boş zaman değerlendirme”aracı olarak fotoğraf(çılık) ve Fotono1 – Galip E.UZUN

Fotoğraf: Bulutlarda

Fotoğrafçı: Mustafa Kemal (panctom)


 

(http://www.fotono1.com/detay.php?id=490)

 Ön Not:

1.   Sayın Mustafa Kemal’in (panctom’un) bu güzel kare, bu sitenin “ayrıntılı yorum”a açık ilk karesi. Bana sorarsanız, sitenin en güzel, en damardan, en çekerken hissedilenleri, seyredilirken de hissettirebilenlerinden biri.

 
Bu yazıda anlatmak istediklerimin yeri ve zamanı aslında sitenin ilk karesi etrafında olabilseydi belki daha iyi olurdu. Bu mümkün olamayacağına göre bari ayrıntılı yoruma açık ilk karesi olan bu kare altına yazayım dedim. Elbette bu arada Sayın Kemal’I kutluyor ve aradan geçen bunca zamana karşın tümüyle dindirilenemiş olduğuna inandığım büyük acısını paylaşabilmek istiyorum.

 

2.   Bu yazının 2 Temmuz tarihli bir yazı ile ateşlenen tartışma ile doğrudan bir ilgisi ve bir yanıt olma amacı yoktur. Yazıda zaman zaman yer alan sözkonusu tartışma ile konusal örtüşme tümüyle rastlantısaldır. Lütfen yazının adresinde bir “hubb-u Ali” ya da “buğz-u Muaviye” aramayınız.

 

Nitekim bugünlerde bu konuda bir yazıyı kaleme alacağımı 23 Haziran 2012 tarihli bir önceki yorumumu şu satırlarla bitirmiştim: “Bu konuyu bir başka yorumda bir “hobi”, “bir boş zaman değerlendirmesi olarak fotoğrafçılık” kapsamında sürdürmeye çalışacağım”.
              
3.   Birileri kalkıp da Fotono1, Fotono1 olalı böyle zulüm görmedi, bu ne uzun yazı derlerse haklıdırlar.

 

Buna verilebilecek bir yanıtım yoktur. Takdir edersiniz ki yazmak ve yazabilmek için araştırmak okumaya ayrılabilecek zamandan çok daha fazlasına mal oldu. Yani benim göstermem gereken tahammül okumak için katlanılacaktan biraz daha fazla. Üstelik herkesin okumama şansı da var nasılsa.
 
Sonuçta bu tercihleri de belirleyecek olan bu yazının ana konusuyla ilgili: Boş zamanı değerlendirmek ya da harcamak.

 

 

Fotoğraf ve fotoğrafçılık kavramları, hani şu eskilerin “ağyarını mâni, efradını câmi” dedikleri türden, eksiksiz içerikli bir kapsam belirleme ve değerledirme çabası içinde ele alınacak olsa, ortaya çıkacak dal ve türlerin arasında en yaygın kullanım alanını sanırım “boş zaman değerlendirme” işlevi kaplardı.

 

Fotoğrafçılık sözünü, alanını, yönünü belirleme amacıyla bir isim tamlaması haline getirirken kullandığımız eklerle birlikte canlandırıverin bir an için gözünüzde. Ben işinizi kolaylaştırayım. Hiçbir sıralama özeni göstermeden, hatta tersine bir oradan, bir buradan cımbızlayarak ve elbette eksiksizlik savı içermeden bir miktarını örnekleyivereyim :

Stüdyo fotoğrafçılığı, sokak fotoğrafçılığı, haber fotoğrafçılığı, reklam fotoğrafçılığı, istihbarat fotoğrafçılığı, askeri fotoğrafçılık, hava fotoğrafçılığı, foto mitralyöz fotoğrafçılığı, stereofotoğrafi fotoğrafçılığı, denizaltı fotoğrafçılığı, gece fotoğrafçılığı, analog fotoğrafçılık, dijital fotoğrafçılığı, siyah beyaz fotoğrafçılık, enstantane fotoğrafçılığı, foto şipşakcılık, panaromik fotoğrafçılık, gözlem fotoğrafçılığı, laboratuvar fotoğrafçılığı, tıbbî fotoğrafçılık, yarış (fotofiniş) fotoğrafçılığı, nü fotoğrafçılık, gazete fotoğrafçılığı, televole fotoğrafçılığı, magazin fotoğrafçılığı, manzara fotoğrafçılığı, rontgen fotoğrafçılığı, sanayi casusluğu fotoğrafçılığı, vesikalık fotoğrafçılığı, amatör fotoğrafçılık, profesyonel fotoğrafçılık, polaroid fotoğrafçılığı, fotoroman fotoğrafçılığı, topoğrafya fotoğrafçılığı, moda fotoğrafçılığı, doğum fotoğrafçılığı, portre fotoğrafçılığı, adlî fotoğrafçılık, düğün fotoğrafçılığı, porno fotoğrafçılığı, belgesel fotoğrafçılığı, arkeoloji fotoğrafçılığı, yemek fotoğrafçılığı, gezi fotoğrafçılığı, set fotoğrafçılığı, mimari fotoğrafçılık, makro fotoğrafçılık, spor fotoğrafçılığı, röportaj fotoğrafçılığı, sanat eserleri fotoğrafçılığı, sanat fotoğraçılığı vd…

İlk ağızda akla gelenler bunlar, bunlara daha pek çok ekleme yapabilirsiniz.

 

Dikkatinizi çekecektir bunların bir kısmı zorunlu çalışma alanı yani meslek alanları. Bir kısmı zorunlu çalışma alanlarının konusu olsa da boş zamanları değerlendirme faaliyetleri içerisinde de konu edinilebilenler. Bir diğer kısmı yalnızca bir “hobby” öznesi.

 

Fotoğraf ve sanat kavramları bunların bir kısmında içiçe. Bir kısmında zorlarsanız ya da isterseniz birbirine yamamanız mümkün.

 

Ama büyük bir kısmının sanatsallıktan çok daha önemli, çok daha ciddî, çok daha birikim gerektiren, çok daha teknik endişeleri var.

 

Gereğince bir fotomitralyöz fotoğraf karesi elde edebilmeniz için bugün artık zaten pekçoğunu makinelerin kendi kendilerine çözümleyip size hazır olarak sundukları kimilerine çok komplike gelse de aslında son derece basit olan bir iki ayardan çok öte de bilgi, birikim ve becerilere sahip olmanız gerek. En azından uçmayı bilerek uçmayı gerektirir bu çaba. Ya da hani olmasa iyidir ama sözgelimi flûluk bile bir savaş ya da magazin fotoğrafçısının zor yakalanır bir tespitinin değerini çok da düşürmez.

 

Yukarıda örneklerini verdiğim ve sizlerin daha yüzlercesi ekleyebileceğiniz dal, alan, konu ve türlere dikkat ederseniz bunların pek çoğunda fotoğraf bir araçtır. Ana amaç farklıdır. Ana amaç dalmaktır, ana amaç spordur, ana amaç gezmektir, ana amaç bilgilendirmek, duyurmak, aktarmaktır, ana amaç saptamak, belgelemek, ispat etmektir vd.

 

Buralarda fotoğraf ya tek başına bir amaç değil, yalnızca seçilmiş olan iş ya da boş zamanı değerlendirme biçiminin hizmetine sunulmuş bir saptama ve aktarım aracıdır. Ya da artık o iş ya da boş zaman değerlendirme türünün önüne geçivermiş ve hatta denebilir ki nitelik endişesinden bile savrulup, nicelik beklentisine girmiş bir yeni amaçtır.

 

Bu haliyle de fotoğraf genel “saptama ve saklama” amacı ötesinde geniş yığınlar için bir sanat edimi olmaktan önce yalnızca bir “boş zaman değerlendirme” aracıdır.

 

Madem insanların fotoğrafla ünsiyetleri bu kadar çeşitli kaynaklardan besleniyor, fotoğraf sitelerinin, bu sitelerin yönetici ve yetkililerinin de  katılımcı ve konuklarını dar alanlara hapsetmeye çalışmıyor olmaları ve orada olma arzularını, şevklerini, beklentilerini fazla zorlamamaları gerekiyor.

 

Zira boş zaman değerlendirmesi dediğimiz öyle bir alan ki, zaten insanoğlunun yaşamının, bin bir sınırlama, hatta tehditle karşı karşıya olduğu zorunlu çalışma ve yaşamını devam ettirebilme fazlarından kaçabilmenin, uzaklaşabilmenin, unutabilmenin, oyalanabilmenin, kendini gösterebilmenin, bir başka kendi yaratabilmenin, yaşamın içinde kalarak, kendine arzuladığı gibi bir yeni dünya yaratarak  yaşamdan keyif alabilmenin tek yolu.

 

* * *

 

Yaşlı dünyamızın çok genç, çok yeni kavramlarından biri “boş zaman değerlendirme”.

 

Nasıl genç olmasın ki, “boş zaman” kavramı bile henüz çok taze ve hem pek çok coğrafyanın, hem de  o coğrafyalardan bu konuda şanslı olanlarının bile pek çok kalabalıkları için çok yabancı. Kavram bugünkü anlamıyla yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış.

 

Bakmayın çok eskilerde sözgelimi, Eski Romada işsiz güçsüz pleb’leri oyalamak için oyunlar düzenlenmiş olduğuna. Kimileri bu oyunları, boş zaman değerlendirme kuramının öncüllerinden biri olarak anar ama gerçekte o oyunların temel işlevi değerlendirme, geliştirme filan değil, bugünlerin futbolu, televizyon dizileri ya da bunların biraz daha kutsallaştırılmış kurumları gibi tam tersine uyuşturma, gerilimini akıtma, kısacası denetim altında tutabilme.

 

Bizim coğrafyamız sözkonusu olduğunda, gecikmişliğimiz ya da daha sevilen deyişle geciktirilmişliğimiz nedeniyle henüz oturmamışlığı bir yana için bir de kavramsal zorluk içeriyor üstelik.

 

Neredeyse bir “oxymoron” bizim dilimizde. Dilin ve  dili oluşturan sözcükleri kavranmasının ve dolayısıyla kullanımının bir çağrışımlar (tedai) bütünü olduğu dikkate alınırsa “boş zaman” ve “değerlendirme” kavramlarının çağrışımlarının bir arada zor algılanır ve dolayısıyla kolay kaçılabilir bir disiplin yaratacağı ortada. Böyle olunca da farkına varmadan “boş zaman değerlendirmesi” sandığımız pek çok uğraş “boş zamanı harcama”, ya da “boşa zaman geçirme” olmaktan öte geçemiyor çoklukla. Oktay Sinanoğlu’nun oklarına hedef olma pahasına belirteyim ki, yabancı kökenli “rekreasyon” sözcüğü bile “boş zamanı değerlendirme” kavramı yerine çağrışım açısından daha doğru bir tercih. Yenilenme, yeniden yaratma veya yeniden yapılanma anlamlarından köklenen rekreasyon. Ne var ki çeşitli müellifler bu sözcüklerin her ikisine de ve bu arada kiminin bir karışık olarak kullandığı “hobby” sözcüğüne de farklı nüanslar yüklüyorlar.

 

Tarih öncesi dönemlere kadar uzanıp mağara duvarları resimlerine de boş zaman değerlendirmesi ve hatta sanat yakıştırmaları yapanlar var.

 

Ben o resimlerin homo sapiens’in avlanma planları ve haydi pek pek “depo sayım kayıtları” olmaktan öte öyle sanatsal filan bir amacı olamayacağına, ötesi mağara adamının  hayatta kalmaktan öte bir amaç için harcayabileceği bir kısacık an bile bulabilmesinin olanaksız olduğuna inananlardanım.

 

Boş zamanı değerlendirme kavramı önce egemen sınıfların, sonra da geniş yığınların gerçekten boş zamana sahip olabilmelerinden ve bu zamanı özgürce, kendi seçimleriyle değerlendirebilme haklarını kazanabilmelerinden bile çok sonra ortaya çıkabildiğini söylemek daha doğru. Zira ilk telaffuz edildiği anlardan itibaren, toplumları kontrol edebilen güçler, boş zamanın kitlelerin sağlığına özellikle de manevî sağlığına zararlı olduğunu savunmuş uzun süre.

 

Mantıken insanı boş zamana kavuşturmuş olması gerektiği düşünülebilecek olan sanayileşmenin ilk dönemi, vahşi kapitalizmin zirve yaptığı dönem bırakın boş zamanı, insana yeterince biyolojik gereksinim anlamında olan dinlenme için bile  zaman bırakmazken elbette bu tür bir değerlendirmeyi sağlayabilmekten çok uzak.

 

Boş zaman olgusu, en azından geniş kitleler için, tarihsel gelişim süreci içerisinde çeşitli aşamalardan geçerek, gerçek anlamına endüstrileşme sonrası kavuşmuş. On dokuzuncu yüzyıla kadar boş zaman değerlendirme uğraşıları ancak yeterli parası ve dinlenme hakkı olan insanlara özgü etkinlik olarak var.

 

Bugünkü anlamıyla kavramın ilk işlerliği Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda uluslararası sözleşmelerde çalışma saatlerine kısıtlamalar getirme ve ücretli izin hakkı arayışı çabalarıyla başlıyor.

 

Elbette bugün bile, boş zaman değerlendilmesi kavramı,  Bertrand Russel’ın Aylaklığa Övgü’sündeki (In Praise of Idleness) savunusu olan zorunlu çalışma zamanının dört saatle sınırladırılması önerisinin sağlayabileceği düzeye de ulaşabilmiş (en azından kitleler, geniş yığınlar için) değil.

 

Bu arada bu bu güzelim hedef konusunda Lafargue Russel’dan da biraz ileride o sözkonusu zorunlu çalışma saatleri konusunda daha da iddialı (3 saat gibi) bir hedef koyuyor.

 

Benim oyum Lafargue’a. Günde üç saat zorunlu çalışma süresi lüksünü düşünsenize bir. Altı saatlik yol sorunumuz da olmasa, Şamda kayısı…

 

Russel, altına çok düşkün olan ve  tanrılarından birinin dokunduğu herşeyi altına çevirme yeteneğini sunmasından sonra ellemek, yemek ve sevmek istediklerinin ve bu arada kızının hızla altına dönüşmesi üzerine dehşete düşen Midas’ın bu ihsanın geri alınması için yakarmasını hatırlatarak “Modern Midas” olarak tanımladığı günümüz insanının henüz bu olgunluga ulaşamadığını, çalışmanın erdem olduğuna inanmak yüzünden insanlığın büyük zararlar gördüğünü, mutluluğa ve refaha giden yolun “çalışma”nın örgütlü bir düzen içerisinde azaltılmasından geçtiğini, dozunda bir aylaklığın hiç de olumsuzlanacak bir değer olmadığını, tersine yaşamdan yana insanî bir içeriği olduğunu belirtir ve “boş zaman”ın bir “insan hakkı” olduğunu söyler.

 

Russel zorunlu çalışma koşul ve sürelerinin, ancak boş zamanı zevkli kılacak ölçüde olması, yorgunluk, yılgınlık, bıkkınlık ve hazımsızlık yaratacak sınırlara varmaması gerektiğini savunur ve ancak böylelikle insanların boş zamanlarını .

edilgin ve yavan eğlencelerle doldurmayabileceklerini, kendilerini yararlı alanlara yöneltebileceklerini, çalışma saatlerinin dört saatle sınırlandırılması yoluyla işsizliğin de, eşitsizliğin de ortadan kaldırılabileceğini ve toplumsal refahın artırılabileceğini söyler.

 

Russel “aylak sınıf olmasaydı insanlık barbarlıktan hiç kurtulamazdı. ….. Sanatı geliştiren, bilimleri bulan bu sınıftır; bu sınıf kitaplar yazmış, bu sınıf felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf inceltmiştir. Hatta baskı altındakilerin kurtuluşu bile (bu sınıfın katkılarıyla) genellikle yukarıdan aşağı doğru gelişmiştir.” der. Ama “geçmişte ufak bir aylak sınıf, büyük bir çalışan sınıf vardı. Aylak sınıf, toplumsal adalet açısından hiç de hak etmediği imtiyazlardan yararlanıyordu; dolayısıyla bu sınıf ister istemez baskıya yöneliyor, nefret uyandırıyor ve imtiyazlarını haklı gösterecek kuramlar icat etmek zorunda kal”dığına işaret eder. “… Aylaklığın babadan oğula geçmesi yöntemi olağanüstü denecek kadar zararlı olmuştur. Bu sınıfa mensup olanların hiçbirine çalışkanlık öğreretilmediği gibi, bu sınıftan olanlar bütünüyle olağanüstü bir zekâya da sahip değildiler. Bu sınıftan bir Darwin çıkmış olabilir, ama Darwin’in karşısına da tilki avından ve yasak yerde avlananları cezalandırmaktan daha zekice hiçbir şey düşünemeyen on binlerce eşrafı koymak gerekir” diye sürdürür anlatımını.

 

Russel’ın savaşımı bir insanlık hakkı olarak “boş zaman hakkı”nı kitlelere yayabilme savaşımıdır. Kestirme önerisi de yukarıda da belirttiğim gibi zorunlu çalışma saatlerinin dört saatle sınırlanmasıdır.

 

Teknik olarak “boş zaman” kişinin yaşamını sürdürebilmek için yapmak zorunda olduğu zorunlu biyolojik gereksinimlerini karşılamaya (soluyabilme, yeme, içme, barınma, seks, boşaltım, vb. temel ihtiyaçları için ile bedenini bu ihtiyaçların teminine hazır tutabilmeye yetecek kadar dinlendirmeye) ve güvende olabilmeye ayırdığı, buna ek olarak da içinde yaşanmakta olan devrin gereklerine uyacak bir biçimde  toplumsal, ailesel ve bu arada mesleksel sorumluluklarına harcadığı zamandan arta kalan ve kullanım biçimini, hiçbir toplumsal zorlamaya tabi olmaması gereken, kendi özgür iradesiyle seçebildiği zaman.

 

Bu tanım içerisinde mündemiç olan “hem kendisi, hem başkaları için bütün zorunluluk duygularından arınma” kısmı sürekli tartışılagelmiştir.

 

Hani benim kuşağımın yetişme dönemlerinde münazara konularının en vazgeçilmezlerinden olan “sanat sanat için midir, toplum için mi” tartışmalarının özünde yatan da bu “arınma” kısmıdır.
Ortaokul, lise yıllarının kültür edebiyat kolları takıntılıları daha kolay anımsayacaklar o dönemlerin revaçta olan toplumcu akımlarının yoğurduğu benliklerimizdeki tüm isyana karşın, sanatın ne o, ne bu, sanatçı neyi, nasıl istiyorsa onun için olmalı mantık sesimize karşın, zorlanırdık sanatın toplum için olmayabileceği konusunu savunmakta. Üstelik bizim kuşağımızın çoğu hocaları henüz cumhuriyetin kurucu kuşakları ya da onların taze yetiştirmeleri idi ve toplumun henüz her şeyin toplum için yapılması gerektiği inanç ve uygulamasına ihtiyacı sürüyordu.
Konudan bir an için uzaklaşma pahasına cumhuriyetin bu bilinci verebilmede başarısızlğına da burada işaret edebilmek isterim. İçinde yaşadığımız günlerde Özal döneminde hortlayıveren ve artık bugünlere bütün damgasını vurmuş olan “gemisini kurtaran kaptan” etiğine bu denli kolay geçebilmiş bir toplumda o günlerin eğitim sistemine yüklenmiş endoktrinasyonu demek ki başarılı olamamış.
Elbette bireyin kamuya karşın korunması gerektiğine inananlardanım ama bireysel özgürlüğün o sık sık düşülen tuzakta ifadesini bulan “herşeyin başı eğitim” den önce en azından “sana yapılmasını istemediğini…” anlatımındaki bir ortak akıl ve ahlak ile donanabilmesinden yana olanlardanım.
Keşke ilk gençlik dönemlerimizdeki o toplumsal akımlara bütün hayranlıklarımıza karşın zaman zaman ellerimizin taş olabileceğini düşünme pahasına da olsa o “toplum içindir” klişesine saldırmakta bu denli aceleci olmasaydık. Pişmiş bile olmayan aşa su katmak olmuş bizimkisi. (O aşlara üstelik de sağlıksız, kirli sular sular akıtan günümüz hiç de “libre” olamayan, tam tersine göbekten bağlı olan “liberal”lerine de bu arada sözüm.)
Belki bugün o “gemiciğini kurtarıveren kaptan”lar yerine dolusunu da, boşunu da zamanın değerlendirilmesinde.
Russel’ın o dört saatlik zorunlu çalışma ile ulaşmak istediği yere bir başka yoldan ulaşıvermiş olabilirdik. Belki bütün bilinçli üçüncü dünya ülkelerine örnek olabilen o efsanevî bağımsızlık savaşı ve sonrasında erişilebilen kazanımlar daha geniş bir kesime örneklik oluşturabilmeyi sağlayabilirdi. Belki bugün üç beş Arap ülkesine örnek gösterilebilmek yerine İsveç’e, Norveç’e, İngiltere’ye, Fransa’ya, Almanya’ya da örnek olabilirdik. Bu denli çabuk emin olmamalıydık uluşılması gereken yere ulaşılmış olduğu saptamalarından. Hiçbir yere ulaşılamamış hatta olduğu yerden kıpırdanılamamış olduğu gibi bir görüntü vermiyor mu sizlere de içinde yaşadığımız şu günler?

 

Dönelim boş zaman ve bu boş zamanın kullanımı konusuna.

 

Diyor ki Russel: “Hiç kimsenin günde dört saatten çok çalışmak zorunda kalmayacağı bir dünyada bilime meraklı olan herkes aç kalmadan bilimle uğraşabilecek; her ressam, tabloları ne kadar mükemmel olursa olsun aç kalma riskiyle karşılaşmadan resim yapabilecektir. Genç yazarlar, anıtsal eserlerini verebilmek için iktisadî bağımsızlıklarını kazanmak kaygusuyla önce geçim sağlayacak ıvır zıvır eserler vererek dikkati çekmek, neden sonra anıtsal eserlerini verme zamanı gelince de hem böyle büyük eserler verme iştahını, hem de yeteneğini kaybetmiş bulunmak zorunda kalmayacaklardır. Meslek çalışmaları sırasında iktisat ya da yönetimin herhangi bir evresine ilgi duyanlar, üniversiteden olan iktisatçıların eserlerini çoğunlukla gerçek yönünden noksan bırakan akademik çalışma yönteminin bağlayıcılığı bulunmaksızın, kendi fikirlerini geliştirebileceklerdir. Tıp adamlarının, tıbbî gelişmeleri öğrenecek kadar zamanları olacak, öğretmenler kendi gençliklerinde öğrendikleri ve aradan geçen zaman içinde gerçeğe uymadıkları meydana çıkmış olabilecek şeyleri alışılagelmiş yöntemlerle öğretebilmek için kendilerini parçalarcasına çabalamak zorunda kalmayacaklardır.”

 

Elbette boş zaman kavramından önce kısaca bir zaman kavramına gözatmak gerekli.

 

“Bir iş ya da oluşun, bir eylemin içinde geçmekte olduğu, geçtiği, ya da geçeceği şeklinde tanımlanan, duyu organlarıyla algılanamayan fiziksel, felsefi, psikolojik ve sosyolojik boyutları olan bir olgu bir gerçeklik şeklinde kavranan zaman için Mackenzie “toplanamaz, biriktirilemez, depolanamaz, ister istemez harcanmak zorunda olunan ve tekrar ele geçirilemeyen son derece değerli eşsiz bir kaynak diyor.

 

Çok daha eskilerde Descartes “ülkelerin gelişme ve zenginlik farkları, yalnızca zamanı iyi kullanarak planlı ve programlı bir şekilde çalışmalarından ve dinlenmelerinden kaynaklandığının farkındalığını yaratmaya çalışıyor. Walter Williams da belirttiği gibi “sahip olunanlar arasında herkes açısından mutlak bir eşitliğin olduğu tek şey, zaman.

 

Günümüz insanının artık avlanmak yerine düzenli bir işte çalışarak hayatını sürdürebilme peşinde olması zamanın en kıt kaynak olması durumunu değiştirmiyor.

 

Değişen belki de yalnızca insanlığın zamanı kullanma konusunda geniş bir bilgi birikimine sahip olması.

 

Özgür iradeyle değerlendirmeye alınmayan, zorunluluklar nedeniyle karşılaşılan boş zamanlar örneğin işsizlik nedeniyle sahip olunan boş zaman bu “değerlendirme” ekini taşıyan boş zamanla aynı değil elbette.

 

Öte yandan bir de etiği var elbette boş zamanı kullanmanın ve değerlendirmenin, “ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için insanın  zamanı olması gerek” diyen Rousseau’nun gözünde canlandırdığı ‘insan”ın, locadan arenaya baş parmağıyla işaret gönderirken o günlerin “hamburger”ini dişleyeni olmasa gerek.

 

Boş zamanı değerlendirme tercihleri çoklukla insanın zorunlu olarak sürdürdüğü ve insan olmaya değgin ikincil ihtiyaçların (sevilme, sayılma, benimsenme, takdir edilme, toplumsallaşma, aidiyet vd) ya hiç ya da yeterince karşılanamadığı meslek yaşamları dışında kendilerine bir tatmin ve sublimasyon arayışlarından kaynaklanıyor.

 

Üstelik bu tür zaman değerlendirmelerinde insan o zorunlu çalışma alanında olduğu gibi kalıplaşmış erişilmesi zorunlu “nitelik” baremlerinden de uzak kalıp, kendi düzeyini kendi seçme özgürlüğüne sahip. Hatta bir de seçimin gene kişisel beklenti ve yeğlemeler paralelinde etkin ya da edilgen, sert ya da yumuşak, daha da ötesi karşılıksız (yalnızca toplumsal) veya aynı zamanda ticarî hedefli, estetik endişeli ya da bu endişeden tümüyle bağımsız, sürekli, dönemsel, mevsimlik vs gibi zaman tercihli. Ucuz, pahalı, dinlendirici, yorucu gibi sonsuz seçenekleri de var. Bu seçenekler arasında tek belirleyici o değerlemeyi yapanın kendisi. Seçim kazanılan olgunluk ölçüsünde yargılamalara, değerlendirmelere, kınamalara kapalı. Elbette boş zamanlarını değerlendirme amacı ötesinde bir dürtüsü olmayan insanları kendinden menkul görev edinmelerle yönlendirmeye, değerlendirmeye, notlamaya çalışan kendini bilmezlere her zaman rastlanabiliyor ama çok kaba olarak etik ve kamu yararı dışında  bu tür müdahaleciler hemen geri tepkilerle karşılaşıp, geri adımlar attırılıyor.

 

Hatta boş zaman değerlendirme çabalarına öyle bir saygı halesi gelişmekte ki kimi toplumlarda suçlu zevk, kendini bile suçlu hissettirebilecek zevk şeklinde özetlenebilecek “guilty pleasure” bile hoşgörülebilmekte.

 

Bu konular bile sınırlanmıyor ya da sınırlanamıyor. Hatta vahşi pornografi (cinsel olanından değil toplumsal olanından söz ediyorum, diğeri hallolalı zaten çok oldu) bile zemin bulabiliyor bu özgürlük alanında kendine. Sınırlar yalnızca haritalarda artık. İletişim çağı bu. İnternet çağı. Her yasaklama, her sınırlama, her haddini bilmezlik, “insan hakkı” sorunu olarak, özgürlük kısıtlama çabası suçu olarak algılanıp çok geniş tepkilerle karşılaşıyor.

 

Kimse kimseyle kendiliğinden öğretmen-öğrenci ilişkisine girmeye yeltenmiyor, hiçbir konuda kimse kendini herhangi birinden daha doğru, daha güzel, daha iyi, daha usta, daha birikimli, daha önde ilan edemiyor. Bir iki rehinesine aşık olana (Lima sendromu) hâlâ rastlanıyor belki ama Stockholm sendromu out artık.

 

Zira belki hâlâ, henüz o yiğitliği yaşamlarının zorunlu çalışma alanlarında deneyebilme cüretini gösteremeyebiliyorlar, isyanlarını sergileyemiyorlar ama rekreasyon yani boş zamanını değerlendirme alanları da zaten bunun için var.

 

Hobi de denen bu boş zamanını değerlendirme seçimleri, aslında birer aktarım biçimi seçimi: Yaşamın en kaba yaşanan evresinde yani zorunlu çalışma esnasında karşılaşılan onca haksızlığın, önü kesilmişliğin, küçümsenmişliğin, dikkate, ciddiye alınmamışlığın, gözükememişliğin, aktaramamışlığın, anlatamamışlığın (ya da gerçekte böyle olmasa bile böyle duyumsamalar yaşamışlığın) birikimini aktarıvermek, yüzleşemediklerini unutturabilecek oyalanmayı sağlayacak bir “hayal alemi”, buharlı pişiricilerdeki düdük gibi basınç artınca ötüveren bir emniyet spabı.

 

Yeryüzündeki cennet bu.

 

Yaşamın zorunlu çalışma alanı denen cehenneminin yaşanabilir karşıtlığı.

 

Cesur olabilmek de biraz daha kolay üstelik bu cennet ovalarında. Kolay çünkü pek riskli de değil, en azından karşılaşılabilecek en büyük tehlikenin, aforoz edilme ihtimalinin bile bırakın yaşamsal en ufak bile bir yerine konmazlığı yok.

 

Dedim ya emniyet spabı.

 

Boş zaman değerlendirme böyle bir şey.

 

Ve fotoğraf…

 

Fotoğraf ne sanatın, ne iletişimin, ne bilimin, ne tekniğin tek başına konusu. Bütün sanat ve disiplin alanları fotoğraftan yararlanıyor, besleniyor, gelişiyor, sayesinde ayakları daha bir yere basar, ispatlı, tespitli oluyor bir yandan, bir yandan da bütün bu dallar işlevli kılmanın ötesinde fotoğrafçılığı değiştiriyor, besliyor, geliştiriyor, ayaklarına daha bir yere basar kılıyor ve bu tespit (saptama) aracını ispatlı, tespitli hale getiriyor. Bu konuda sözgelimi yalnızca photoshop’un katkıları bile fotoğrafın tarihi boyunca kendi kendine katabildiklerinden çok fazla.

 

Sanat, fotoğrafa ilgi duymanın, fotoğrafla yakınlık kurmanın belki binlerce nedeninden, binlerce amacından yalnızca biri.

Fotoğrafla ilginiz, fotoğrafla kurduğunuz ilişki çok farklı arzulardan kaynaklanıyor olabilir. Hatta bu ilgi ve ilişkiniz bir boş zaman değerlendirmesinden değil bir zorunlu çalışma alanı gerekliliğinden de kaynaklanıyor olabilir.

 

Bir cerrah, bir ortopedist olabilirsiniz mesela ve fotoğrafın “negatif” biçimi sizi çekmiş olabilir kendi içine. Bir gastroenterolog veya bir kolon ve rektum hastalıkları uzmanı (proktolog) olarak da olarak “fotoğraf”tan beklentileriniz elbette çok farklıdır. Ya da epikrizlere eklenen o polaroidler, o masa üstü yazıcılarının “print”leri sizi sürükleyivermiştir sizi buralara. Sanat değil, bilimdir belki yalnızca endişeniz ama fotoğraf alemi size sunduğu kolaylıklarla birden fotoğraf sitelerine de uğramanıza yol açan bir ufuk oluvermiştir. Ufuk çizgisi mesela ne hasta dalağın, ne o dalağı sağıltmayı amaçlayacak doktorun, ne de bizatihi hastanın hiç ama hiç umurunda değildir.
Belki fotoğrafı bir ödül için ama biraz daha ciddi bir biçimde insana, insanlığa yararı olabilecek bir gelişmenin getireceği bir ödüle giden yolda bir araç olarak kullananlardansınızdır.
Fotoğrafla belki bir turizmci, hatta belki de yalnızca aile albûmüne dünyayı sığdırmak isteyen bir gezgin düzeyinde ilgileniyor olabilirsiniz.
Yalnızca bir gazeteci, bir haberci refleksiyle yaklaşıyor olabilirsiniz. Ve beklentileriniz de, ürünleriniz de sanatsallığın çok öncesinde kaygılar taşıyor olabilir. Yalnızca bir gazeteci değil eklemlenmiş bir gazeteci olup fotoğrafın objektifliğine kafayı takmış ve fotoğraf alemlerine bu objektifliği ortadan kaldırmayı becerebilen teknolojilerle ilişki kurmak için uğramış olabilirsiniz, sizi ilgilendirebilecek sanat (!) alanları çok daha farklı olabilir.
Fotoğraftaki “planlar”la hiç ilgilenmeyen yalnızca kendi planlarını, projelerini kayda geçirmek isteyenlerden olabilirsiniz.
Kanarya Sevenler Derneği’nin (zavallı kanaryaseverler bu ne haksızlık ama değil mi) amaçlarıyla sınırlı olabilir fotoğrafla ilginiz. Yani hobiniz bile değilken fotoğraf, yalnızca kanarya karelerini kaçırmamak için dolaşıyor olabilirsiniz fotoğraf sitelerinde. Kaydedip biriktirdiğiniz kanarya karesi adedi arttıkça bırakın fotoğrafın, kanaryanın bile güzelliği sizin için artık hiçbir şey ifade etmemeye başlamış artık hedefiniz “nicelik”e kaymış olabilir. Hatta dünyanın en fazla kanarya karesine sahip adam olarak tescillenebilmenin peşinde dolaşıyor olabilirsiniz fotoğrafçılar aleminde.
Hatta fotoğraf makinesi ile ilişkiniz büyük bir çaresizlik içindeyken, bir fotoğraf organizasyonunun sonunda 3 tam gün stüdyo pratiği vaadli günde iki saatten (stüdyo çekimi faslı daha uzun, iki saatle sınırlı değil) bir haftalık bir nü çekim teknikleri kursu ilanıyla kurulmuş olabilir.
Sümüklüböcek fotoğrafı dışında fotoğraf çekmiyor, sümüklüböcek fotoğrafı dışında fotoğraflara bakmıyor olabilirsiniz, aslında sizi ilgilendiren tuvaller ve tüp boyalar olup da fırça darbelerinizi biraz Kenan Evren’vari, fotoğraf üzerinden kotarıyor olabilirsiniz.
Kafayı depreme, teröre, kutsal topraklara, buzulların erimesine, çevre kirliliğine, koca dayağına, mini eteğe, düşük bele, başörtüsüne, türbana ya da benim gibi sokak hayvanlarına ve kedilere takmış fotoğrafla ünsiyetinizi bununla sınırlamış olabilirsiniz. Kafayı takmış olduğunuz konuya hizmet etmeyen her fotoğrafa ve her fotoğrafik konuya “… Kasımpaşa’ya” tavrıyla yaklaşıyor olabilirsiniz.
Daha vahim ve elim olarak sadece gittiği her yerden orada olduğunu cep telefonu kamerasıyla  belgeleyip  ispatlamak zorunda bırakılmış bir “kılıbık” ya da “ezik” olmayla bile sınırlı olabilir fotoğrafla ünsiyetiniz.
Olsun.
Olun.
Bana ne?
Kime ne?
Konuk ya da üye olmak isteyeceğiniz bir fotoğraf sitesinin yöneticisine ne?
Bilinçli bir fotoğraf sitesi yetkilisi olsa olsa “iyi ki varsınız ve iyi ki buradasınız” demek yerine, “senin ne işin var burada” diyebilir mi ?
Diyebilmeli mi?
Böyle bir siteye giriş için resmi ya da “fahrî” herhangi bir elçiden vize almak gerekmiyor. Benzeri bir oturma ve çalışma izni de gerekmiyor.
Fotoğrafın hangi yanıyla ilgiliyseniz, o yanıyla gezecek ve paylaşacaksınız nasılsa oralarda.
Bence siteye, site yönetimine ve sitenin görevli, görevsiz tüm sevenlerine düşen “gel, ne olursan ol, gene gel” tavrı olmalıdır ki hemen hemen de zaten öyle.
Gerisi hepsi hepsi atletizmdeki deyişle bir “faut depart”dır. Pek “pentimento”su da yoktur böylesi depart’ların.

 

Çok kısaca tekrarlayacak olursak demiştik ki, hobi de denen bu boş zamanını değerlendirme seçimleri, aslında birer aktarım biçimi seçimi: Yaşamın en kaba yaşanan evresinde yani zorunlu çalışma esnasında karşılaşılan onca haksızlığın, önü kesilmişliğin, küçümsenmişliğin, dikkate, ciddiye alınmamışlığın, gözükememişliğin, aktaramışlığın, anlatamışlığın (ya da gerçekte böyle olmasa bile böye duyumsamışlığın) birikimini aktarıvermek, yüzleşemediklerini unutturabilecek bir oyalanmayı sağlayacak bir “hayal alemi”, buharlı pişiricilerdeki düdük gibi basınç artınca ötüveren bir emniyet spabı.

 

ve demiştik ki:

 

“…fotoğraf genel “saptama ve saklama” amacı ötesinde geniş yığınlar için bir sanat edimi olmaktan önce yalnızca bir “boş zaman değerlendirme” aracı.

 

Madem insanların fotoğrafla ünsiyetleri bu kadar çeşitli kaynaklardan besleniyor, fotoğraf sitelerinin, bu sitelerin yönetici ve yetkililerenin de  katılıcı ve konuklarını dar alanlara hapsetmeye çalışmıyor olmaları ve orada olma arzularını, şevklerini, beklentilerini fazla zorlamamaları gerekiyor.

 

* * *

 

Fotoğraf sektörünün ve bugün artık onun kadar önemli yan sanayiinin vaatleri öyle bir iddialı ki, beceremeyenler için gözlerdeki kırmızılığı dert ediyor ama bir yandan da sanatsal amaçları olup ince ayar mayar öğrenmeye kalkışanlara “kafa takma, bana bırak, bana güven, ben insan gözünden daha iyi netlerim, insan beyninden daha iyi kıyaslamalar yaparak ideal kararı senin için veririm diyor. Ama teknik olarak en doğruyu yakalamak yerine olması gerekenlerle oynayıp deformasyonlar yaratmak yani aslında “bozman” gerekiyorsa, sana için de “manuel” seçenekler sunuyorum” diyor.

 

Ben direnmeyenlerdenim. Dumanla haberleşmeyi sürdürebilmek nostaljik, sevimli ve doğrudur ciddi bir deneyim de, bir uzmanlık da gerektirir ama bizim buradan daha yeni, daha genç bir dünyanın hatları çekiyor. Ben yaşlanıyorum diye, yeni olan, genç olan herşey bana karşıymış gibi gelmiyor bana.

Boş zamanı değerlendirme biçimleri arasında adresine fotoğrafı alan güdüler ve itkiler bilişsel bilimlerin ve özellikle de davranış disiplinleri için daha özgün bir alanın çok ilginç saptamalarına sahiptir sanırım. Ben derinlerine inmeden genel olarak boş zaman değerlendirme  motivasyoları düzeyinde bir iki saptamayı aktarmak istiyorum:

Toplumbilimciler ve ruhbilimciler, boş zaman değerlendirme biçiminin, önce, eğlenme ve oyun oynama isteği biçiminde kendini gösterdiğini anlatırlar. Ancak sözünü ettikleri oyun kavramında, kavramın ögeleri ve toplumsal işlevi konusunda biraz daha karmaşık açıklamaları vardır. Etnologların da katıldığı bir anlatımla insanın oyunlarla yaşadığı hatta daha da ötesi oyunsuz yaşayamadığı belirtilir ve oyunun öğrenmenin ve hayalgücünün ilk adımı olduğu, boş zamanı değerlendirme alanını oyunların doldurduğunu, zaman zaman eğlence etiğine de (Martha Wolfenstein) konu olsa da özel alanda sınırsızlık, denetimlik özlemi içerdiğinin altı çizilir.

 

Bu aşamada zorunlu çalışma alanlarında çalışanlarını kontrol altında tutmak ve özlem, yönseme ve aidiyetlerini denetlemek isteyen pek çok yönetimin büyük paralar ödeyerek çalışanlarına gerçek oyunlar oynatmaya başlamış olduklarını işaret etmek gerekir. Çalışanlarına savaş oyunlarından (örneğin paintball), ileri sürüş tekniklerinden en basit spor karşılaşmalarına kadar terapötik rekreasyon olanakları sunduğunu iddia eden büyük markaların insanlarına rekreasyon olanağı sağlamanın ötesindeki gerçek beklentilerini büyüteç altına almakta yarar var.

 

Daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenlere çok genç bir adamın, Gazi Üniversitesi, İletişim Fakültesi son sınıf öğrencisiyken kaleme alan Harun Yıldız’ın Folklor ve Edebiyat Dergisinin, 13. Cilt ve 50. sayısında da (Aralık 2007) yayımlanmış olan “Homo Sapiens’in Boş Zamanı / Homo Ludens’in Sanal Karakteri” isimli yazısını ya da ulaşımı biraz daha zor olan J. Huizinga’nın Mehmet Ali Kılıçbay tarafından çevrilip Ayrıntı yayınlarınca yayımlanmış Homo Ludens / Oyunun Toplumsal işlevleri Üzerine bir Denemesi’ne başvurmalarını öneririm.

 

Yazıları okuyanlar oyun oynama ediminin ayırt edici özellikleri arasında “oyun”a katılan insanın yani oynayan insanın (homo ludens) bazında gerçek yaşama ilişkin maddî yarar ve çıkar ilişkilerinden, gereksinimlerini ve özlemlerini karşılamaya yönelik güdüsel mekanizmalardan uzak olma, kurmacaya özgürce ve gönüllü olarak katıldıklarını, oyunun üzerinde konsensüs sağlanmış kurallar kapsamında oynandığını ve bu özelliklerin oyunun ilk başvuru biçimlerinden biri olduğu boş zamanı değerlendirme biçimlerinin diğer örneklemlerinde de aynen korunduğunu hemen sezecekler. Oyunların tümünde ortak ve kaçınılmaz kural başarılı olabilmek için “hile”nin yasaklanmış olması. Oyunu var eden ve çerçevesini çizen kurallar oyuna katılan, oyunculardan tek birinin isteklerine göre biçimlenmez ve değişmez.

 

Hani biz toplum olarak kamusal yaşamda ve zorunlu çalışma alanlarında oyun kurallarının sıklıkla oyun ortasında değiştirilebilmesine alışkınızdır ama daha önce de belirttiğim gibi oyunlar ve boş zamanını değenlendirme alanları bir yönüyle de zaten gerçek yaşamda bu alanda bir türlü sergileyemediğimiz itirazlarımın hıncını kusabilmemiz var.

 

Kapitalist çalışma düzeninin insanı kendisinden, doğadan ve bizzat kendi üretiminden yabancılaştırdığını vurgulayan Marx boş zamanın önemini kavrayan ilk düşünürlerden biri. Bilindiği gibi Lafargue zorunlu çalışma süresi sınırlama talebinde günde üç saat önerisyle Russel’ı da solluyor.

 

Gerçi Veblen gibi, boş zamanın ancak varsılların bir kendini savunma aracı olduğunu çağdaş toplumlarda her şey gibi boş zamana katılımın da nesnelleştirildiği ve alınır satılır hale getirildiğini savunanlar da, Eric From gibi kitlelerin boş zaman değerlendirme isteklerinin çoklukla gösteri izleme ve tüketime hapsedildiğini belirtenler, Reisman gibi boş zaman değerlendirmelerinin bireyin özgür seçimlerinden çalınıp kapitalist sistemin eğlence endüstrisinin tekeline sokulduğunu, Adorno ve Horkheimer gibi teknolojinin iş ve iş dışı ayırımı ortadan kaldırdığını büyük yığınların boş zaman değerlendirme yönelimlerinin bir başka yığın için (örneğin film, müzik, televizyon yapımcılarının) kontrolü altında olan ürünlerle tektipleştirilerek sınırlandırıldığını, Baudrillard gibi modern toplumun bir tüketim toplumu olduğunu ve boş zamanın da bir meta değeri olduğunu savunanlar da var ama nihai tahlilde boş zamanın bireyin kendini gerçekleştirme ve kafası bozulursa yerine hemen bir başkasını ikame edebileceği bir alan.

 

Hele ki bugünün iletişim teknolojisinin bunlara eklediği o muhteşem “sanallık” lüksüyle.

 

Onur Bey’e ve yakınlarındakilere (?) oldukça ses getirmesi garantili bir tez konusu önerimdir: Hiçbir kişilik sorunu yaşanması olasılığı olmayan, bu denli rafine ve seçkin bir ortamda üyelerin ciddi bir miktarı neden gerçek isimleriyle değil de “nickname”leriye yer almakta? Neden profil bilgileri bunca es geçilmiş?

 

Sanallık, farklı biri olarak görünebilirlik “boş zaman değerlendirme” olgusuna yepyeni bir boyut, yepyeni bir olanak getiriyor. Bir rönesans, ölmeden edinilebilen bir reenkarnasyon, seçimi seçicinin elinde bir tenasüh…

 

Evet özerk bir boş zaman algısı daha çok modern döneme ait ama sanal özerklik modern zamanı da aşan bir “yeni”.

 

Bu alemde püritenliğe, püriten değerlere yer yok. Kimsenin bırakın çileciliği hazzı ertelemeye bile tahammülü yok artık. Kutsallık, kutsallar, kutsamalar yok. Kutlamalar “kut”lu değil, karşılıklı. Bir tek kut var : “Al gülüm, ver gülüm”.

 

Bu zaman (boş zaman) Lloyd’ın dediği gibi demokratik kültüre giden yol.

 

Son derece bireyci ama tam tersine de büyük bir toplumsal uzlaşmalı paylaşım.

 

Feminizmin de, belki amaçlarına en yaklaşabildiği alan boş zamanlarını değerledirme. Yaşamın hangi platformunda bu ve benzeri paylaşım sitelerindeki kadın katılımı, yeri geldiğinde direnci, kafa tutması ve ötesi dominansı görebilmekteyiz ki?

 

Bir yanıyla da bu tür zaman değerlendirmeleri ya da daha önce belirttiğim gibi bu tür emniyet spabları, içimizdeki (kendi içimizdeki, benliklerimizdeki) Oblomov’lara da gerçek yaşamdaki kadar emek harcamadan projeler üretebilme ve Gonçarov’un Oblomov’un tembelliğiyle toslattığı “hayata geçirememe” durumundan kurtarmayı sağlamıyor mu?

 

Benzeri bütün paylaşımlar yarattıkları sahte sosyallikler ile de olsa modern insanın temel sorunu güvensizlik, yalnızlık, bir başına kalmışlığa karşı yani hani Gofman’ın “uygar ilgisizlik”ine karşı bir arayış değil mi?

 

Benzeri oluşumları örgütlerken, tasarlarken, işlerliğini denetlerken Adorno ve Horkheimer’e kulak vermeli. Önlemler almalı. Aşırı görelilik ve öznellik üzerine düşünmeli.

 

Kısacası fotoğrafın herşeyden önce (boş) zaman değerlendirme önceliğini ve insanların bu değerlendirmeler arayışlarındaki istemli telaşına karşın ısrarsız tutumunu dikkate almalı ve oluşumları buna cevaz verecek şekillerde biçimlendirmeliyiz.

 

Bakmayın o çok şanlı “değerlendirme” ekine. Süs o süs. Hani Tagore der ya “boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır” diye. Varsın boşa geçiversin.

 

Delip de geçmesinden yeğdir.

 

Kaldı ki belki de hapşırma ve zapping esnasındaki iki kanal arasındaki o boşluk arasında gerçek bir boşluk, bir “absens” yok yaşamda.

 

Küçük bir ek:

 

Mecelle’de yargıç şöyle tarif edilir: ‘Hâkim, hakîm (bilgili), fehim (anlayışlı), müstakim (dosdoğru), emin, mekin (temkinli), metin olmalıdır.

 

Hakîm, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin olabilmek hâkimler kadar değerlendirme ve yargılama yapma durumuda kalan herkesin hiç değilse hedefinde yer alabilmeli.

Yoksa bir bakarsınız bazen tersi de oluverir. Hep köpek kuyruğunu sallar derler ya, bakarsınız kuyrukk köpeği sallayıvermiş.

 

Ve artık sözüm bitti. Artık “omerta” zamanı.

 

Galip E. Uzun

(fotono1 yazılarından)


URL: http://cerideimulkiye.com/?p=25908

Editör - 13 Tem 2012. Kategori Bizim Meydan, Fotoğraf, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

1 Yorum - “Bir “boş zaman değerlendirme”aracı olarak fotoğraf(çılık) ve Fotono1 – Galip E.UZUN”

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes