Kömüre ömür verenler – Yunus ER

 

2014 yılının 13 Mayıs günü, öğleden sonra Manisa  Soma’da “nedenini daha bilemediğimiz veya hiç bir zaman bilemeyeceğimiz” bir maden kazası yaşandı.
Soma da yollarda sadece ambulanslar ve siren sesleri vardı. Devlet Hastanesinde acil servisin önü ”Ana baba günü.” Orada  acı, çaresizlik…Acaba sağ çıkar mı bekleyişi. Bekleyişlerin bir dakikası, 10 yıl  gibi. Gözler kapalı, yalvarış yakarış dua vardı…
Gece yarısından sonra ambulanslar yine yollardaydı ama sirenleri  yoktu. İşte bundan sonrası  acı dağı.
Ölenler yüzlerce olunca cesetleri koymak için çevre il ve ilçelerin hastanelerindeki morglar yetmedi.Cenazeler Soma’da mezbahaya, Kırkağaç’da kavun soğuk hava deposuna gönderildi. Umutlar bitince de çıkarılanlar doğrudan soğuk hava depolarına  sevk edildi
Kızılay üzerinde Türkçe ve İngilizce; ”Yalnız değilsiniz” yazılı ikram aracı ile  yiyecek içecek dağıttı.  Üç gün  ”Ulusal Yas” ilan edildi. Her acıda olduğu gibi ateş  kırmızı korunda en çok düştüğü aileleri dağladı. Doğrudan yakınlarını kaybedenler ikram araçlarından  bir şey yemedi, içmediler. Bayrakların yarıya indirildiğini de görmediler.
Sayılarını daha bilemediğimiz veya hiç bir zaman tam olarak bilemeyeceğimiz yüzlerce maden işçisini kaybettik. Bazılarına göre 300 kusur, bazılarına göre 500′ e yakın. Ölümlerin sayısı tartışılınca,  aklıma Fransa’nın, sömürgesi Cezayir’ deki  1 Eylül 1945 katliamı geldi. 1939 -1945   yıllarında Gelişmiş ülkeler, sömürgelerinden topladıkları askerleri sürdüler cephelere. En çok onlar öldü savaşta. Savaşın bittiğine de en çok onlar sevinecekti. Cezayir’ deki   kutlamalarda kitlenin üstüne Fransız askerlerince ateş açıldı. Avrupa rakamlarına göre 15 000; Arap rakamlarına göre 45.000 insan öldürülmüştü. Savaşta cephede; barışta meydanlarda; sömürge ülkelerin maden ocaklarında öldürülenler hep onlardı. Sayıları sadece bir istatistikten ibaretti.
Soma Devlet Hastanesine uzak cadde ve sokaklarda  yaşları 12 – 25 aralığında kızlı oğlanlı gençler, hem yürüyorlar hem bağırıyorlardı: “Susma sustukça sıra sana gelecek!” Yürüyenler hastaneye yaklaşınca  susuyorlar, sessizce kaldırımlara oturuyorlardı.
Bu gençlerin  yaptığı, yüreğimizin isyan eden yanıydı. Aynı anda bütün camilerde ölenler için dua ediliyor, mevlitler okunuyor, kalanlara sabırlar dileniyordu.  Başka şehirlerdeki kiliselerde ise, maden ocağında ölenler için dualar ediliyordu. Bu da yüreğimizin tevekkül eden yanıydı. Sokaklarda isyan ettik, bağırdık; sonra camilerde, kiliselerde dua ettik. İkisi de biziz, ikisi de bizim yüreğimiz. Bu topraklarda yüreğimizin iki yanı hep  var oldu.  M.Ö. 585 yılında Ege de yani bu topraklarda Thales  krallara seslenerek;
       - Savaş ilan etmeyin! savaşı durdurun! Güneş tutulacak !Thaleş” millet düşmanı sapık” ilan edildi,  tekmelendi, saldırıya uğradı. Diğer yanda savaşlarda yakınlarını kaybedenler ağlıyordu. 28 Mayısta güneş tutuldu. Krallar, ”Thales doğru söylüyormuş” demediler.
      – Tanrı bir günlüğüne savaşmamızı istemiyor, dediler. Ertesi gün savaşa devam edildi
***
1977′ de  SBF  öğrencisiydim. Ege’de kırsal kesimde, tarım sektörünün milli hasıladan giderek daha az pay aldığını, yoksullaştığını anlatıyordum. Çözüm olarak da kooperatifleşmeyi, makineleşmeyi, standartlara uygun kaliteli mal üretmeyi ve iyi pazarlara ulaşmayı öneriyordum. Hayatında kendisinden başka kimsenin dediğini kabul etmemiş Peri Dayı bağırdı: “Yeğenim doğru söylüyorsun. Biz giderek daha çok yoksullaşıyor, sömürülüyoruz.” Derin bir nefes aldı. Herkes birbirine baktı. Peri Dayı cümlesini tamamladı: “Sen bizim yoksullaştığımıza, sömürüldüğümüze niye karışıyorsun, huzurumuzu niye bozuyorsun? Bizim vazifemiz sömürülmek. Senin vazifen de okumak.”
Kırkağaç’da Soğuk hava deposunun önünde iki erkek kardeş, iki çocuk; biri 9 diğeri 11 yaşında. Sırtlarını dayadıkları evlerinin direğini -babalarını- maden ocağında kaybetmişlerdi. 11 yaşındaki sorumluluğunu hatırladı,  metin olmak zorunda olduğunu düşündü. ”Evin direği benim artık,  kanatlarımın altına alırım seni ” dercesine ağlayan  küçük kardeşine sarıldı. Ağlamamalıydı, gözyaşlarını içine akıttı. Bir yakınları küçük kardeşi kaptı, kucakladı oradan uzaklaştırdı.11 Yaşındaki ağabey hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun  kardeşine sarıldığı gibi sarıldım, kollarımın altına aldım, şimdi ben ağlamayacaktım.

Ve 11 yaşındaki çocukluğuma gittim. Ben tam da o yaşta,  İç Ege’nin yoksul bir dağ köyünden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na mektup yazmıştım: ”Maden ocağı işletilsin” diye. Köy yoksul, köylü cahil ve tembel, toprak verimsizdi. Geceleri kapkara, yürekler umutsuzdu. Avrupa ülkelerine kaçak yollardan gidip, oralarda Avrupalıların yapmadığı işleri yapıp para kazanan yakınlarımız vardı. Gurbet, yabancılık, hasret vardı.
Köye gelen öğretmenimizin bize ilk öğrettiği şuydu: Büyüklerimizden farlı olarak çalışkan olacaktık; tembelliği, yoksulluğu, cahilliği, karanlığı, bilimsel olmayanı, çağ dışılığı yırtacaktık.  Köyümüzü, ülkemizi, çağdaş, zengin, insanca yaşanır bir ülke yapacaktık. Büyükler Avrupa’ya kölelik yapmaya gitmeyecek, çocuklar baba hasretiyle büyümeyecekti. Yaşımızdan büyük sorumluluklar omuzlamıştık: Öğrendiğimiz her bilgi bu hedeflere varmak içindi.
Mülkiye’de okuduğum Harun Karadeniz’ in ”Eğitim Üretim İçindir” felsefesini, biz ilkokulda kavramıştık. Yurttaşlık Bilgisi dersinde Bakanlıkları ve görevlerini öğrenince, köyümüzün kuzey doğusunda ki işletilmeyen, linyit kömürü çıkarılan ocak geldi aklıma. Köylüler buradan kendi kazmaları ile çıkardıkları kömürü kendi ihtiyaçlarında kullanıyorlardı.
Bunun Devlet eliyle işletilmesi için yazdım  bakanlığa. O zamanki adıyla Maden Tetkik Arama Direktörlüğü  yazılı cevap verdi. Gelen yazıda, Sözü edilen bölgenin 1969 ve daha ileriki yıllarda Teknik elemanlarınca inceleneceği yazılıydı. Burası  açık ama yazı, ”Bilgi edinilmesini rica ederim” diye bitiyordu. Ankara’nın benden bu havza hakkında detaylı bilgi rica ettiğini sandım. Mevsim  yaz, öğretmenim köyde yoktu.  Yazıyı Muhtara götürdüm. Muhtar hemen bütün köylüyü topladı: “Maden devlet eliyle çıkarılacak ama Ankara bu çocuktan düzenli bilgi istiyor. Bundan sonra her kim dağdan kömür çıkaracaksa, bu çocuğa yazdıracak. Kömürü çıkarınca da ne kadar çıkardığını bildirecek. Bu çocuk da bu bilgileri Ankara’ya iletecek.”                                                                   .
Ankara’ya düzenli rapor gönderiyorum. Köylülere aldığı kömürle ne kadar pekmez veya ne kadar bulgur kaynattığını sormaya başladım. Ankara’ya  ” Dört küfe kömür aldı, iki kazan pekmez kaynattı” gibi notlar düşüyordum, bizim kömürün kalori değerini hesaplasınlar diye…
 Şubat ayıydı. Hava çok soğuktu. Kar yağdığı için buzlanmalar olmuştu. Ellili yaşlarındaki Danacı Haydar köyün en yoksuluydu. Eşeğiyle dağdan kömür getirirdi. O soğuk günlerin birinde eşeği buzda kaydı bayırdan. Zavallı eşeğin üç ayağı birden kırıldı. 11 yaşındaki bana durumu anlatırken,üzüntüsünden neredeyse ağlayacaktı.
  Ankara’ya adamın durumunu ayrıntılı anlattım ve şöyle yazdım: “ Siz 1969′u beklemeyin. Mümkünse hemen gelin. Bu yoksul köylüye bir de ödünç eşek getirin. Sıpası büyüyünce sizin eşeği  veririz.”

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=37451

Editör - 20 May 2014. Kategori Bizim Meydan, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes