Budapeşte seyahati – Bünyamin ZİLE | Ceride-i Mülkiye

Budapeşte seyahati – Bünyamin ZİLE

Uçağımız Budapeşte hava alanına inerken tatlı bir heyecan vardı bende. Budapeşte’ye ilk defa geliyordum. Methini çok duymuştum bu şehrin. Bakalım beni memnun edecek mi? Aynı zamanda tatlı bir telaş ve merak içinde olduğumu da söylemeliyim.

Ahmet Haşim’in Fransa’ya seyahati öncesinde duyduğu pişmanlığı duymuyordum doğrusu “Aslında gidilecek yeri önceden belli, görülecek şeyleri herkesçe bilinen, çiğnenmiş öz suyu alınmış, posa haline gelmiş bu Avrupa seyahatine niye çıktığımı, vapur Galata rıhtımından hareket ederken bile bilmiyordum. Durup dururken sevgili adetlerimden, kitaplarımdan, dostlarımdan, yatağımdan, geceliğimden, terliklerimden, ayrılıp bir deniz seferinin zoraki tanışmalarına, alışılmamış yemeklerine, iç sıkıntılarına, rahatsızlıklarına, endişelerine, bile bile kendini katlandırmak… İstanbul’un bu altın rengindeki tatlı sonbahar sabahında, Lotüs vapuru rıhtımdan ayrılırken içim sebepsiz bir seyahatin pişmanlığıyla şiddetle dargın ve gergindi” bense Haşim’in aksine mutlu ve heyecanlıydım. Çocukluğumda büyüklerimden dinlediğim o efsane şehirde bulunmak beni ziyadesiyle mutlu ediyordu.

Az mı dinlemiştim Tuna Türkülerini dedemden;

“Tuna nehri akmam diyor

Kenarımı yıkmam diyor

Ünü büyük Osman Paşa

Pilevne’den çıkmam diyor

Düşman Tuna’yı atladı

Karakolları yokladı

…”

Dilimden bu türkü hiç düşmüyor.

Kralı kim bilmem ama işte Tuna’nın kraliçesi Budapeşte deyim. Hava alanından şehre varıp otelimize yerleştiğimizde rehberimiz küçük bir şehir turu önerdi. Şehirde ilk gözüme ilişen Arnavut kaldırımlarıydı. Budapeşte’ye ayrı bir hava katmıştı. Şehrin temizliği dikkate değer ayrı bir özelliğiydi. Ya mimarisi büyülemişti beni.

Dünyanın neresinde güzel bir mimarisi olan bina varsa bu şehirde tıpkısı yapılmıştı, Şehrin dokusu bozulmadan. Bu güzellik karşısında gördüğüm bütün binaların resmini çekmeye başlamıştım. Çekiyorum, çekiyorum, bir daha çekiyorum ama bitmiyor ki.

Kim bilir Mavi Tuna ne kadar güzeldi! Aklımda hep o vardı. Hösök Fala (Kahramanlar Duvarı), Hösök Ter (Kahramanlar Meydanı), Rahip Gelert Tepesi her biri ayrı

bir güzellikti. Tarihlerini genç nesillere ne güzelde anlatmışlardı görsel olarak kahramanlar meydanında. En başta Gapriyel(Cebrail) baş melek sonra muhteşem atların sırtında Arpad Hanedanı yanlarında Macar soylular arkasındaki revaklarda Macar kahramanlarının heykelleri ve kahramanlıklarını gösteren figürler. Okumadan tarih öğrenmenin bir başka yolu…

İşte Tuna’nın üstündeyim. Zincirli köprüden geçiyorum. Akayım mı? Akmayayım mı? hani sevgilisine randevu verip randevu yeni gitmeye nazlana genç kız gibi tıpkı! Boşuna “Nazlı Tuna” dememişler diye geçiriyorum içimden. Ne kadarda çok köprü var burada. Zincirli köprüyle altı tane saydım ben. Ve Tuna’nın ortasında Margaret Adası…

Budapeşte’nin yüksek tepesi olan Glert Tepesine geldik işte! Macarları Şaman iken Hristiyan yapan rahip. Macar şamanlar kendilerine yeni bir din öğrettiklerini anlayınca bir fıcının içerisine koyup bu tepeden Tuna’ya yuvarladıkları rahip. Bu tepeden bütün güzelliğiyle görünüyor Budapeşte. Ortasında maviliğiyle gökyüzünü kıskandıran Tuna nehri, Sn İstvan bazilikası, meclis binası bütün ihtişamı ve mimari güzellikleriyle karşımda. Bu şehirde büyülü bir güzellikler var. Bir ruhu var şehrin kendine özgü. İhtişamı ve güzelliğiyle övünüyor her dem.

Balıkçı tabyasından bir başka görünüyor şehir. Yine bütün güzelliğini sergiliyor. Orta Asyada’ki Türkmen çadırlarını andıran bu tabyalar bizden biri hemen ısınıveriyor insan. Sonra Gülbaba türbesi. Türbenin önünde Gülbaba heykeli bütün sevecenliği, insanın içince akıveren sıcaklığı ile karşılıyor ziyaretçilerini. Türk Sokağı, Mesget (Mescit) Sokağı, Türbe Sokağı da bizden izler taşıyor hala.

İnsanları o kadar bizden geliyor ki bana, Hasan, Hüseyin, Ali, Veli, Ahmet, Mehmet diye bağırasım geliyor. Sonra İstanbul Etterim (Lokantası), Antalya Etterem, Simit Sarayı…

Budapeşte’yi gezdikten sonra yüreğimi bir sıkıntı basıyor. Bir hüzün çöküyor üzerime. Ankara’m, Ankara’m, güzel Ankara’m bir mimari cenneti olan Budapeşte’nin güzelliği yanında çok sönük kalıveriyor gözlerimde. Ne olur diyorum bu güzel binaların onda biri de benim Ankara’mda olsaydı. Medeniyetlerin Başkenti İstanbul’um geliyor gözlerimin önüne. Kim bilir diyorum, kim bilir kaç tane böylesine güzel mimari eseri katletmişiz şimdiye kadar. Rantlar uğruna, çıkar uğruna… Sen hala güzelsin İstanbul’um ama eriyen, rengi solan, benzi süzülen bir güzelliğin var.

Yaşadığım ve gördüğüm güzellikler karşınında mest oluyorum. Ülkemizde kaybettiklerimizi düşününce eriyorum, rengim soluyor, benzim süzülüyor tıpkı İstanbul’um gibi.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=36899

Editör - 2 Nis 2014. Kategori Bizim Meydan, Gezmeye Gitmek, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes