“78 Kuşağı platonik âşıklar kuşağıydı…” – Semih ÖZCAN

‘’Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.’’

‘’Benim Amarcord’um’’un başlarına Marquez’in bu sözlerini almış Naim.

Ve sonra da buzlu bir camın ardından geçmişini, yaşadıklarını yeni baştan izliyor bir film şeridi gibi, bu izlenceye bizi de katarak.

İzlenimci ressamlar için ‘önce manzaraya bakarlar,sonra sırtlarını dönüp akılda kalanları tuvale aktarırlar’ denir. Naim Kandemir’de bunu yapıyor ‘’Benim Amarcord’um’da. Adı da buradan geliyor ya. ‘Hatırladıklarını’ beynimize ve yüreğimize tarih olarak düşüyor.

Kitaba ‘Önsöz’ü yazan Ahmet Haşim Köse’nin vurguladığı bir ayrıntı var ki benim için çok önemli.

Köse, ailece yaptıkları Konya ve Bursa gezisinin ardından, aklında kalanın, ‘Mevlana’ ya da ‘Karagözle Hacivat’ gibi öne çıkan figürler değil, farklı mekanlar, farklı yaşam alanları olduğunu belirtiyor.

Naim Kandemir’in de gerek anımsadıkları gerekse bize duyumsatmak istediği işte bu noktada düğümleniyor. Yaşamı anlamlı kılan, ona yeni bir soluk getiren, insanın duygusal ve düşünsel artılara ulaşmasını sağlayan farklı yaşam alanları, farklı yaşam tarzları…

Geçmişten günümüze kendini belleğimize dayatan anılar da işte bu noktada karşımıza çıkıyor. Kitapta alıntılanan Henri Lefevre’in de belirttiği gibi ‘sermayenin işgal ettiği mekanlar.’

Sermaye etkisini hızlandırdıkça kentler de hızla ‘aynılaşıyor’, düzen çarkının dişlisi olabilmesi için gerekli olan tekdüze insanın ‘biçimlendirdiği’ tekdüze mekanlar, kentler gitgide tüm yaşam alanlarını kaplamaya, kapsamaya başlıyor. İşte bu noktada bu aynılaşmaya karşı duran, en azından kolay kolay alışamayan belleklerimiz kalıyor. Onlar, aynılıklar içindeki farklılıkları ayıklayıp öne çıkararak bilincimize kazıyor. Ve biz onlara ‘anılar’ diyoruz.

Naim Kandemir’in ‘’Benim Amarcord’um’’unda; Samsun’da geçen anılardan yola çıkarak o yörenin ve geçmiş yaşamın ‘farklılıklarına’ tanık oluyoruz.

Geçmişe çıktığımız bu yolculukta ‘arastalar’ özel bir ağırlık taşır. Çünkü sanayileşmenin doğurduğu ‘aynileşme’ yalnızca kentlerin ve mekanların görünen yüzünü,mimarisini tekdüzeleştirmekle kalmamakta yaşam ve çalışma biçimini de kendine benzetmektedir. Örneğin; günümüzde farklı iş kollarında da olsa, işçilik ve memurluk yaşamında, belirgin, öne çıkan bir farklılık yok. Hangi işkolunda olursa olsun memurlar da, işçiler de benzer ‘mesai’ çalışması içindeler.

Arastalar da ise farkı görüyoruz. Önceleri aynı işkollarında örgütlenmek için kurulan arastalar (ki o zamanlar bile yaratıcı zanaat kendini öne çıkarıyordu) zaman içinde tüm iş kollarında çalışan esnafın bir araya geldiği mekanlara dönüştüler. Kuruluşlarındaki toplumsal dayanışma yapısını da incelersek, varoluşlarında ‘ahilik’ anlayışının etkilerini buluruz. Sonuçta arastalar bize o geniş mekanlar içinde farklı işkollarınının oluşturduğu bir mozaik bütünlüğünü gösterir. Yorgancılar,ayakkabıcılar, terziler,matbaacılar, tamirciler, esnaf lokantaları, çay ocakları v.b.

Gerçek anlamda anıları oluşturan da bunlar oluyor, bu farklılıklar…

Çünkü arastalar farklılıklardan oluşan bir aile gibiydi. Farklı ama birbirine yakın dostluklar, yardımlaşmalar, ahilik geleneğinin felsefesini de sürdürüyorlardı. Toplumsal mozaiğin ilk tomurcukları, farklı yapıların bir arada yaşama kültürü ilk buralarda oluştu.

Bu mozaik içinde herkese yer vardır. ‘Deliler’e de…kimse dışlanmadığı gibi onlar da dışlanmaz. Onlar da bu kültürün, arasta yaşamının bir parçasıdırlar.

Arastalar sadece farklılıklarıyla yer etmez bulunduğu kentlerde. İçinde barındırdığı dayanışmacı ailevi yapısı nedeniyle bulunduğu toplum ve dönemlerde ekonominin de belkemiği olurlar.

Günümüzde iyi bir eğitim alamamış, daha doğrusu dayatılan okullardan mezun olamamış kişiler hiçbir yerde çalışma olanağı bulamayıp işsizler ordusuna katılır, dahası yüksekokul, fakülte mezunları da son yıllarda aynı sonuçla karşılaşıp bu orduyu daha da büyütürken; arasta geleneğinde bu sorun da ortadan kalkmakta, esnaf ailelerinden herhangi birinin çocuğu okuyamadığı ya da okumak istemediğinde, baba mesleğini sürdürebilmektedir. Hatta bu yapının dışındaki aileler de çocukları okumadığında, arasta içindeki bir esnafın yanına çırak olarak vererek, yine bu yapının sürdürülmesine katkıda bulunmaktadır. Kaldı ki arastaların, kendi yapısı içinde çok sayıda aileye iş olanağı sağlayarak, ekonominin belirli tekellerin elinde toplanmasını engelleyerek, ekonomiye bir canlılık ve eşitlik getirdiğine de kuşku yok.

Kimsenin devlet dersinden ölmediği bir okuldur, arastalar.

İlk anda insana fazla derinlikli gelmez hatta yüzeysel diyebiliriz günlük olayları, politik gelişmeleri yorumlayışları. Ancak, aslında bu görüntünün ardında derin bir ironi ve kendi içlerinde geliştirdikleri bir ideoloji, olayları biraz da alaya alış vardır. Örneğin, yine giriş yazısını yazan Ahmet Haşim Köse’ye göre, o dönemin gençliğinin analizi:

‘’Memleket hep olduğu gibi tuhaf günlerde salınmaktadır. Karaoğlanlı yıllardır, umudumuz Ecevit. Hey hak, vaziyet kötüdür yani. Kıbrıs’a çıkarılmıştır, kadayıfın altı yanmıştır, ambargo vardır ve bu kış komünizm gelebilir…Daha dün radyolardan, yer altı örgütleri anonsuyla aranan, benim tretuvar boşluklarında aradığım gizlilik, devrimcilikle gün yüzüne çıkmıştı. Başta Amerika’ya, ambargoya karşıyız, anti-emperyalistiz… Bana uyar. Hele Amerika…Ne de olsa İngilizceden morarmışım, alacaklıyım. Solcuyuz düpedüz de henüz yolumuz var devrimciliğe. … (s.14.)

Yazının hemen devamındaysa yine mizahi bir dille o dönemin ‘hoşgörü’ ortamına tanıklık ederiz. Arastaların yaygın olduğu, geçmişin kasaba ortamlarını düşündüğümüzde dinin o dönem insanları için önemli bir faktör olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dini inançlarına bağlı, geleneksel yapılarını koruyan toplum katmanlarıdır bunlar. Ancak yine belleğimizin ve anılarımızın derinliklerine inersek, çoğumuzun bu yönde aşırı boyutlarda bir baskı altında kalmadığımızı da saptayabiliriz,ayrıksı durumundaki belki bir-iki ‘taasup’ aileyi saymazsak, o dinsel gelenek ‘hoşgörü’ yapısı içinde varlığını sürdürür:

Tanrı var mı? Bu soru fena halde kafamızı kurcalamakta. Var var, yok yok. Yarım yamalak Darwin,makul bir maymun yetmiyor onca yıla, ya varsa? Teyzemin kızı ve arkadaşlarına göre var. Cin çağırıyorlarmış, fincan marifetiyle. Cin varsa tanrı vardır, tanrı varsa cin. Gidildi teyzemlere, çağrıldı cin, gelmedi. Sizin abdestiniz yoktur denildi, abdest alındı, cin yine gelmedi. Kurtulduk bu yükten, düpedüz allahsızız. Yine gittik teyzelere, Şuayip, Tokur ve ben, aldık bir şişe cin ve çağırdık beyzadeyi, geldi bu defa, fena çarpıldık….’’

Naim Kandemir, Fellini’nin ‘Amarcord’uyla, daha doğrusu Rimini’yle büyük yakınlıklar gördüğü çocukluğunun Samsun’unu anlatıyor kitabında. Kitabın örgüsü de zaten senaryo tekniğine oldukça yakın düşüyor.

Çocukluğundaki adıyla ‘Tokur’ üzerine kurulu tüm olaylar.

Çünkü ‘adam olacak çocuk…’ hesabı, Naim’in tüm yapısı, dünyagörüşü de ‘Tokur’la birlikte biçimleniyor.İlk vukuatı da bu dönemlerde oluyor. Eve alınan kurbanlık koçu sokağa salarak…

‘’Fahişeyi ve zina suçlarını affederim, korkunç bir katilin darağacına çıkartılan failini bile affederim. Hatta ve hatta imparatorumuza silah çekeni bile bağışlarım. Sadece polise karşı geleni affetmem.’’

COMTE R. ROCHE (Napolyon’un polis nazırı)

Bu yazı o dönemlerin Samsun’unda, Çarşı Karakolu’nda, komiserin oturduğu koltuğun ardındaki duvarda asılıdır.

Burada ilginç ve önemli bir durum var. O da;eski kent ya da kasaba ortamında yaşayan insanlar birbirlerine karşı dayanışma, yardımlaşma temelli sevecen bir yaşam sürerken, biraz da bu duygularından yararlanılarak, bulundukları yaşamın, çerçevenin dışına taşmamaları sağlanıyor.

Bu kültür; günümüz toplumsal yapılarıyla devlet ilişkilerindeki gibi dayatmacı, baskıcı olarak nitelendirilemiyebilir ancak ‘sorgulanamazlığı’ da bağrında taşıyor. Bir tür ‘gönüllü kulluk.’

O dönemin toplumsal yapısı, büyük ölçüde ahilikle başlayıp arasta yaşamına gelen süreçte dayanışmacı ve ortak yaşamın bir sonucu da olarak, içinde geniş ölçüde hoşgörü barındırır. Hatta dinsel inançlardaki zayıflıklar bile çok da önemsenmez., kitaptaki ‘ruh çağırma’ bölümü gibi. Aksatmaksızın günde beş vakit camiye gidenlerin sayısının da çok olduğu söylenemez.Katı bir dincilik görülmez, dine bağlı bir ‘ahlaki’ sınırlar çizilmez. Konuşmalarında inançlarının yansımasını görebilirsiniz ancak dogmatik değildirler. Argoyu da iyi kullanırlar.

Ancak, tüm bu hoşgörülü ve kendi hallerinde yaşamaları içinde; devlet ve din ‘kurumları’ karşısında ‘boyunları kıldan incedir.’ Polis karakolunda duvarda asılı olan bu söz de, bu gerçeğin en yalın anlatımıdır.

Ya da şöyle diyebiliriz: Karşılıklı zımni bir anlaşma vardır bu insanlarla,toplum ve devlet arasında. Devlet bu yaşamın özeline pek karışmaz, bu insanlar da devletin varlığına ve toplumun kutsallarına fazla ilişmeden kendi mecraları içinde yaşamlarını sürdürürler. ‘Boyun eğmelerin’ ve ‘dikte etmelerin’ dışında bir yaşamdır bu. Ancak toplum sorunlarının tümüyle dışında kalmak da değildir bu. (Örneğin, 12 Mart’ın hemen ardından Deniz’lerin idamına karşı çıkmaları…gibi.)

Çünkü sevecen ve farklıdır arasta insanı; köpekleri için hüzünlü bir cenaze töreni düzenleyebilecek kadar…

Cesare Pavese’in ‘’insan hiçbir zaman yalnız değildir bu dünyada. En kötü durumda, bir çocuğu, bir delikanlıyı ve zamanla olgun bir adamı, yani kendisinin eski halini bulur yanında’’ sözleriyle başlıyor ‘Ömrümüzü Hayat Yaptığımız Yıllar’. Bu sözler aynı zamanda kitabın ana omurgasını da oluşturuyor.

‘Yitik kuşak’ olarak da nitelendirilen 78 kuşağının birbaşınalığını, yalnızlığını yaşamıyor Naim. Kendisiyle konuşuyor kitap boyunca. Kendisinden çevresine, anılarına, arkadaşlarına ve ideolojisine akıyor. Böylece çoğalıyor. Bu çoğalmışlık yer yer ironik yer yer de üstü örtülü bir özeleştiriyi ve eleştiriyi de getiriyor. Feodalizmden sanayi toplumuna geçiş sürecini bir türlü tamamlayamayan Anadolu toprağının yansımalarını kendi yaşamında ve çevresinde gözlemliyor.

‘’Benim Amarcord’um’’da kasaba ve arasta yaşamının farklı yaşam kültürlerini, hoşgörü anlayışı içinde muhalif kimliklerin tomurcuklandığını görmüştük. Ancak orada devlet (tüm kurumlarıyla) bu kimliğin sınırlarını oluşturuyordu. Bu biraz da o insanlarla devlet kurumlarının (‘askerlik’ dışında.. o da toplumun ‘kutsal’larındandı zaten) birebir karşı karşıya gelmemeleriyle ortaya çıkıyordu.

‘Ömrümüzü Hayat Yaptığımız Yıllar’daysa; böyle bir ortamdan çıkan bir insanın, kendi özünde hoşgörüyü, muhalif kimliği ve feodalitesini barındıran bir insanın/insanların kapitalist sanayileşme ve kentleşme aşamasındaki bir sistemin kurallarıyla, yasaklarıyla, devletiyle birebir, yüzyüze gelmesini görüyoruz.

İlk kitaptaki yaşamda devletle ilişkileri dolaylıydı. Bulundukları toplumların farklı yaşam ve inanç sistemleri ise birbiriyle kaynaşmış, bir tür ‘zımni’ anlaşmayı sürdürüyorlardı, yapısında hoşgörüyü de barındırarak.

Birdenbire gelinen kent yaşamı ise, üstelik bu kent bir başkenttir, kentleşmeyle birlikte devletin de gücünü ve yüzünü alabildiğine net olarak gösterdiği bir platformdur. Toplumsal yaşam ve inanç sistemleriyse daha bir keskin çizgilerle ayrılmış, hoşgörü ortamı yerini çelişkilere hatta uzlaşmaz çelişkilere bırakmıştır.

Bu çelişkileri babası da görmekte ve onu ironik bir kuşkuya itmektedir. Çünkü mesleği matbaacılıktır. Ancak bu kez mesleği olan matbaacılık, bir ekmek kapısı olmayı aşmış, buralarda basılan kitaplarla bu çelişkilerin uzlaşmazlık düzeyini de arttırmaya başlamıştır.

‘Ömrümüzü Hayat Yaptığımız Yıllar’ aslında babasına adanmış bir kitap. Çünkü onun dediği gibi ‘’onun sevdiği şeyleri yaparsan o hep yanında olur’’. Çünkü Naim de babası gibi ömrünü hayat yapmıştır. Ve bunu da babasının o hep alışık olduğu kokuyla, kitap kokusuyla anıtlaştırmıştır.

***

‘Ömrümüzü Hayat Yaptığımız Yıllar’ı yine en iyi Naim Kandemir kendisi anlatıyor:

Semih Özcan – Baban, Siyasal’ı kazandığında hafif bir tedirginlik yaşıyor ‘gomünizmin merkezini’ kazandığın için. Ve seninle birlikte Ankara’ya gelir gelmez gördüğü ilk ‘korsan’ karşısında da ‘dakka bir, gol bir’ diyerek bu tedirginliği daha da artıyor. Peki sen nasıl duygular içindeydin bu dönem? Kazandığını ilk duyduğunda ve kayda geldiğiniz ilk gün? Naif’in naifliği hangi boyuttaydı?

Naim Kandemir- Mülkiye, bizim kullandığımız adıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi taşrada da o yıllarda bilinen bir okul. Özellikle ’68li yıllarla birlikte ülkede gelişen sol hareket içinde önemli bir merkez oldu. Taşra ise bunu kendi üslubu içinde çok güzel bir şekilde ‘gominizmin merkezi’ diye isimlendirdi. Kaderin cilvesi bu ki Adalet Partili olan bir baba kendi elleriyle oğlunu götürüp bu merkeze kaydettiriyor! Üstelik çocuk da çıraklık dönemini Karadeniz Dev-Genç’te geçirip elinde bonservisiyle gelip burada yoluna devam edecek. Hal böyle olunca baba tedirgin, oğul ise bir üst lige çıkmaktan ve “hemşehrisinin” okulunda okuyacak olmaktan bahtiyar.

S.Ö. – Cengiz, gerek 68 gerekse bizim kuşağın ‘laik’ aile yapılarından geldiğini özellikle vurguluyor. Senin ‘’Benim Amorcord’um’’ kitabındaki aile ve çevre ortamı da bu saptamayı çok doğru bir biçimde gözler önüne seriyor. Ancak solun ideolojik yapısına baktığımızda, laikliğin yeterince yer almadığını görüyoruz, özellikle bizim dönemde. 68 kuşağı belki biraz daha yakındı bu konuya, sonrasında boş bırakılan bir alan… 80 sonrasındaysa ‘Kemalizm’le özdeşleştirilen bir alan gibi görüldü laiklik… Bir tür Kemalizm’le araya konulan bir sınır çizgisi. Ancak günümüzde; yaşadığımız dönemin, baskı ortamının renginin de etkisiyle sol cenahta laiklik yanlısı kıpırdanmalar görülüyor. Ne dersin? Sol laikliği yeni mi keşfediyor?

N.K.- Hayır, sol laikliği yeni keşfetmiyor. Sol düşüncenin kendisi laik, bizatihi sol laik düşünceden kökenleniyor. Laiklik bayrağını ilk açan burjuvazi olmuştur. Din o yıllarda toplumda, ülkede bu kadar baskın olmadığı için laiklik bu denli gündeme gelmedi. Din, hayatın dokularını bu kadar belirleyemiyordu. Hayatın, toplumun, devletin şeklini belirlemeye başlayınca laiklik yeniden gündeme geldi. Laiklik keşfedilmedi, güncellendi.

1980 darbesiyle birlikte sol güçsüzleşince özellikle liberallerin öncülüğünde laiklik karşıtı düşünce ve siyasi temsilcileri bunlar başka gerçek diyerek meşrulaştırıldılar. Liberaller günümüzde ise kendilerine de dokunuldukça topluma yağlayıp yıkayıp servis ettiklerinin ne tür bir ‘gerçek’ olduğunu görüp günümüzde de yıldız! olmaya çalışıyorlar.

Radikal, yanlış, otoriter laiklik, Fransız laikliği tespitlerinin temelinde, onu aşındırmaya çalışmanın temelinde dini meşrulaştırma amacı var. Hatta bizim sol parti olarak bilip görmek istediğimiz mevcut bir partinin vekili bile bölgesinde kan gövdeyi götürürken bu çerçevede TBMM Başkanlığı’na teklif verebildi. Demek ki biyolojik değil sadece düşünce soyu da çekiyormuş!

S.Ö. – Yine Cengiz’in imlediği bir sorundan söz etmek istiyorum. O dönemin en önemli eksikliğinin yeterince ‘sosyalleşememek’ olduğunu belirtiyor. Ben bu konuyu biraz açmak istiyorum. Gerçekten de o dönemde kimi ‘ilkelerin’ insan ilişkilerinin önüne geçtiğini düşünüyorum. Yine bir başka boyut; kız-erkek ilişkilerindeki kopukluk. Burada da düzenin ahlak normlarının aynen alınması söz konusu. İlginçtir; senin şiirlerini yayınladığın ilk kitabın ‘Görüşmek Üzere’, bu anlamda çok farklı geldi bana. O dönemdeki birçok arkadaşın şiirlerinin aksine sloganlardan uzak, sevgiye, sevdaya da geniş yer veren dizeler var o kitapta. Rahatlıkla günümüzde de altına imza atabileceğin dizeler. Senin son kitabındaki ‘feodaller grubu’ anlatımında bunlar geldi aklıma. Sana sormak istediğim şu; kitabında bu kız arkadaşlar yeterince yer almıyor. Belki kitabına getirebileceğim tek eleştiri de bu. Nerede bu kızlar?

N.K. – O zamanlar siyasi hareketlerde kadınların sayısı azdı, bu durum bizlerin sekterliğinden kaynaklanmıyordu, o zamanki hayat öyleydi. Kadınların sayısının azlığının bir nedeni de siyasi hareketlerin karakterinin bu durumu belirlemedeki önemi. Benim, ‘kent maraba hareketleri’ dediğim hareketlerde doğal olarak kadınların sayılarının az olması sana “nerde bu kızlar?” diye sorduruyor sanırım. Örneğin ODTÜ’de örgütlü hareketlerde kadın sayısı çoktu. ‘Light hareketler’ diyebileceğimiz hareketlerde de çoktu kadın arkadaşlarımız. Örneğin kitabın kahramanı eski TKP’li bir Naif olsaydı o zaman durum değişirdi. Hatırlarsın; “bacımız” ve “zampik” kelimeleri bizim kuşağın çok duyduğu kelimelerdi. Bu yüzden 78 Kuşağı platonik âşıklar kuşağıydı aynı zamanda!

S.Ö.- Yine Cengiz o dönemi nitelerken ‘’ Bu kuşağın dünyasında; Ece Ayhan, Sait Faik, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Can Yücel, Attila İlhan, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Melih Cevdet Anday, Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Şerif Gören… hep var ‘ diyor. Diyor da, yeterince var mıydı, kuşkuluyum. Ece Ayhan örneğin… Hadi bizim çevrede Mülkiyeliliği nedeniyle var diyelim, Cemal Süreya’yı da katabiliriz buna. Ancak Ece Ayhan’ın da aralarında bulunduğu, örneğin İkinci Yeni diye adlandırılan kesim yeterince var mıydı?

N.K.- Sorunda adı geçen yazarlara ve sanatçılara o dönemde solun okuyan düşünen kesimi ulaşmıştı, hepsi değil tabii. Cengiz de soyutlamasında bu kesimi kastediyor. Bireysel farkındalıklarla ulaşıldı o isimlere. Merkezlerin böyle bir derdi yoktu. Bir kültür politikaları yoktu, gerçi bugün de yok… Orta sayfa ideologluğuyla ne olabilirdi ki? O dönemde, Ekim Devrimi’nin kültür öncülerinden biri olan Lunaçarski’yi bilmeyen sadece alt kattakiler değildi, çatıda oturanlardan da bilmeyenler vardı.

S.Ö.- Okulu kazandığında babanın sana verdiği bir öğüt var: ‘’Herkesin bir ömrü var, ne yaparsan yap ömrünü hayat yap!’’ Görünüşe bakılırsa baban yaşadıklarının ideolojisine varmış. Yani, yaşamını yaşanılır kıl, diyor. Bir yerde senin Cengiz’e söylediğin ‘’Biz yeni bir dünya kurmak istedik’’ sözünün en yalın ve düşünsel/ideolojik anlatımı. Bu arada sen de ‘’(…)yeni bir dünya kurmak istedik…’’ diyorsun ama hemen ardından da ekliyorsun… ‘’…ve başaramadık. Şimdi görünüşte biz başarısız olduk da, yeni bir dünya kurmak düşüncesi bile olmayanlar başarılı mı sayılacak?’’ ‘Ömrünü hayat yapma’ konusunda kendini başarılı mı buluyorsun yoksa bu konuda kuşkuların mı var?

N.K. – Yolun sonuna varacağız diye bir kural yok, elbette isteriz zirveye ulaşmayı. Ama yolda kalmak da var. Yenilgi, kayıplar, zaman yitimi, delirmek, aşklar aşksızlık… Tüm bunların toplamı hayat olur. Hayatımıza bize ait olan her şey dâhil. Hayat, başarıyla ölçülmez. Hayat eşittir başarı grafiği değildir. Ömrün toplamından hayat yapılır. Futbol maçı değil ki bu skora bakarak hüküm verelim. Farenin peynire ulaşması meselesi değildir ömürü hayat yapmak. Korkut Boratav hoca niye bu yaşında hâlâ uğraşıyor? Hocanın böyle davranıyor olmasının kaynağında ömrünü hayat yaptığı yılların birikimi, ahlakı var. Ben meseleye böyle bakıyorum.

S.Ö. – Baban, kendi deyimiyle ‘feleğin çemberinden geçmiş’ bir kişi. Onun da kendince doğruları, yaşam anlayışı var. Ve bu anlayışa ters düşen herhangi bir olay karşısında tavır alıyor, haksızlıklara direniyor. Bu uğurda da çeşitli belalarla da baş başa kalmış. Ancak, senin de içinde olduğun gençlik eylemlerine karşı da içten içe bir hayranlık duyduğunu gizlemiyor. Çünkü onun karşı çıkışları devletle sınırlıydı; gençlikse devleti de karşısına almıştı. Ancak halka güvenmiyor. Çünkü, kendisi de halkın içinden bir kişi olarak, burada devlet sınırı yine karşımıza çıkıyor, gençliğe çok da fazla sahip çıkılamayacağının da bilincinde. Kendisinin ve halkın gücünün sınırlarını iyi biliyor… ’’halk sıkışınca satar’’ diyor. Ve şimdi o gençlik dönemlerini epey geride bıraktığına göre, sen de artık halktan birisin. Babanın ve senin döneminin halkı nasıl bir konumda? Gençlikle halk arasında bu yönden bir kopukluk var mı? O dönem nasıldı, şu an nasıl?

N.K. – Halk bugün de aslen sömürülen konumda, genel olarak durumunda iyileşme yok. Halk devrimcilerden daha ağır şekilde esir alınmış durumda. Yüzlerce medya kurumuyla, on binlerce imamıyla camisiyle, derneğiyle, vakıfıyla, polisiyle, muhbiriyle sola karşı eğitiliyor bu halk. Osmanlı, Cumhuriyet devrimcilere karşı bu halkı eğitmiş hep. Onların halkı şekillendirme gücü bizlerden çok fazla. Tarihimizde özel anlar dışında halktan bir mucize beklememeliyiz. Devrimciler bu gerçeği ve işlerinin çok zor olduğunu bilerek yola çıkarlar. Halk dalkavukluğunun ömrü bir sigara içimi sürmez. Bizim kuşağın o güzel çocukları vicdanları gereği devrimci oldular. Dolayısıyla halk onları desteklemese de bu yoldan caymazlar.

S.Ö. – Kitapta Stalin’e atıfta bulunulan bir bölüm de var. Bir arkadaş toplantısında Feodal’in ağzından ‘’Stalin’in o güzel beyni!’’ diye başlayan bölüm. Ve Stalin’i eleştiren bir kişiye karşı, ki o da önce halkı suçlu bulmuştu ve bunun nedenini de Stalin’e bağlamıştı, bu sözle başlayıp tartışmaya noktayı koyması… ’’Bizim ünlü yüz büyüğümüz yok ama var olanlara da laf söyletmeyiz!’’… Sormak istediğim; sol literatüre adını yazdıran bazı isimlerin, Stalin gibi, yeterince değerlendirilmediği, haksızlık yapıldığı kanısında mısın? ‘’Stalin’in o güzel beyni’ne ulaşılmadı galiba…

N.K. – Stalin’i; sosyalizmi bürokratikleştirdiği, sosyalist devrimi halka yabancılaştırdığı, geri dönüşün kaldırım taşlarını döşediği için eleştirebiliriz. Ama Hitler’le eş tutamayız. O, yanlış uygulamaları olmakla birlikte sonuçta sosyalizm içi kalmış bir isim. Stalin’e; Pentagon, Soğuk Savaş literatürüyle, McCarthy ve intikam diliyle, emperyalizmin ağzıyla yaklaşamayız. Sosyalizmden Stalin üzerinden intikam almak isteyenlerin dili bizim dilimiz olamaz. Ki ülkemizde emperyalizmden emanet aldıkları dille Stalin’e küfredenler faşizme karşı yakında onun ruhunu çağırırlarsa hiç şaşırmayacağım; durum gittikçe vahimleşiyor çünkü.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=40239

Editör - 7 Mar 2016. Kategori Kitap, Kültür-Sanat, Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes