12 Eylül Askeri Darbe’si altında, ”göz göze bile selamlaşamamak” – Yunus ER | Ceride-i Mülkiye

12 Eylül Askeri Darbe’si altında, ”göz göze bile selamlaşamamak” – Yunus ER

1980 yazı. Askeri diktatörlük kişneye kişneye, dörtnala geliyordu. Bunu görüyorduk. Nerelere saldırılacağını, başımıza neler geleceğini de biliyorduk. Ülkemiz belleğine kazınan önceki askeri darbeler vardı. Çok hızlı bir şekilde, açık diktatörlükler, işgaller altındaki ülkelerde ve toplumlarda; illegal yaşamı  araştırmaya başladım. Nazi Almanya’sında Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Şili’de Pinochet diktatörlükleri,Yunanistan’da Albaylar cuntası altında kaçak yaşamak zorunda kalanlar, neler yapmışlardı? Ülkemizde 1919-1922 yıllarında yaşanan açık işgallerde, önceki askeri diktatörlüklerde neler yaşanmıştı? Yaşanmışa dair tespit edebildiklerimden bazıları:
               -Hiç bir yerde el yazısı bırakılmayacak.
              – Takip edilip edilmediğin, sağlıklı kontrol edilecek.
               -Takip ediliyorsan, takibi atlatacaksın, takip atlatma yöntemlerinden bazıları ise;
               - Kitle ulaşım araçlarına binme, inme kararını son anda vermiş gibi hareket et, son binen ve son inen hep sen ol
               - Büyük şehirlerde birkaç girişli iş hanlarını  tespit et, tüm giriş çıkışlarını iyi öğren.
                -Çok önemli buluşmalarını  banliyö trenlerinin sabah ilk seferlerinde gerçekleştir.
                -İki arkadaş aynı otobüste şehirler arası yolculu k etmeyin,zorunluysa yan yana iki koltuğu kesinlikle seçmeyin
                -Kalacağınız eve, otele giderken; takip ediliyormuş gibi düşünün, en az 4 -5 araç değiştirin.
Liste uzun. Bunlar zor gibi görünse de uygulanması sadece bizim elimizde olan uygulanabilir kurallar. Bir kural var ki bunun uygulanması sadece bize bağlı değil. En zor olanı da bu.
                -Yollarda; dostlarınızla, arkadaşlarınızla konuşmayın, işaretleşmeyin, sadece gözlerinizle selamlaşın.
1983 Baharı. Mayısın ilk pazarı, öğleye doğru. Beşiktaş’ ta bir çay bahçesindeyim. İki masa ötede Mülkiyeli  bir kız arkadaşım, üç yıl önce illegal kurallarını tartıştığım yakın dostum. Göz göze geldik. Göz göze bakıştık. Gözlerimizi kıpırdatıp selamlaşamadık. Göz göze kilitlendik. O  anda radyoda söylenen türkü,  ikimizin yüreğini de dağlıyordu.
                   -”Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama”
Arkadaşımın göz yaşları yanağından süzülüyordu. Ben ağlayamazdım. 650 bin insanın işkence gördüğü, çok sayıda insanın işkencede öldürüldüğü  ülkemde sadece düşünce suçlusuydum. Kaçağım, her an yakalanabilir, öldürülebilir, yüzlerce yıl hapse mahkum olabilirdim. Ben ağlayamazdım. Ağlamamalıydım. Göz yaşlarımı içime akıttım. (Yıllar sonra kaçaklık bitince şunları yazacaktım: Acılar yaşadım/ Yasaktı, ağlayamadım/ Acılar yaşadım /Ağlamayı kendime yasakladım / Bundandır duygusallığım/ Şimdi dünyanın her neresinden/ Acılı bir ses yankılansa/ Hıçkıra hıçkıra ağlarım.)
Hızla çay bahçesinden kalktım, dar tenha yollardan geçtim, çift girişli iki hanı seçtim. Takip edilip edilmediğimi test ettim. Sarıyer minibüsüne bindim, pazar günleri kimsenin inmediği Orman Bölge müdürlüğü durağında inip, iki arkadan gelen minibüse bindim. Takip edilmediğimden emindim.
Efkarımı dağıtmak için İstanbul Boğazının Karadeniz ağzına yakın Garipçe Köyü’ne gittim.  Denize girdim. Aklım çay bahçesinde göz göze gelip de selamlaşamadığım arkadaşımda tutuklu kaldı. Oysa bir masada oturabilseydik nasıl da heyecanla anlatırdım, sinema günlerinde izlediğim filmleri. Arkadaşım da son okuduğu kitapları özetlerdi belki, sürpriz de yapabilirdi ne bileyim! Bu kederimden kurtulmak için İstanbul boğazından, başta bu kız arkadaşıma ve deniz boylarındaki bütün dostlarıma dalgalarla, martılarla selam yolladım.
Çıktım karaya, kayaları geçtim, ağaçların altına çayırlara oturdum . Cezaevlerindeki arkadaşlarım, Ankara’ da ve denize kıyısı olmayan diğer şehirlerdeki dostlarım geçti usumdan. Kendi kendime söylendim
                    -Gözle verilemeyen, dalgalarla, martılarla gönderilen selam toprakla, yıldızlarla da gider.
Diz çöktüm.  Alnımı yüzümü toprağa, çayırlara dayadım, gözlerimi iyice açtım. Güneş ışığı çayırların diplerinde, yıldız yıldız parlıyordu. Her ışıltıyı dostlarımdan biri saydım, yüzlerini, isimlerini hatırladım. Toprak yoluyla onlara selam yolladım. O sakinlikte bir ses yankılandı
                     -Yanlış durdun ! Yanlış durdun, gıble o taraf değil !
Başımı kaldırdığımda gördüğüm, bağıran koca kayanın üstünde elinde değneğiyle Garipçe köyünün sığır çobanıydı. Namaz kıldığımı sanmış.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=37316

Editör - 5 May 2014. Kategori Bizim Meydan, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes