O Artık ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ Yaşıyor – Semih ÖZCAN

Onu ilk kez, Ankara’da, Sanatevi’nde tanıdım.

12 Eylül’ün hemen sonrasındaydı. Her faşist dönemlerde olduğu gibi gelenek bozulmamış, sinema ve tiyatro başta olmak üzere sanata ve sanatçılara darbe üstüne darbe vurulduğu günlerdi. Sinema ve tiyatro salonları bir bir yıkılıyor, filmler daha senaryo aşamasında denetlenmeye başlıyor. Sanatçı kesim ise, ‘Aydınlar Dilekçesi’ ve benzeri tepkiler gerekçe gösterilerek birer birer evlerinden toplanıyordu. Gerekçe gösterilemeyenler de, görülen lüzum üzerine, 1402’yle yokediliyordu. Yazarlar, kitapları daha matbaadayken sansürle tanışıyor, henüz piyasaya ulaşamayan kitaplarında yazdıkları yüzünden, okurlara ulaştıramadıkları düşünceleri için cezaevlerini dolduruyorlardı. Gazetelere,basılmadan matbaalarda el konuyor, yeni dergi çıkarma izni zaten verilmiyordu. O döneme karşı masum bir tepki, ‘kanuna karşı hile’ diyebileceğimiz ‘ortak kitap’lar, bu anlayışın bir ürünüdür. Dergilerin yasaklanması, ‘ortak kitap’ların önünü açmıştı.

Sanatın susturulduğu böyle bir dönemde, Ankara, görkemli bir sanat yapısının açılışına tanık oldu. Ankara Sanatevi.. 1981 yılında sanki iktidardakileri delirtmek istercesine, içinde her türlü sanat çalışmalarını barındıran örnek bir girişimdi Sanatevi. Sinema, tiyatro salonları, sergi salonlarıyla iktidara ‘işte bu’ yanıtıydı. Unutmadan ekleyeyim; Sanatevi Tiyatro Salonu, Türkiye’de bir ilk olarak, ‘döner sahne’ye sahipti. Yani bir sahneden diğerine geçmek ‘perde’ demeden olanaklıydı ve bu da oyunda akıcılığı sağlayan önemli bir özellikti.

Ve en güzeli,böylesine görkemli ve çok yönlü kurumu, ‘sermaye sınıfı’ değil, aklın sınırlarına meydan okuyan üç sanatçı ayakta tutuyordu. Naci Başsorgun, Yücel Erten ve Selçuk Ulurgüven. Uzun soluklu olamasa da, Ankara sanat tarihininin unutulmazları olarak adını kazıdı Sanatevi. ‘İki kalas bir heves’ boynundan büyük işlere imza attı.

Sanatevi’nin bir şirket olarak Yönetim Kurulu Başkanlığını, yine bir tiyatrocu arkadaşımız, şimdi aramızda olmayan, kötü bir kaza sonucu yitirdiğimiz, çok sevdiğim tiyatrocu dostum Naci Başsorgun yürütüyordu. Eşi Emel hanım, basın- yayın sorumlusuydu. Genel Sanat Yönetmeni Yücel Erten; sinema birimi sorumlusu da Selçuk abiydi. Selçuk Uluergüven. Selçuk abi ayni zamanda Sanatevi Tiyatro’nun da kadrolu oyuncularındandı.

Ben o zamanlar Yankı dergisinde çalışıyordum. Tiyatro ve resim başta olmak üzere derginin sanat sayfalarını düzenleyip yazıyordum. Bu nedenle Sanatevi benim ikinci hatta ilk adreslerimden biriydi. İçinden hiç çıkmadığım/çıkamadığım/çıkmak da istemediğim.

Sanatevi açılışını Yücel Erten’in Aristofanes’den sahneye taşıdığı ve yönettiği ‘Barış’ oyunuyla açtı.( O oyuna ait, o günleri bize yeniden yaşatan fotoğraf için sevgili Yücel Erten’e sonsuz teşekkürler..Fotoğrafın solunda ‘Savaş’ yorumuyla Selçuk  Uluergüven yer alırken, sağda da  ‘Kargaşa’ rolüyle Levent Özdilek görülüyor.)

 

‘Barış’ı  ‘403.Kilometre’ oyunu izledi.

Sinema alanında ise çok önemli, dev yapımları ilk kez Ankara izleyicisiyle buluşturdu Sanatevi. 12 Eylül’le birlikte yaşamı son bulan Sinematek  ayarındaydı getirdiği filmler. En önemlisi, Bertolucci’nin efsane filmi ‘1900’ gösterime girdi 2 bölüm halinde. Ve tüm seanslar full doluydu. Koltuk sayısı kadar yerler de oturanlarla kapalı gişe izlendi film günlerce..

Yine o günlerde yeni çevrilen ‘Guguk Kuşu’..’1900’ kadar ses getiren filmlerden biri de Fassbinder’in Llili Marleen’i oldu. Bunlar şu an bende ‘film kopana’ dek aklıma geliveren, Sanatevi’nin farkını ve önemini ortaya seren birkaç yapım.

90’lı yılların başlarında ‘sanata tükürenlerin’ ayakaltında dolaşmaya başlamasıyla, buna bir tepki de diyebileceğimiz ‘Sanata Evet’ hareketi doğmuştu biliyorsunuz; Tamer Levent’in, Yılmaz Onay’ın öncüllük ettikleri geniş bir kesimce de hemen kabul gören çok olumlu bir girişim. Şimdilerde de Tamer Levent gerek sanal gerekse reel ortamda bunun sürdürülmesi için elinden geleni yapıyor. İşte ben; 90’lardan başlayarak kendimi bu sanat hareketinin dışında görmeyen bir kişi olarak Sanatevi deneyimini bu nedenle de çok önemsiyorum. Sadece sinema ve tiyatroyla da yetinmeyerek, o büyük bina içinde birçok resim, fotoğraf ve karikatür sergilerine de yer veren Sanatevi, bence ‘Sanata Evet’ anlayışının ilk somut örneğini vermiştir kısa  soluklu olsa da. Bu anlayışın olabilirliliğini kanıtlamıştır. Sanat bütünlüğünü yaratmıştır.

Az önce film kopana dek dedim çünkü benim için Sanatevi’nin güzelliklerine tanık olmam ‘At’ filmine kadar oldu. Bu mekanda gördüğüm son güzellik oldu ‘At’.. Filmin galasında benim film de, geçici olarak, koptu.

Bu konuda daha ayrıntılı anlatım ve açıklamaları, yine Ceride-i Mülkiye’de yayınlanan –ve bundan sonra da sürecek olan- 12 Eylül anılarında anlatmıştım. Burada yeniden kısaca değinmekle geçeyim.

15 Şubat 1983 gecesiydi. Başrolünü Genco Erkal’ın oynadığı, Ali Özgentürk’ün ‘At’ filminin galası yapılıyordu. Selçuk Uluergüven de oyuncular arasındaydı. Büyüleyici bir geceydi. Çok güzel bir film ve ardından başlayan gala kokteyli, salonun atmosferi harikaydı. Mutluluktan ayaklarım yerden kesiliyor, içimde bir garip duygu,sanki havalara yükselir gibiydim. Yükseldim de..

Oldukça geç bir saatte dağıldık gala gecesinden. Bir süre dolaştım Ankara caddelerinde. Sonra da bir taksi tutup, ev gibi sürekli kullandığım otelime geldim. Üstümdekileri çıkarmadan boylu boyunca uzandım yatağıma, bir sigara yaktım. Ve kafamda geceyle ilgili yazacağım yazıyı biçimlendirmeye başladım. Saat sabaha karşı üç civarındaydı. Kapım çalındı, resepsiyon görevlisi çocuğun sesi duyuldu: ‘Abi, polis beyler geldi, seni görmek istiyorlar.’ Kapıyı açmamla kendini içeri atan polisler, anılarda da yazdığım gibi, kitap kurdu çıktı. Saatlerce köşe bucak aramadıkları yer kalmadı, bütün notlarım, kitaplarım sağa sola savruldu. Çok kitap okudukları belli ki, yardımcı olmak üzere onlara uzattığım hiçbir kitabı beğendiremedim de, yüzlerce kitap arasından bula bula Platon’un Devlet’ini buldular. El koydukları devletle birlikte, nazikçe davetlerini geri çeviremiyerek – çok naziktiler, öyle ki başımı bir yerlere vurmayayım diye, arabaya bindirilirken bile, elleriyle başıma siper yapıyorlardı- arabalarına binerek Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi Şubeye doğru yola koyulduk. Filmin ardından bu kez sabahın bir yarısında, bir sergi açılışı davetiyesi almıştım bu kez. Hani 78’liler Birliği’nin 12 Eylül’ün yıldönümünde çeşitli kentlerde açtığı serginin ilk izleyeni olma şansını yakaladım böylelikle. ‘Çağdaş İşkence Aletleri Sergisi’.

Galada, ‘. Mutluluktan ayaklarım yerden kesiliyor, içimde bir garip duygu,sanki havalara yükselir gibiydim. Yükseldim de..’ demiştim ya, işte o da burada gerçekleşti. Düşmeyeyim diye, sıkıca kelepçelerle bağlanmakla da yetinilmemiş, vücudumun her bir noktası en sağlam elektrik kablolarıyla ayrıca sımsıkı sarıp sarmalanmış ve gerçekten de ayaklarım yerden kesilmişti. Göğe yükselirken mutluluktan tüm hücrelerime sımsıcak bir ateş yayılıyor, her bir organım irademden bağımsız olarak küt küt atıyordu. Müthiş bir sanat gösterisiydi.

Müthiş bir geceydi. İki-üç saat öncesine dek, galada, elimde içki kadehi, film üzerine eş-dostla konuşurken, herhalde içkiyi fazla kaçırdım, içimdeki harareti yatıştırsın diye şimdi bulutların üzerinde, üzerime kovalarca tuzlu su boca ediliyordu.

Film kopma öyküsü işte bu. O gecenin ardından, kısa da olsa, önce  gözaltı, ardından bir dönem Ankara’dan sınırdışı kararı ve  1402’yle okuldan atılma derken, Sanatevi’nin güzelliklerinden bir süre ayrı kaldım. Döndüğümde ise eldeki bütçe o dev yapımları kaldıramamış, özellikle de koskoca binanın kirası, Sanatevi’nin sonunu getirmişti. Ama yine de, bir deneyim olarak kalsa da, Sanatevi, Ankara’nın sanat-kültür yaşamında çok çok önemli bir deneyim olmuştu. Başkente kazandırdıkları çok fazlaydı. Benim içinse, o güzel insanları; Naci Başsorgun’u, Selçuk Uluergüven’i, Yücel Erten’i yakından tanıma olanağı vermişti.

8 Ocak’ta geceyarısını biraz geçe, günün ilk saatlerinde aldım Selçuk abinin ölüm haberini. İçim cız etti, bir burukluk çöktü yüreğime. Buruktum, iki buçuk yıl önce istediği bir  dileğini yerine getirememenin ezikliğini yaşıyordum.

2011 yılının ortalarıydı. Tiyatrosunu yaşatmak, onu yaşama bağlayan tek güç olan sanatını sürdürmek için var gücüyle çıkış yolu aradığı günlerdi. Ben de o günlerde yıllarca kaldığım Ankara’dan İzmir’e yerleşmiştim. O günlerde, internette, özelden bir mesaj attı bana..’biliyorum. İzmir’de yenisin ama basından olduğun için senin çevren vardır. İzmir ve çevre belediyeleri bir araştırsana.. oradaki salonlarda oynama, bir yaz turnesi yapabilme olanağımız var mı?’ Oyunuyla ilgili belge, afiş ve fotoğrafları da göndermişti. ‘Tamam abi, hemen ilgileniyorum’ dedim ve hemen tüm belediyelerle bağlantı kurdum. Onun kastettiği, Ege’nin CHP’li belediyeleriydi. Neredeyse tümünü almışlardı ya.. İktidarın yoksaydığı tiyatroya, ana muhalefetin sahip çıkacağını sanmıştı, çoğumuz gibi.

Ama nerdeeee… o günlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi üzerinde kara bulutlar dolaşıyor, belediye komple içeriye alınmıştı. Belediye üst yönetimi içerde, kültür şubesi içerde dahası sanat kültür çalışmalarını düzenleyen, özel organizatör kuruluşların sahip ve yöneticileri de içerde. Kısacası, proje götürebileceğiniz, salon isteyebileceğiniz, muhatap olacağınız herkes içerde.

Anakentin dışındaki belediyelerde de değişen bir durum yoktu. Onlar da korkuyla sinebilecekleri kadar sinmişti. Kültür müdürlerini arada bul, bulduğunda kaçacak delik arıyorlar, çok sıkıştırdığında ise, topu belediye başkanlarına atıyorlar. Belediye başkanları da organizatörlere ve mevzuata.. Ege’nin koskoca belediyeleri, korkuyla inlerine çekilmiş, koskoca belediyelerin koskoca salonlarının kapılarına Ortaçağ’dan kalma koskoca demir kilitler vurulmuş, ülkenin koskoca ana muhalefet partisi, kendi belediyelerini savunmaktan aciz, sus-pus olmuş, her türlü yenilgiyi peşinen kabul etmişti.

Anlamak mümkün değil..bırakın halkı, toplumu..kendi kazanımlarını, kendi haklarını, kendi belediyelerini koruyamayan bir ana muhalefet bu ülkede ne işe yarar? Devletin savcısı; senin belediye başkanına, kültür müdürüne ‘şu tarihte, şu sanatçıyı, şu kadar para vererek getirmişsin. Halbuki bu piyasada bu işi daha ucuza yapacak kişiler var. Sen kamuyu nasıl zarara uğratırsın, onları getirmezsin?’ diye anlamsız bir soru yöneltecek ve sen sus-pus olacaksın. Sana, sana ne Zülfü Livaneli’den, Leman Sam’dan, en ucuzundan getir bir köçek olsun bitsin..demeye getirecekler. Sen ağzını açıp da ‘burada seçimi ben kazandım, kültür politikamı da,  çalışmalarımı da ben belirlerim. Sen değil’ diyemeyeceksin? Bu konuda isyanını meclise yansıtamayacaksın, meydanlara dökemeyeceksin, mitingler, yürüyüşler düzenleyemeyeceksin. Sen ne menem bir ana muhalefetsin?

Anlamak gerçekten mümkün değil. Bırakın  tiyatroyu, sinemayı, sanatı desteklemek gibi bir toplumsal sorumluluğu; CHP sadece ve sadece kendi çıkarına göre hareket ediyor desek o da değil. Aksine, iktidar olmaktan gerçekten korkuyor bu parti. Yahu, hükümet tiyatroları silmiş atmış, ne devlet ne de özel tiyatroları yaşatmamakta kararlı..sen, CHP olarak bu noktada onları sahiplensen, arka çıksan, devletin ellerinden aldığı salonlara karşın, kendine ait, belediyelerine ait salonları onlara versen, kapılarını onlara açsan, öyle bir oy alacaksın ki..olur mu? Sonra iktidar miktidar olursun, al  başına belayı.. boşver..sen salonlarını Taksim’deki AKM’yle rekabet eder konuma dönüştür. Sabahtan akşama esnaf eli sık..üç vakte kadar muradına erirsin..

Ellerinde tek ‘Dikili Belediyesi’ örneği vardı..Osman Özgüven vardı,.. ona da sahip çıkamadılar..Ben Özgüven’in mahkemesine Ankara’dan çıkıp geliyorum, dibindeki CHP’liler, CHP’li belediyeler yok. Neden? Çünkü Dikili belediyeciliği hatırlattı, belediye hizmetlerinin ihalelerle yürümeyeceğini, onların bir kamu hizmeti olduğunu, ticari meta olmadığını anımsattı. Elektriğini, suyunu ihaleye çıkaracaksın, ulaşımını ihaleye vereceksin, çöp toplama işini bile ihalelerle taşeron firmalara vereceksin..sen niye varsın? Ver kendini de ihalelerle bir şirkete?

Sonuçta; olan biteni anlattım Selçuk Uluergüven’e. Genel iktidarda AKP neyse, yerelde de CHP o. Aralarında zırnık fark yok, dedim. Hak verdi. Konu kapandı. Kapandı ama benim içimdeki CHP’li belediyelerin o devasa salonlarının hiçbir işe yaramaksızın çürümeye terk edilme gerçeğinin doğurduğu burukluk hiçbir zaman kapanmadı.

Aslında bu ülkede sanata; özellikle de tiyatroya ve sinemaya yapılan baskılar, yıldırma, yok etme çabaları yeni değil. 70’den bu yana iktidarda kim varsa, bir biçimde tiyatroya, sinemaya ‘dokunmayı’, onu kendince biçimlendirmeyi olmazsa olmaz bir görev ediniyor. Hani, okul ve sınıf arkadaşım Sırrı Süreyya’nın güzel bir sözü vardı. Bir TV tartışma programında, yine solu kötüleyen bir kişiye, ‘Naptı  lan sol size?’ demişti. Benim  de tiyatroya ilişkin her yeni ‘düzenleme’ karşısında bu sözün az değişik versiyonu gelip dudağıma yapışıyor: Naptı lan tiyatrocular size?

Selçuk abinin ölümcül, kötü bir hastalığı yoktu. Eşi Türkan hanımın da söylediği gibi, oğlunun kötü bir kaza sonucu erken yaşta ölümü onun yaşamında onulmaz yaralar açtıysa da, bir diğer en önemli neden, bu ülkede artık tiyatronun yapılamaz bir sanata dönüşmesi oldu. Oyunculuğunu, tiyatrosunu sürdürememek onun yaşamla tüm bağlarını kesti, yaşama olan umutlarını, sevgisini yitirdi. En son yaşadığı kalça kırıklığı onu Aydın’da hastane odasına kapattı ve yaşama tutunamadı. Tiyatrosundan koparılmasaydı onun şu an yaşıyor olacağından hiç kuşkum yok. Kalça kırığından insan mı ölür, demeyin, bu memlekette bu dönemde, sanat gibi başa bela bir uğraşınız varsa, hele tiyatrocu ya da sinemacıysanız, nezleden de ölürsünüz.

Ölümünden iki gün sonra, 10 Ocak’ta zor ettim sabahı. Sabaha dek uyuyamadım. Geç kalmaktan korkuyordum son yolculuğuna. Saat dokuz buçukta, bir taksiye atlayıp, hep birlikte sözleştiğimiz son randevu yerimize, Caddebostan Kültür Merkezi’ne geldim. Selçuk abi son kez sahne aldığında saatler 10.30’a yaklaşıyordu..

Tüm yakınları, dostları, arkadaşları, sevenleri olarak oradaydık. Televizyon ekranlarında yıllarca ilgiyle izlenen Bizimkiler ailesi de, geride kalanlarıyla, ailece oradaydı..

Oğlu Emre ve konuşmak isteyen dostları onun hakkındaki görüşlerini, anılarını anlattılar.

Son zamanlarındaki sağlık durumu hakkında bilgi verdi Emre. Ziyarete gittiklerinde, çevresini ve kendilerini tanımadığı anların da olduğunu belirtti. Ve en önemlisi, içindeki tiyatro tutkusunun son ana dek hiç ölmediğini söyleyerek, hasta yatağında kendi tiyatrosuna, tiyatro çalışmalarına yardımcı olduğunu vurguladı.

 

Diğer konuşmacılar arasında özellikle üç isim bence, onun en önemli yönlerini vurguladılar; Zihni Göktay, Umur Bugay ve Orhan Aydın.

Ankara Meydan Sahnesi’nden beri arkadaş olduklarını vurgulayan Göktay, kendisinden gerek yaşça gerekse mesleki kıdemce büyük olan Selçuk abisini, hiç kimseye aldırmayan, hiç kimseye boyun eğmeyen, kendi doğrularından hiçbir zaman ödün vermeyen ‘koskoca bir okyanusu bir salla tek başına kürek çekerek aşmaya azimli’ bir insan olarak  tanımladı. Uluergüven’in çoğu kimsenin bilmediği, kendisinin de yakın zamanlarda öğrendiği, babasının bir vali olmasını – eski Aydın Valisi Doğan Uluergüven_  hiç kimseye söylemediğini ve hiçbir biçimde bunu öne sürerek bir çıkar elde etme peşinde olmadığının altını çizdi.

Umur Bugay bu tavrını bir örnekle pekiştirdi. O yıllarda Tunceli’de ‘Pir Sultan’ oyununun galasında, Emniyet’e çekilerek  birlikte sabahlara dek dayak yediklerini ve ağzını açıp  babasının vali olduğunu  söyleyerek bundan kurtulmayı düşünmediğini özellikle vurgulayarak, saatlerce dayak yiyip yiyip oturdu ama bir kez olsun ağzını açıp torpil istemedi, dedi, buruk güne hüzünlü bir gülümseme katarak.. Halk Oyuncuları’ndan bu yana Selçuk Uluergüven’in çok yakın dostu olduğunu belirten Bugay, onunla yıllarca iyi günlerinin de parasız günlerinin de olduğunu, yıllarca aynı evi paylaştıklarını söylüyordu. Türkiye’nin en çok  izlenen ‘Bizimkiler’in yapımcısı olan Umur Bugay’ın konuşmasında en ilginç ve önemli çıkış, kendisi Türkiye’nin en ön önemli dizi filminin yaratıcısı olduğu halde, buna pişman olmuşcasına dizi filmlere tavır alması oldu. Doğrusu bu ya, benim yıllardır kafamdan geçenleri de bir çırpıda anlatmış oldu.

Dizi filmlerin sanatçılara, özellikle de tiyatro sanatçılarına büyük bir darbe vurduğunu anlatan Umur Bugay, özellikle uzun sürmesi nedeniyle çok sayıda kayıp veren ‘Bizimkiler’e atıfta bulunarak, bunun son olduğunu, bir daha ‘Bizimkiler’ kadrosundan bir kişi öldüğünde cenazesine  gitmeyeceğini, hakkında konuşma da  yapmayacağını özellikle vurgulayarak ‘artık onlar benim için konuşsun’ dedi. Bugay, dizilerden bir kişi öldüğünde, hemen basında, dizide oynadığı rolle anıldığını, bunun o sanatçının sanat geçmişini yok saymak olduğunu belirterek şunları söylüyordu:  ‘’Selçuk öldüğünde de değişmedi, hemen  ‘Davut Usta’ öldü diye başlık attılar. Bu insanın 20 yıllık, 30 yıllık, 40 yıllık sanat geçmişini yok sayıyorlar. Geçenlerde Tuncel Kurtiz öldü, hemen ‘Ramiz Dayı öldü’ dediler. 20,30,40 yıllık sanat geçmişinden söz eden yok. Kısacası, dizi filmler çıktı, biz tiyatrocuları ezdi.’’

 

Bu konu, televizyonlarımızda yıllarca dinmeyen bir yara. Ve son derece kötü bir yanlış yönlendirme. En azından soruna oyuncu kadrosu açısından bakılsa, belki gerçekler daha net gözükecek. Ancak nedense, en önemli ve en belirleyici temel öğe atlanarak, çarpıtma ustalıkla yaratılıyor. Diziler; tümüyle kanalların keyfiyetine bağlı yapısıyla ne oyunculara ne de yönetmenine asla bir yaratıcı alan, bir sanat boyutu vermiyor, tepeden tırnağa ticari bir iş. Ancak, belki sevilen dizilerin kadrolarına baksalar bu gerçek daha net gözükecek ona da bakan yok. ‘Bizimkiler’in en çok sevilen dizilerden biri olduğu sık sık vurgulanır ama hiç kimse nedense, bunun temel nedeninin, oyuncuların hepsinin de tiyatro sanatçısı olduğunun altını çizmez.

Orhan Aydın, Selçuk Uluergüven’in  belki de en önemli özelliğini vurguladı konuşmasında. Siyasi tavrı ve ödün vermez kişiliğini net bir biçimde ortaya serdi.  Cumhurbaşkanıyla Dolmabahçe’de yapılan o ünlü kahvaltıyı anımsattı.. Ve güne şu sözleriyle noktayı koydu: ‘ Birtakım ‘sanatçılar’ Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanıyla kahvaltı  yaparken, gidemeyenler  de gitmek için taklalar atarken o  Tekel Direnişi’ndeydi. Saat tam dokuzda, Dolmabahçe’de kahvaltı başladığı saatlerde, o, Tekel işçileriyle kahvaltı ediyordu Ankara’da, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde..’

Caddebostan’daki törenin ardından, özel ve Kadıköy Belediyesi’nin sağladığı arabalarla topluca Üsküdar’a, Selatin camine düştü yolumuz. Oradan da karşı tarafa, Zincirlikuyu’ya..

Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken ilk kez, hüzünlü ve asık olan yüzlerimize bir gülümseme yayıldı Zihni Göktay sayesinde. Arabada, sol tarafımda eşiyle birlikte oturan Göktay ön sıradaki Ali Uyandıran’a seslendi: ‘’Alii..’ ‘’Ali bu köprüden geçen ilk cenaze kimindi biliyor musun?’ ‘’Yooo..’’ dedi Ali Uyandıran. ‘’Dümbüllü..’’ ‘‘Aaaa..ciddi mi? ‘’ diye hemen daldım sohbete. ‘Evet’ dedi Zihni Göktay. ‘Biliyorsunuz, bu köprü 1973’te açıldı. Ve buradan geçen ilk cenaze, İsmail Dümbüllü’nünküydü. 6 Kasım 1973’te.. o tam tersi, Avrupa yakasından Asya’ya geldi.’’ Bu daha da ilgimi çekti. ‘’Çok hoş bir espri..gibi’’dedim gülümseyerek. ‘’Düşünsenize, bu köprü, Asya’yı Avrupa’ya bağlamak amacıyla yapıldı. Ve o, beğenmedim burayı, dercesine, ölümünden sonra da olsa geri dönüş yapıyor. Tam Dümbüllü’ye özgü bir olay.’’

Zincirlikuyu Mezarlığı’nda, oğlunun toprağıyla buluştu Uluergüven. Oğlu Eren Uluergüven’le aynı mezarda.. Mezarın başında oğlu için yazdırdığı mezar taşında ‘ EREN ULUERGÜVEN   19.1.1983 – 7.12.2004   ÇOK SEVDİĞİ TİYATRO SANATINA DOYAMADAN ARAMIZDAN AYRILDI  RUHU ŞAD OLSUN’  sözleri okunuyor. Bunlar, Selçuk abiyi de anlatan sözcükler. O da çok sevdiği tiyatroya doyamadan gitti. Son anına dek  tiyatro için çırpındı, yaşamını adadı. Tutkuyla bağlıydı tiyatroya..

Bu nedenle de uzunca bir süre donup kaldım mezarının başında.  Ölümünü bile ‘Davut Usta’nın ölümü olarak duyuranlara karşı  bir  titreme duydum hücrelerimde. ‘El Kapısı, 403.kilometre, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti ‘ oyunlarında,  ‘Bereketli Topraklar Üzerinde, At, Devrimden Sonra, Gölge Oyunu’ filmlerinde yaşayan  Selçuk Uluergüven’le birlikte oldum suskunluğuma gömülerek..

Zincirlikuyu’dan yeniden Kadıköy’e dönerken, yolda anılar yeniden bir gülümseme yaydı dudaklarıma. Selçuk abiyle olan tatlı bir anı düştü belleğime.

Ankara’da Sanatevi sayesinde güzel bir tanışıklığım olmuştu Selçuk abiyle. Yine o dönemde, daha birçok sanat kesimiyle de içli dışlıydım. Bunlardan biri de Hasan Hüseyin abiydi. Hasan Hüseyin Korkmazgil. Hasan Hüseyin, şiirden de önce basın alanında da çalışmış biriydi. Eski Akis dergisinin kadrosundaydı. 12 Eylül’ün hemen ardından, çeşitli sanat- kültür etkinlikleri, söyleşiler, paneller, sergi açılışları, tiyatro ve sinema  galaları, bizlerin bir araya geldiğimiz, günün önemli haberlerini birbirime aktardığımız, tartıştığımız önemli buluşma mekanlarımızdı. Hasan Hüseyin’le hemen her gece böyle bir mekanda bir araya gelirdik. Hasan Hüseyin abi, özellikle 12 Eylül’e karşı halkın muhalif gücüyle, direnişlerle, özellikle de cezaevlerindeki isyanlarla yakından ilgilenirdi. Çoğunlukla Mustafa Ekmekçi de katılırdı aramıza. O da içteki direnişlerin yanı sıra, uluslar arası basın kuruluşlarında içerdeki gelişmelerin yer alıp almadığına, Dünyadaki sivil toplum kuruluşlarının 12 Eylül’e olan tepkilerini yakından izlerdi. Herhangi bir olay ve gelişmenin ardından, haberi söylediğimde bana ilk sorduğu soru, haberin özellikle AP başta olmak üzere dünya basın gündemine düşüp düşmediği yönünde olurdu. Bu bir araya gelişlerde zaman zaman aramıza sevgili hocam Emre Kongar da katılırdı. 12 Eylül’ün en baskıcı dönemleri.. birçok gelişmeyi bilseniz bile duyuramıyorsunuz, üstümüzde müthiş bir sansür var. Hatta çoğu haber bizlere bile ulaşmadan hasıraltı ediliyor. İşte bu tür etkinliklerde bir araya gelip, elimizdeki, eteğimizdeki bilgileri ortaya döker, zor da olsa herhangi birimizin kulağına kaçan kar sularını akıtır ve bunlarla ilgili gelişmeleri tartışırdık.

O dönemler gerek Hasan Hüseyin abinin gerekse de Selçuk abinin en çok kafayı taktıkları konu, herkes gibi, 12 Eylülce bir zamanlar MESS patronu olan Turgut Özal’ın ekonomik anlayışının 12 Eylül’ün bel kemiğini oluşturmasıydı. Bu nedenle de, 12 Eylül’e karşı olanların hedefinde, ekonominin mimarı olduğu için Özal hep en başta dururdu.

14 Temmuz 1982 yılının öğleden sonrası..saat dörde geliyor. Dergideki faks makinesi tıkırdamaya başladı. Makinenin başındaki arkadaşın yükselen sesi duyuldu: ‘Flaş Haber!’  Makinenin başına doluştuk. Bu kez, yine büyük harflerle ikinci bir yazı belirdi Fax cihazında : ‘ DİKKAT! AMBARGOLU HABER…’

Türkçesi:’ Bir halt edip bu haberi öğrendik ama yiyorsa yayınla..’ Kısaltılmışı: ‘Yayın yasağı.’

Gerçi alışkındık ambargolu haberlere ama ne de olsa 12 Eylül günleri..insanın aklına ilk, önemli bir direniş ya da ölümle sonuçlanan ciddi bir çatışma haberi geliyor.

Ajansın geçtiği haber çok daha önemliydi. Gündemi sarsacak bomba bir haber:

‘Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Turgut Özal istifa etti.’

Başbakan, Bülent Ulusu’ydu olmasına da, Özal kabinenin gerçek lideri konumundaydı. Ve 12 Eylül’ün ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyordu. Ülke ekonomisi onun iki dudağı arasından çıkan sözlerle yönetiliyordu. Bu haber  hükümetin, dahası 12 Eylül ekonomisinin iflası anlamına da geliyordu. Dergide arkadaşlar haberi yorumlamaya başladıklarında, ben hemen bir iş  icat edip kendimi dışarı attım. Ambargoyu delme arzusunun dayanılmaz çıldırtıcılığındaydım. Dışarı çıktım çıkmasına da, bu delme işini nerede becerecektim? Sorun burada. Saat akşamüstü dört bile olmadı. Aklıma  ilk iki  isim geliyor da onları  da bu saatte arada bul. Anladınız kuşkusuz. Hasan Hüseyin’le Selçuk ağabeyleri taktım kafayı.. iyi de ikisi de anca  hava kararmaya başladığında çıkarlar ortalığa. Saat dörtte ne etkinlikler başlar ne de kokteyller.. meyhane ya da birahanelere başlama zamanı hiç değil. Ben şimdi kimi bulur da beynini allak bullak ederim diye kara kara düşüncelerle doğrusu biraz da umutsuzca, Sanatevi’ne doğru yürümeye koyuldum.  Daha olmadı, çöker bir masaya, ilk tanıdığın gelmesini beklerim.Kadere, kimi görürsem…

…ve mucize gerçekleşti…

…içim kıpır kıpır ve patlamaya hazır sevinç yüklü bir volkan gibi  Sanatevi’nin önündeki bahçelik alana dalar dalmaz gördüm onları. Tam karşımda, biraz dip bir masada ikisi de yan yana oturuyordu; Hasan Hüseyin ve Selçuk Uluergüven..ikisi de dirsekleriyle masaya dayanmış ‘kara kara düşünen adam’ pozlarında..yüzlerinden düşen bin parça. ‘Black sea’da gemileri batmış iki armatör gibi, yüzler müthiş asık, yalnızca asıklık da değil, tiyatronun bilinen iki simgesinden ağlayan maskla karşı karşıyasınız.

Ben de bu görüntüye inat gülücükler dağıtarak vardım yanlarına ‘ müjdeeee!’ diyerek.

’ Dalga mı geçiyorsun?’ diyen iki gözle gözgöze geldim anında. ‘’Ne müjdesi?’’ dedi Selçuk abi. ‘’Çabuk söyle’’ dedi Hüseyin abi. ‘’ Söyleyeceğim tabii’’ dedim bir sandalye çekip ikisinin arasına otururken, ‘’ama önce 35’liği söyleyelim’’.

‘Yoook öyle’’ dedi Hasan Hüseyin abi, ‘önce konuş’. ‘Hem biz içtik kalkacağız, bak şişede kaldı da biraz. Al bu yetsin işte.’ ‘Valla kurtarmaz abi’ dedim, önümdeki  ‘tek’  kadehi onun önüne sürerken.  Daha yeni doldurulmuş  duble kadehini kendi önüme çekerken,  ‘’o 35’lik buraya gelecek ‘’tavrımı inatla koruyorum.

Yakınlarımıza yaklaşan garsona ‘’evladım bir 35’lik getirir misin?’’ diyerek  tartışmaya son noktayı koydu Selçuk abi. Bu kez  ikisi de gözlerini bana dikmiş, yüzlerinde muzipçe bir gülümseme, ‘’Biz dediğini yaptık. Bakalım sen ne yumurtlayacaksın?’’ der gibi bakıyorlar yüzüme. Önümdekinden bir fırt çekip ‘‘hiiiiç’’ dedim sakince, ‘‘Özal istifa etti’’. Masa bir anda anlatılmaz  deprem dalgasıyla sarsıldı. ‘’Hükümet?  Hükümet ne oldu? O da istifa etti mi?’’ diye sordu Selçuk abi şok bir şaşkınlık içinde. Ben daha soruyu yanıtlamadan kendimi, Hasan Hüseyin’in kollarında havalara kaldırılmış, uçarcasına dönerken buldum. Hasan Hüseyin abinin her zamanki gibi çocuksu yüreği açığa çıkmış, sevinç gözyaşları içinde beni göklerde uçuruyordu. Bir yandan da Selçuk abiye laf yetiştiriyor, ‘ne hükümeti be, bu olaydan sonra hükümet mi kalır? İstifa edecekler tabi ki..12 Eylül toptan defolacak. 12 Eylül’ün iflası bu’’ diye yerinde duramayan, küçük sevinçlerden büyük mutluluklar yaratan küçük çocuklar gibi bas bas bağırıyordu. Çevremizdeki 4-5 masa da işi gücü bırakmış, gözlerini bize dikmişti. ‘Herkes duysun. 12 Eylül bitmiştir’ diye sevinç haykırışlarını sürdürüyordu Hasan Hüseyin Korkmazgil.

Kısa süreli şok dalgası geçtikten sonra, ikisinin de gözleri ve sesi, masamıza yaklaşmakta olan garsonla buluştu:’’ 35’lik iptal, 70’lik getir!’’

Masa donatıldıktan sonra artık yüzler gülüyordu. Sanırım masaya en güzel çiçek demetini, tiyatronun gülen maskını getirmiştim. Kısa bir süre sonra Selçuk abi ‘ben şimdi geliyorum’ diyerek içeriye daldı. Anlamıştık. Ben masaya aslında bir karanfil getirmiş, o da bu karanfili elden ele ulaştırmaya gitmişti. Bir süre sonra 4-5 masası dolu olan Sanatevinin bahçesi kısa bir sürede tümüyle dolmuştu. Anlayacağınız, ekonominin patronu gitmiş, Sanatevinde işler müthiş açılmıştı.

Ve biz o gece orada, ambargoyu delmenin sınırsız keyfini yaşadık.

Mezarlıktan dönüş yolunda, yine tam köprünün üzerinde, gözlerimde hüzün, yüreğimde buruk  bir gülümseme  bu anı geldi gözlerimin önüne.

İçimden, onun ölümsüzlüğü üzerine hiçbir beylik laf etmek gelmiyor. Doğru değil çünkü. Az önce vedalaştık onunla. Gelmiyor çünkü bu tür lafları ettikçe kendimi, tiyatroya gereken önemi verememiş , ona sağlığında yeterince değer vermemiş bir insan ezikliğinde hissediyorum.

Ya da belki de yanılıyorum. Belki de gerçekten hala yaşıyor.

Çünkü bugün 12 Şubat..bugün onun doğum günü..

İyi ki doğdun be usta. Nice yıllara Selçuk abi.

Evet, biz yalnızca ‘Davut usta’yı toğrağa verdik.

Selçuk Uluergüven ‘Bereketli Topraklar Üzerinde Yaşıyor’…

…’403.kilometre’de ışıyarak.

 

 

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=36070

Editör - 12 Şub 2014. Kategori Bizim Meydan, Kültür-Sanat, Tiyatro, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes