Ben Seni Tanıyamadım-Sen Beni Tanıyamadın – Yunus ER | Ceride-i Mülkiye

Ben Seni Tanıyamadım-Sen Beni Tanıyamadın – Yunus ER

“Ölümcül bir hastalığa yakalanmış hastalar vardır. Kendisine söylenmese de hasta durumunun farkındadır. Ben bu hastalardan öğrendim; güneşin doğuşunu, batışını seyretmeyi, denizlerdeki farklı mavilikleri, rüzgarın sesini müzik gibi dinlemeyi, uçan kuşlarla, bulutlarla, yerdeki karıncalarla konuşmayı… ”Cerahpaşalı bir doktor; kaçaklığımda bir yaz tatilinde, Marmaris İçmeler ‘de sahilde yürürken anlattı, bunları. Birden, anlattığı hastalarıyla özdeşleştirdim kendimi. Yakalansam alacağım ceza belki on insan ömrü yıl kadar. Bütün “indirimleri” uygulasalar, İnfaz Yasasında en büyük “iyileştirmeleri” yapsalar ve deseler ki, “Şunun şurasında; iki insan ömrü yıl yatacaksın; göz açıp kapayana kadar geçer(!)”Sonuç yine aynı. Bir daha göremeyeceğim korkusuyla, doğadaki ve toplumdaki her devinim daha çok gümbürdetiyor, yüreğimi, beynimi, bütün hücrelerimi.

Kapalıçarşı’dan çıkıp köprüye, Karaköy’e yürürseniz Mercan’dan geçersiniz. Mercan Vergi Dairesinin önünde belki üç yüz yaşında; ama yaşlanmamış bir çınar ağacı vardır. 1983 bahar başı, mart ayının son haftası. Günlerden Salı, öğleye yakın. Kırk elli yaşlarında bir adam, dalgın, düşünceli, üzgün çıktı daireden, elinde evraklarıyla. Yalpalayarak indi, taş merdivenlerden. Çınara yaslandı. Deneyimli güçlü çınardan yaşam gücü, enerji alacağını düşündüm. İzledim. Ağacın dalları bahara gebe, patlayacak tomurcuklar belirginleşmişler iyice. Çapraz karşı yolda yani Uzun Çarşının başında, Silifkeli dönerci; Musa Eroğlu’ndan türküler çalardı, genellikle. O anda duyulan türkü: “Bana ne yazdan bahardan/ Bana ne borandan kardan/ Aşağıdan yukarıdan/ Yolun sonu gözüküyor …” Adamın hali ile yürek dağlayan türkü bir araya gelince dayanamadım… Kalabalığa karışıp yürüyüp gitsem, aklım orada kalacak; kendimden utanacaktım. Omuzundan dokundum, selam verdim. El sıkıştık, elini bırakmadım. “Bir çözüm yolu vardır! Üzme kendini! Ucu bulunmadık yumak olmaz.” Fersiz, umutsuz bakışlarıyla beni süzdü. İlk sözü: “ Ben seni tanıyamadım!” …

Süleyman amcayı, o gün tanıdım. Anadolu’dan gelmiş; yoksulluktan. Mahmutpaşa’da bir binanın üçüncü katında tek odalı tekstil atölyesi açmış. Atölyeyi açtığı gün, vergi dairesine mükellef olarak kayıt olmuş. Aile fertlerinin çalıştığı atölye, binanın ruhsatı olmadığından belediyece kapatılmış. Bu durum vergi dairesine bildirilmemiş, verilmesi gereken vergi beyannameleri de verilmemiş. Süleyman amcanın muhasebecisi, mali müşaviri yok. Vergi İdaresi de yasa gereği İstanbul ilinde o sektörde o dönem en yüksek vergi veren mükellef kim ise onun vergisini Süleyman amcaya yazmış. “Kaçakçılık” cezası ile bu vergi de dörde katlanmış. Aynı işlem her vergi dönemi devam edince, çıkan vergilerin toplamı Süleyman amca için söylenmesi zor rakamlara ulaşmış. Devletin alabileceği tek mal varlığı; yüz metrekarelik gecekondusu.

Bana sorduğu ilk soru: “Ben kendimi öldürsem bu vergi çocuklara geçer mi?”

12 Eylül döneminde Anayasa, yasalar, alt üst olurken vergi mevzuatı da bundan fazlasıyla nasibini aldı. Konuyu çok ayrıntılı çalıştım. Sürece yayılan yazışmalar, görüşmeler sonucu Süleyman amcaya çıkarılan bu vergi ve cezaları idari yoldan kaldırttım. Kendisinden para istemeyeceğimi, bu işi para için yapmadığımı baştan net biçimde belirtmiştim.

Atölye tekrar açıldı. İhracatçı firmalara; özgün, kaliteli mallar üretildi. Atölyede iki vardiya çalışılmaya başlandı. Süleyman Amca, mal verdiği bir firmanın muhasebesinden ilk defa bir çek almış, meblağı yüksek. Çeki teslim eden görevli hatırlatmış:” Verdiğim çek günlük ve hamiline yazılmıştır. Hamil eski Arapça bir sözcük; bizim dildeki karşılığı, ‘ elinde bulunduran.’ Çeki kaybederseniz; çeki bulan veya çeki bir yolla ele geçiren ve bankaya götüren kim olursa olsun banka, çekte yazılı rakamı o kişiye öder. Siz hemen bankaya gidip, çeki tahsil edin.” Süleyman amca, cebine koyduğu çeki eliyle de sıkıca tutar vaziyette, soluk soluğa, Akbank Mercan şubesine, müdürün odasına dalar. Heyecanla “hamiline” sözcüğünü de hatırlayamaz: “Müdür bey, müdür bey! Bu çek hamile, bir de günlük. Ne yapılacaksa hemen yapın! Çekin başına üzücü bir şey gelmesin.”

Atölyeye ziyaretine gitmiştim, konuşmanın bir yerinde; atölyede üretilmiş bir kazak tutuşturdu elime, ”Beni kırma bunu al. Sen benim hayatımı, evimi kurtardın, sana bir ev yapacağım.” Sarıldım,” Sizleri iyi görmek bana en büyük ödül.”

Aradan zaman geçti yine kaçağız bazı hal ve hareketlerden tedirgin olduk. Aynı gün evi güvenli biçimde boşalttık. Eşyaları, kaçak yılarda tanış olduğumuz, bizim gerçek kimliklerimizi bilmeyen bir arkadaşın fabrikasındaki depoya aktardık. İlk defa Nuray (Hürriyet) ile beraber gittik atölyeye… “ Süleyman amca, bize kalacak yer lazım.”, dedim. Bizi misafir ettiler. Bize kiralık ev buldular. Yeni evimize yerleştik.

Yeni komşularımıza Süleyman amcaları ve çevresindekileri “akrabalarımız” diye tanıttık. Zaman geçti oğlumuz oldu, yaşına girdi. Nuray işine döndü. Oğlana dadısı Sırma teyze bakıyor. Bizim eve mahalle dışarısından sadece Süleyman amca, eşi, çocukları, gelinleri geliyor. Dadı tedirgin olmuş, bir akşamüstü Süleyman amcanın eşi Sevil teyzeye sordu: ”Bunlar sizin neyiniz oluyor?” Sevil teyze ters, kuşkulu bir söz söylese o gün o ev taşınacak. Nuray’la göz göze geldik. Sevil teyze konuştu: “Bacım, Erol oğlumuz Nuray gelinimiz; Nuray kızımız Erol damadımız; bunlar bizim canımız ciğerimiz, her şeyimiz”

1990 Kaçaklık bitti. Tempo Dergisi haber yaptı.”12 yıl kaçtılar. Herkesin gözünün önünde yaşadılar, yakalanmadılar.” Mahalleden bizi Nuray, Erol olarak tanıyan gazeteci kardeşimiz, arkadaşımız sevgili İbrahim, Tempo’da haberi okuyunca, dergiyi mahalleye getirip: ”Bakın yıllardır kimlerle yaşamışsınız? ” diyerek fotoğrafları gösteriyor. Duyan duymayanlara söylüyor. Duyan bizim eve koşuşturuyor. Sarılmalar, sevinçler; çığlıklar çığlıklara karışıyor. Mahallenin en saf en temiz delikanlısı Engin, bağırdı: “Nuray Abla! Erol ağabey! Biz de sizlere her şeyimizi anlatmıştık; iyi ki faşist değilmişsiniz.” Bu arada Süleyman amca, Sevil teyze geldiler. Yedi yıl önce Mercan’da ulu çınar ağacının altında, selamlayıp elini sıktığımda: “Seni tanıyamadım” diyen Süleyman amca: “Seni şimdi tanıdım, seni şimdi tanıdım!” Sevinçle, şaşkınlıkla, sarıldı.

*** *** ***

7 Ocak 2015 bütün memleket kar altında. Ben Ege’de organik tarım yaptığım yöredeyim. Söylenceye göre son elli bir yılın en soğuk, karlı kışını yaşıyoruz. İzmir’den yanıma gelen arkadaşlarla dağa çıkarıyoruz. İlk köyü geçerken bir köylü yolumuza çıktı, bizi durdurdu, bana ismimle seslendi: “ Telefonumu yaz da dağda kalırsanız, ben traktörle gelir kurtarırım.” Bakışımdan kendisini tanıyamadığımı anladı, konuşmasını sürdürdü.” Sen beni tanıyamadın, bu çok normal, sen bir tanesin, biz çoğuz, sen hepimizi tanıyamazsın.”

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=38681

Editör - 12 Şub 2015. Kategori Bizim Meydan, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes