Kaçakken… – Yunus ER | Ceride-i Mülkiye

Kaçakken… – Yunus ER

Her tatil bitişinde, vapur düdüğünü çaldığında ya da kalkmak üzere iken otobüs… ben yeniden denize atlıyorum. Bu, denizle vedalaşmamdır. Kimseyle paylaşamadığım korkularımdır. ‘’…ya düşersem içeri, alırsam bin altı yüz sene ceza… Bir daha görememek var bu denizleri.’’

Sabahın alacakaranlığı aydınlığa dönüşüyor. Doğacak güneşin kızıllıkları belirginleşti ufukta. Uzaktan balıkçıların motor sesleri geliyor, denizden gelen iyot kokularına karışıyor. Sahilde çıplak ayaklarıma batan çakıl taşları beni zindeleştiriyor, kan dolaşımımı hızlandırıyor. Bu enerji ile denize ağır, ağır girmiyorum, birden yüzmeye başlıyorum.’’ Yakalanmadan bu yazı da gördüğüm için, bu yaz da denize girebildiğim için’’ kendimi kutluyorum, evrende beni koruyan güçlere şükrediyorum. Sevinçle kulaçlarken, kucaklarken denizi; yüzmeyi öğrenmeme sebep olan, fakülteden arkadaşım Şule’ye, beni Silifke yolunda Narlıkuyu Köyüne götüren ev arkadaşım Ali’ye ve o köyde daha ilkokul 4. Sınıfta da olsa , Mülkiye öğrencisiyken bana yarım günde yüzmeyi öğreten balıkçının oğlu Yusuf’a deniz yoluyla selamlarımı gönderiyorum.

İyot kokularını ciğerlerime, bütün hücrelerime dolduruyorum. Uzun, uzun yüzüyorum. Yüzükoyun yüzerken denizin gece boyu dipteki kumlarla yaptığı kiremit sırtı nakışları benzersiz bir sanat eseri gibi izliyorum. Sırtüstü yüzmeye dönüyorum, bulutların görüntüsü dimağımda tablo yapıyor; bulutları haritalara, karalara, denizlere, hayvanlara, insanlara benzetiyorum. Güneş ufuktan doğdu doğacak, kızıllığı denizin üzerine renkli bir çizgi olarak yansıyor. Bu çizgi boyunca yüzüyorum,

Güneşi yüzerek karşılıyorum. ‘’ Güneş’e akın ettiğimiz günleri’’ anımsıyorum…

Sabahın o saatinde, sahilde benden başka kimse yokken, benim yaşlarımda bir kadın beliriyor gözle kaş arasında. Havlusunu benim havlunun üzerine, gömleğini benim gömleğimin üzerine atıyor ve yüzerek bana yaklaşıyor. Bu beni yakalamak isteyenlerin yeni bir yöntemi, diye düşünüyorum. Yanıma gelmesini beklemeden hızla kumsala çıkıp, kadının havlusunu, gömleğini fırlattığım gibi kendiminkileri alıyor, dağa doğru koşup ormana dalıyorum. Bildiğim bütün takip atlatma yöntemlerini sınıyorum, takip edildiğime dair bir belirti bulamıyorum. Yine de tedbir olarak o bölgeyi ‘’ güvenli bir şekilde” terk ediyorum.

12 yıl kaçak yaşadıktan sonra ‘’normal’’ yaşama dönüyor, kendi kimliğimle yaşamaya başlıyorum. ‘’Özgürleşiyorum’’. Bu özgürlüğün sevincini paylaşacak, kutlayacak arkadaş bulamıyorum. Şehirler eski şehir değil, arkadaşlar eski arkadaşlar değil, her şey, herkes başka bir alemde. Yıllardır gidemediğim şehirlere gidiyor;

bende derin anıları olan bulvarları, caddeleri, sokakları dolaşıyorum, yalnız ve hüzünlü. 12 yıldır hiç umutsuzluğa kapılmamıştım, şimdi ruhsal çöküntü yaşıyorum, ‘’dibe vuruyorum’’. Günceme şunları yazıyorum: ‘’ Düşmekten korkuyorum. Düşünmekten korkuyorum. Yalnızlıktan, aşık olmaktan korkuyorum. Belki inanmayacaksınız ama hem yaşamdan hem ölümden korkuyorum. ’’

Ankara’ya gidiyorum, yıllardır gidemediğim Mülkiyeliler Birliğinde oturacağım ama hüzün ağır, sevinç cılız…

Gökdelen’in arkasındaki merdivenlerden yukarı çıktım, yürüyorum, Yüksel Caddesi’nde Mülkiyeliler yönüne dönerken köşede plakçının önünde bir anda Işıl ile karşılaşıyoruz. Işıl, fakülteden arkadaşım, yakın dostum, sırdaşım… ama el sıkışmıyoruz, birbirimize sarılmıyoruz; şaşkın hüzünlü bakışıyoruz. Işıl ağlamaya başlıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Plakçıda çalınan türkü: ‘’Allı turnam bizim ile varırsan’’ ‘’SBF’nin militan kızlarından Işıl, bu türküye niye ağlar?’’ diye düşünürken ben de ağlamaya başlıyorum. Elinden tutup çekiyorum, yürüyoruz. ‘’Ağlayarak Mülkiyelilere gitmeyelim’’ diyorum, yüzüyle, gözleriyle onaylıyor… Karşı yola giriyoruz, ikimiz de hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz. Işıl niye ağlıyor? Ben niye ağlıyorum? Ne Işıl biliyor ne de ben biliyorum. Ağladıkça ağlıyoruz, Kızılay’ın sokaklarını ağlaya ağlaya dolaşıyoruz: Meşrutiyet, Kızılırmak, Mithat paşa… Ağlamak insanı rahatlatıyor. Bunu hissettiğimizde, konuşuyoruz… Bir şiirimden satırlar okuyorum: ‘’Ağlamak da özgürlük ister. Bir zamanın böğründe yaralandı dillerimiz, bombalarla tükettiler gözyaşlarımızı. Ağlayamadı kimse…’’ Şimdi sarılıyoruz birbirimize…

Mülkiyeliler Birliğinde bahçeye oturuyoruz. Hatırlayan, tanıyan, tanışmadığımız yeni arkadaşlar katılıyor masamıza. Sohbetin bir yerinde: ‘’Arkadaşlar, adımı, okulumu, kaygılarımı, korkularımı, umutlarımı, sevinçlerimi söyleyemeden milyonların arasında yapayalnız yaşadığım yılların ardından burada sizlerle aynı masada olmak yaşamın bana sunduğu bir şans ama çok büyük bir şans olmalı, çok büyük bir bahtiyarlık bu.’’ diyorum. Işıl bağırıyor ‘’Yunus sen bir ilan vermelisin’’ Yanıtlıyorum: ‘’Aranızda olmam en büyük ilan, özgürüm,, İlerleyen saatlerde Işıl tekrarlıyor ‘’ Sen bir ilan vermelisin gerçekten.’’ Herkes göz göze geliyor. Ben ‘’Fransız’’ kalıyorum. Bakışıyoruz… soruyorum: ‘’İlana ne yazacağız?’’

Diğer arkadaşlar Işıl’a yükleniyorlar: ‘’ Madem konuyu açtın arkasını getir kendisi bilsin.’ ’Ben meraklanıyorum. Işıl konuşuyor: ‘’Bütün okul arkadaşların, bizler, bütün çevren seni kafayı yemiş, delirmiş olarak biliyoruz. Bunu düzeltmek kolay olmayacak.’’ Soruyorum : ‘’Nereden çıktı bu?’’

‘’Denizde Şule’ yi görünce dağa kaçmışsın, bizler de insan gördükçe dağlara kaçtığına inanmıştık.’’

Cumhuriyet Yurdundan oda arkadaşım Ali Kemal:

‘’Duyduğumda üzüntümden günlerce bir şey yiyemedim, içemedim;

konuşacaklarım boğazımda düğümlendi söyleyemedim.’’

Arkadaşların yorumlarından sonra açıkladım:

‘’ 12 yıl boyunca, tanımadığım ya da o anda tanıyamadığım bütün insanların polis olabileceğini düşünüyordum. Dağlara kaçtığım doğru O sabah denize gelen kadının Şule olduğunu, şimdi sizlerden öğreniyorum. ‘’

Mustafa, tek elini kaldırarak bağırıyor masanın öbür ucundan: ‘’Çocuk sen fakülteye geldiğinde de hepimiz gibi deliydin. Her Mülkiyeli az –çok delidir. Unutmayın: ‘Bu memlekette deli ile veli arasındaki fark soğanın zarı kadar bile değildir’…’’

O anda aklımdan Şule geçti, anılar geçti, yakın arkadaşım. Haziran sınavları bittiği gün herkes sevinçle bir yerlere gidiyor. Şule bana, ‘’Gel seni İstanbul’a götüreyim.’’dedi. Ben tepkisiz yüzüne bakınca açıklama yaptı: ‘’Evde sıkılırım diye kaygılanma, yazlığa gideriz, tek başımıza orada kalırız.’’ Ama ben hiç denize girmemiştim, yüzme bilmiyordum. Bunları Şule ile paylaşamadım, , korktum ‘’ kıza rezil olurum’’ diye .Ona, ‘’Benim arkadaşlarla halletmem gereken çok önemli işlerim var, şimdi gelemem.‘’ dedim. Çağdaş, özgüveni yeterli, kent kökenli Şule, ayrıntılı İstanbul haritası çizdi, nasıl gidebileceğimi anlattı, evlerinin telefonunu, adresini yazdı…

Ev arkadaşım Ali, Mersinli. ‘’Ali, benim acilen denize gitmem, yüzme öğrenmem gerekiyor’’ dedim. Ali hazır: ‘’Hadi bilet alıp gidelim.’’ O akşam Mersin’e gittik…

Fotoğraf: Feride EROĞLU

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=37716

Editör - 7 Tem 2014. Kategori Bizim Meydan, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes