Mülkiye İnek Bayramları ve Festivali-Üniversite Bahar Bayramlarının Anası

Bugün, birçok Üniversitede sınavlar başlamadan önce bahar aylarında düzenlenen “Bahar Bayramları” veya “Üniversite Şenlikleri” nin geçmişi;  Mülkiye inek bayramları etkinliklerine dayanır. 1936 yılında Mülkiyenin Ankara’ya taşınmasıyla başlayan İnek Bayramları haftası, değişik etkinliklerle, daha sonraki yıllarda önce ODTÜ’ne ve sonraki yıllarda da tüm Üniversitelere yayılmıştır.

  İnek Bayramları;

Okula başladığımız yıl Ocak ayı ortalarında Festival Komitesi adıyla Nisan ayında yapılacak İnek Bayramına ait bir duyuru yayınlanmıştı. Ne olduğunu pek anlayamamıştım. Bizden büyük sınıftaki ağabeylerimize sorduğumuzda İnek Bayramlarının bir Mülkiye geleneği olduğunu, son sınıfların mezun olmasını, tüm okulun çeşitli eğlencelerle kutlaması olarak açıklamıştı. İnek bayramı her yıl son sınıflarca Nisan ayının ikinci haftası olarak festival havasında düzenlenmekteydi. Söylendiğinde herkes tarafından müstehzi karşılanan İnek Bayramı nasıl ortaya çıkmıştı.

Şehmuz Güzel arkadaşımız, İnek Bayramı ile ilgili yayınladığı bir makalesinde; “İnek Bayramının bir şenlik olarak ortaya çıkışı, altındaki nedensellik bağının iyice güçlenmesinden sonraya rastlamaktadır. Bu olgu da Okulun Ankara’ya taşınması ile ilgilidir. O sıralar yeni gelişmekte olan başkentte eğlence hayatı oldukça sınırlıdır. Yoğun bir eğitim görmekte olan SBO öğrencileri bu koşullar içinde bir yerde kendi eğlencelerini kendileri yaratmak gereğini duymuşlardır. Bu gereksinimlerden doğan eğlenceler, 1937-1938 ders yılına değin iyice geliştirilmiş ve o ders yılında düzenli bir “bayram” biçimine dönüşmüştür. Aynı yıllarda şenlik önemli bir özellikte kazanmıştır. Bahri Savcı hocamızın belirttiği gibi, 1938’lerden başlayarak kutlamalar yalnızca öğrencilere özgü bir uğraş olmaktan çıkmış, bayram okul sınırlarını aşarak Cebeci halkının da katıldığı bir yapıya ulaşmıştır. Böylece, İnek Bayramı ile dışa kapalılık kırılmış, çevresiyle etkileşim içerisinde bulunan, çevresinden bir şeyler alan, çevresine bir şeyler veren bir yapı, açık sisteme özgü uğraşlar demeti oluşturmuştur.

Bu ilginç uğraşlar demeti için “inek” sembolünün seçilmesinin de bu oluşumu haklı çıkaran bir açıklama olması, sözü edilen değişimin kendiliğinden değil, eğitim düzeni vb. gibi etkenler dolayısı ile öğrencilerce bilerek gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Bahri Savcı, bu konuda şunları söylemektedir. ”Artık Okul aşılarak Cebeci semti şenliklere sahne oldu. Bir maskot arandı ve sonunda “inek” de karar kılındı. “İnek” çalışkan bir öğrenciyi simgelediği gibi, toplumsal olaylarla, dış dünya ile hiç ilgisi olmayan bön bir tipi de anlatıyordu. İnek Bayramı, bu koşullarda ve o yıllar ve sonrasında Ankara’ya yayılmış, öğrenci, ailesi ve Cebeci halkı ile kutlanır olmuş, yerel ve ulusal basında geniş bir biçimde ilgi ile izlenmiştir” demektedir.

Hey yıl son sınıf öğrencileri arasından yapılan seçimle bir Festival Komitesi seçilmekteydi. Bu komitenin görevleri arasında, son sınıf öğrencileri için düzenlenen iç geziyi, matrak dergi “Kazgan”ı, son sınıflar için çıkarılan “Albüm” ü ve “Festival Programı” nı hazırlamak vardır.

Savaş Sönmez arkadaşımız da Festival ile olarak şunları söylemektedir; “Festival Komitesi’nin eşgüdümünde yürütülen bayramın Pazartesi’den başlayan ilk üç gününde sırasıyla, İdari Şube yâni TELLAKİYYUN’un İhtar-ı Evvel’i, Mali Şube yâni TAHSİLDARAN’ın Ön Uyarı’sı, Siyasi Şube yâni ZÜBBEYUN’un First Declaration’u okunur. Bayramın sonraki üç gününde yine aynı sırayla şubelerin bu kez ayrıntılı “FERMAN”ları okunup fakülte duvarlarına asılır. Fermanlar, son derece gürültülü–tantanalı-şamatalı bir şekilde ve o yıl için özel olarak düzenlenmiş şarkılar eşliğinde, o yıl için her şubenin kendi seçtiği kostümler giyinilip kuşanılmış olarak, ilan edilirdi. Yine Ali İhsan Hasırcıoğlu anılarında ; “ Bayram sürecince her şube değişik kıyafetler giyer, kral ve kraliçe seçilirdi. İdari şubenin geleneksel kıyafeti, Osmanlı giysileriydi ve değişmezdi. Kaftanlar, vezir, beylerbeyi, kazasker kıyafetleriyle ortada dolaşan padişahın er kulları yanında narin cariyelerin de rengarenk kıyafetleri ve zarif hareketleriyle dikkat çekerlerdi. Mali şube, her yıl değişik bir kıyafet seçerdi. Romalı, Kızıldereli, Arap, Meksikalı, İspanyol, Çingene vb. gibi. Siyasi şube ise pelerin ve diplomatlığın simgesi olan şapka giyerlerdi” demektedir.

Fermanlarda, Mülkiye’de geçirilen yılların kimi özel anılarına da yer verilirken, her şube kendisini ve kimi üyelerini göklere çıkarır, diğer şubeleri ve kimi öğrencilerini eleştirip yerin dibine batırır, aynı zamanda hocalara sataşılır. İnek Bayramlarının, şube fermanlarının da asılmasına rastlayan son üç gününde bir kısmı klasikleşmiş (Münazara, Laf atma Yarışı, Halat Çekme ve Çuval Yarışmaları, Minder Kavgası, Mevlut-Dua-Tövbe-Duaül Şahane), bir kısmı da o yıla özgü etkinlikler (Fener alayı, Ateşbaşı Sohbeti, Yumurta Yarışı, Alık Raziye yarışı, Yoğurt Yeme ve Tavla Karşılaşmaları, Kızlararası İğne-İplik Yarışması, Matrak Basketbol ya da Futbol Turnuvaları) yer alırdı. İnek bayramları her yıl değişik etkinliklerle kutlanırdı.

Festival Yürüyüşü;

Bayramın sonuna rastlayan ve bir yandan da yarım gün öğretim yapılan Cumartesi günü, Siyasi Şube Fermanı’nın sonrasında “lakaplar”a göre hazırlanan İneklik Diplomaları dağıtılırdı. Lakaplar; Mülkiyenin olmazsa olmazı idi.

Cumartesi öğleden sonra sıra, genellikle Veteriner Fakültesi’nden ödünç alınan ve süslenip-püslenen ineğin, tüm son sınıf “tüllab”ının(öğrencilerinin) kostümlü katılımlarıyla ve “en inek” öğrencinin tuttuğu ipiyle dolaştırılmasına geliyordu. Fakülte önünden başlayan yürüyüş, sıkça yinelenen Mülkiye Marşı ve uyarlanmış Bayram Şarkıları eşliğinde, Cemal Gürsel Caddesi-Celal Bayar Bulvarı-Mithatpaşa Caddesi-Ziya Gökalp Caddesi’ni izleyerek aynı yerde sonlanırdı. Aylardır hazırlanmakta olan ve her türlü sataşmanın, “çamur atma”nın yer aldığı matrak dergi KAZGAN, en geç o gün matbaadan getirilip dağıtılmaya çalışılırdı. Bayram, o akşamın geç saatlerinde fakülte mekânlarında başlayan Kıyafet Balosu ile sona ererdi.”

Benim yoğun olarak izlediğim “İnek Bayramı” 1966-1967 mezunlarının düzenlediği inek bayramlarıdır. 1968 inek bayramında ise mezuniyet senemiz olması nedeniyle içerisinde yer aldım. Bu yıllarda inek bayramlarının baş organizatörleri üstat Metin Kazancı ile İbrahim Özkartal arkadaşlarımızdı. 67 yılı İnek Bayramında festival sonu cumartesi günü düzenlenen yürüyüş kortejine bende katıldım. Hatırladığım kadarıyla en önde süslenmiş bir inek ve ineğin iplerini tutan okulun en inek talebelerinden inek Bekir Çakmak ile Zeki Bölükbaşı vardı. Arkasında sırasıyla son sınıf siyasi şube, idari şube ve maliye ve iktisat bölümü öğrencileri özel kıyafetleri ile yer almışlardı. Okulumuzun diğer sınıflarında okuyan öğrenciler ise kortejin sonunda yer almışlardı. Okulun önünden hareket eden Festival korteji, önce Kurtuluş Meydanı daha sonra Sıhhiye, Atatürk Bulvarı’nı takiben Kızılay Meydanından Ziya Gökalp Caddesine dönerek yine Kurtuluş üzerinde okula gelmişti. Bütün bu geçişler sırasında polisler (bugünkü kadar yoğun olmayan) trafiği durdurmuşlardı. Kortejin geçişi sırasında yol kenarında kaldırımlarda biriken halk ile çevre apartmanların balkon ve pencerelerinde toplanan halkın alkış ve tezahüratları arasında yürüyüşlerini yapmışlar, yer yer de dans gösterileri sergilemişlerdi. Yine yol boyunca başta Mülkiye marşı olmak üzere çeşitli marşlar söylenmişti. Okul önüne gelindiğinde topluluk dağılmıştı. Akşam okul içerisinde sütunlu salonda bir kıyafet balosu yapılmıştı. Arkadaşlarım kıyafet balosuna davet etmelerine karşın baloya gitmedim. O sırada benim kız arkadaşım olmadığı için kıyafet balosuna gitmek içimden gelmemişti.

1968 yılı İnek Bayramı hazırlıkları Ocak ayında başlamıştı. Ocak ayında bu festivali düzenlemek için bir Festival Komitesi seçilmişti. Ben bu komitelerde görev almadım. Fes-Kom’un ilk görevlerinden birisi Şubat ayında yapılacak olan iç gezi idi.

       İç Gezi;

Bu gezinin finansmanı İçişleri Bakanlığı tarafından sağlanıyordu. İlerde kamuda görev alacak kişilerin ülkeyi tanıması amaçlanıyordu. Gelen paraya göre bir veya iki otobüs dolusu son sınıf öğrencisi geziye götürülecekti. Bu geziye götürülecekler kura ile seçilirdi. Fes-Kom’a seçilen ve Matrak Kazgan dergisinin editörlüğünü alan Baskın Oran iç gezi ile ilgili şunları anlatıyor; “Her sene adettenmiş, bu iç geziye böyle mıy mıy adamlar götürülmezmiş. Eğlenceli bir olay bu, artık mezun oluyorsun, belki bir daha birbirini göremeyeceksin, hep böyle şirdan denilen, eğlenceli, gırgır yapmaya müsait, esprili adamlar götürülürmüş. Gene kura çekiliyor gibi gözüküyor ama bir biçimde onu ayarlıyorlar. Ben buna itiraz ettim, doğrucu Davut olarak. Dedim ki: “Olmaz böyle şey. Hakkaniyet, eşitlik. Adam gibi kura çekeceğiz”. Ve nezaret ettim. O torbanın doldurulmasına. Hakikaten bütün öğrencilerin isimleri kondu oraya. Ve kura çekimi başladı. Çekiyorlar, Serseri İbo, çekiyorlar, Güzel Osman, çekiyorlar. Bütün hepsi bunların şirdan adamlar bu nasıl oluyor? Var bir köftehorluk ama gıkımız da çıkmadı. Çünkü gözümüzün önünde çekiyorlar. Meğer bunlar, parmakları arasına kıstırdıkları isimleri elleriyle sokup geri çıkartırlarmış.  Ben o geziye gidemedim. Suat Bilge hocamla bir çalışmam vardı. Benim ismim de çıktı. Hır çıkartmayayım diye, herhalde benim de ismimi çıkarttılar torbadan”.

Turgay tekin arkadaşımız da iç gezi kurasını söyle anlatmaktadır.; “Hamdi kumarı arkadaşımız, kura için çift çepli hokkabaz torbasından çekme fikrini ortaya attı. Bunu kura sırasında uyguladılar. Bu unutulmaz geziye katılmamızı sağladılar”.

Anlaşılan kura çekiminde yaptıkları numaralarla Baskın’ı da uyutmuşlar. Tabii bu organizasyonun içinde olmadığım için iç gezi kurasında bana çıkmadı ve geziye katılamadım. Ancak geziye katılan arkadaşlarımdan gezi hikayelerini dinledim. Çok keyifli geçtiğini ballandıra ballandıra anlattılar.

1966 yılında İnek Bayramı başlamadan önce okulda eğlenceli bir Güner Başar davası yapılmıştı.

Güner Başar Davası;

Benim de keyifle izlediğim Güner Başar davasını, aynı zamanda davanın savcısı da olan Üstat Metin Kazancı anlatıyor; “İnek bayramı haftası başlamadan önce bir hafta boyunca Günel Başer davasını organize ettik. Güner Başer, 65-66-67-68’lilerin de iyi tanıdığı Dernek disiplin kurulu başkanımızdı. Günel Başer, nişanlısı ile  İstanbul’a gittiği için, izinsiz görevi terk etmekten ve görevi ihmalden yargılandı. Güner Karaçaovalı, Müfit Özdeş ve Teoman Gürgan ( İlahi Teo) Hakim’diler. Ben savcı idim. Uzun bir iddianame hazırladım. Güner Başer’in işlediği suçlardan dolayı idamını istedim. Güner Başer’i sevenler derneği üyeleri, başlarında Güngör Eseme, Erhan Tezgör, cici Bülent ve arkadaşları salona pankartlarla geldiler. “Güner Başer canımız, feda olsun kanımız” diye tezahürat yaptılar. Mahkeme 4-5 gün sürdü. Güner Başer, savunmasını yaptı. Yargılama sonucunda Mahkeme Heyeti, Güner Başer yerine bana idam cezası verdi. Mahkeme heyeti, Savcı’yı asalım dediler. Salondan itirazlar yükseldi. Savcının asılması hukuka aykırıdır, böyle bir karar, hukuken yok hükmündedir, dediler, sonunda idam cezamı, paraya çevirdiler. Bu dava okuldaki hocalarımız tarafından da ilgiyle izlenmişti. Bir hafta okulu meşgul etti. Seha Meray beni çağırarak, kutladı.

İnek bayramı, benim döneme gelinceye kadar birbirinin tekrarı bir inek bayramı idi. Ne yapalım da değişik bir inek bayramı olsun diye düşündük”.

Çadır Tiyatrosu;

1966 yılı İnek Bayramında, sınıf arkadaşımız olan Zeynep Akıncı’nın babası General Eşref Akıncı’nın yardımı ve talimatı ile bahçemize askeriyenin çadırları kurulmuştu.

Üstat Metin yine bayram eğlencelerini anlatıyor.” Aynı hafta içerisinde bahçeye kurulan üç çadırdan birisine içerisinde su bulunan bir kazan getirdik.   Kazanın üzerinde “Görünmeyen balık” altında “ sene de bir gün görünür. O gün de bugün değildir”, yazıyor. 10 kuruşa içeri giriyorsun. Boş su dolu bir kova ile karşılaşıyorsun. Diğer çadırda da 3 tane kafes var. Çadırın önünde vahşi hayvanlar çadırı yazıyor. Yine 25 kuruşa içeri giriyorsun. Kafeslerin birisinin önünde, ormanların en yırtıcı kuşlarından “DOĞAN” yazıyor. Kafesin içinde Doğan Çınar arkadaşımız var. 2. Kafesin üzerinde “PARS” yazıyor. Kafesin içinde Pars Esin uzanmış vaziyette duruyor. 3. Kafesin üzerinde ormanların en yırtıcı hayvanı “ORMANLAR KIRALI ASLAN” yazıyor. Yine uzanmış vaziyette kafesin içerisinde Aslan Sonat yatıyor. İçeri girenlere hırlıyorlar. Doğan, pars ve aslan sesleri çıkarıyorlar. Bir ara Aslan’ın kafesine Aslanın yerine Ayı Nur’u sokmuştuk. Kafese de “ORMANLARIN VAHŞİ AYISI” yazmıştık. Ayı sesleri çıkarıyordu. Bir uzun değnek de getirmiştim. Ayı Nur’u değnekle dürtünce “Yandım Allah “diye böğürdü. Seyredenler arasında Köpekköy’den bir vatandaş, ya bu gerçek Ayı imiş, dedi. O gün oradan çok büyük hasılat elde ettik.

Bahçeye kurulan büyük çadırda, bir sahne, önüne de izleyicilerin oturması için sıra sıra sandalyeler dizilmişti. Önce Malatyalı Fahri diye Cemal’i çıkardık. Ön sıralarda Ayı Savaş, Ayakkabıcı İbo, bacak Mehmet Yanık, İzmirli Sezer Engin oturuyorlar. Salon hınca hınç dolu.  Arkadan Zahide ve Dansöz çıkacağı için yuh sesleri arasında Cemal’i taşladılar. Cemal biran önce sahneden çekilsin de diğerleri gelsin istiyorlar. Cemal programı bitirmeden içeri kaçtı. Cemal’den sonra sahneye Zahide çıkacak. Çadır tiyatrosunda Zahide’yi büyük ses diye sahneye çıkaracağız. Zahide de hiç ses yok. Ben Zahide’ye dedim ki, Zahide çok seçkin bir topluluk önünde şarkılarını söyleyeceksin, bende sana bir demet çiçek vereceğim. Hangi çiçekten istersin,.” Zahide” Orkide’yi tercih ederim” dedi. Zahide sahneye çıkmadan perde arasından içeriye bir baktı. Bana dönerek önde hep it, kopuk tipler var, çıkmasam mı acaba demeye başladı. Bu arada, önce saz ekibi sahneye çıktı. Zahide üç şarkı söylemek üzere hazırlanmıştı.  Zahide’yi sahneye itiverdim. Zahide söylüyor, salon kırılıyor, Zahide, Zahide diye. Bi daha, bi daha. Zahide rezalet. Cırtlak bir sesle şarkı söylüyor. Seyircinin alkışları arasında Zahide’ye bir saat şarkı söylettiler. Programın sonunda Zahide’ye bir demet orkide verdim. Zahide şarkılarını icra ettikten sonra sahneye dansöz çıkacak. Saman pazarından bulduğumuz Aşkın Beyazgül diye hafif topluca bir dansöz vardı. Elli liraya anlaştık. Balkanların ve Ortadoğu’nun en kıvrak dansözü “OKŞAN OKŞA” adıyla sahneye çıkarttık. Coşkulu bir kalabalık karşısında bir saate yakın dans etti.  Çadır tiyatromuz çok eğlenceli idi. Yalnız saz heyetimiz uyumlu değildi. Ertan Dalgıç’ın kanunundan ses çıkmıyordu. Hasan Celal Güzel iyi Ut çalıyordu. Klarnetçiyi hatırlamıyorum.

Çadırın girişinde, yine bent deresinden getirdiğimiz bir çarkı felek vardı. “Hasan almaz, basan alır “ diye bağırıyoruz. Akşamına bir bildiri yayınlandı. Mülkiyede kumar oynamak yakışmaz diye, ertesi günü biz de kaldırdık. Bahçedeki büyük çadırda ilk akşam tiyatro oynandı. Çok başarılı idi. Dekan beni çağırdı. Bunu sen mi örgütlüyorsun, dedi. Ben de arkadaşlarla birlikte organize ediyoruz, dedim. Dekan “ Çok başarılısınız ama küfürlü olmasın, aşırıya kaçmayın”. Tiyatronun sonunda yine ben, “SİHİRBAZ BÜLLETİN” diye sahneye çıkıyorum. Kafamda bir diplomat şapkası, uzun siyah bir pelerin ve içinde anneannemin diktiği uzunca bir don. Sahnede gösteri yapıyorum. Üç büyük numara yaptım. İlki “EKMEK YİYEN CANAVAR”. Bir bütün ekmeği getiriyorlar. Ben büyük bir iştahla yiyorum. Benim adamlarda alkışlıyorlar. İkinci numaramız, yurttan bir elbise dolabı getirmiştik. Üç, dört yerinden deldik. İçine Faruk Sindel’i koyduk. Faruk kilolu olduğu için zor sığdı. Antrenman yapmıştık ama gösteri sırasında şişi soktukça bas bas bağırıyor. Çünkü canı yanıyor. Faruk’u yan çevirdikse de yine olmadı. Dolabın içine zor sığıyor. Gösteri sırasında dolaptan fırladı. “Başlarım sizin sihirbazlığınıza, zaten iki buçuk lira veriyorsunuz. Bu iş iki buçuğa yapılmaz” dedi. Salon gülmekten kırılıyor.”

İbrahim Özkartal anlatıyor; Bir ara, sahneye Sihirbaz kıyafeti ile Üstat Metin çıkmıştı. Üstünde bir pelerin. İçinde babaannesinin paçalı donunu giymiş. Kafada diplomatların melon şapkası. Olmuş “SİHİRBAZ BÜLLETİN”. Bildiğiniz gibi Üstat Metin, hiç gülmez.” Ekmek yiyen Canavar” ve “Dolaba adam sokup kılıç sokma” numaralarını yaptıktan sonra “ Arkadaşlar, şimdi çok tehlikeli bir hareket yapacağım. Onun için sessizlik istiyorum”,  dedi.  Uzunca bir tahtanın üzerine çivileri çakmış. Çivilerin kafası yukarıda. “Şimdi bunların üzerine yatacağım”, dedi. Ortalık yıkılıyor,” BÜLLETİN, BÜLLETİN”, diye. Tahtayı ters çevirip, üzerine yattı. Tabii, çivilerin sivri tarafına değil. Düz tarafına yatmış oldu. Bu arada Üstat Metin’e laf atmalar, gırla gidiyor.

Hasan Celal Güzel ise Çadır tiyatrosu konusunda şöyle söylüyor.; “Ben güzel ut çalardım. Bir saz ekibi kurmuşuz. Çadır tiyatrosuna 50-60 yaşında her tarafı sarkık, dökülen bir dansözü 50 TL’ye anlaşmışlar, çadıra getirdiler. Yanılmıyorsam organizatör Üstat Metin ile İbrahim Özkartal’dı. Kadın geldi. Sahnenin kulisi filan yok. Derme çatma bir sahne. “Ben sizin yanınızda soyunamam”, dedi. “Soyunma yerimiz yok” dedik. Dansöz, “Arkanızı dönün bari”, dedi. Arkamız döndük. Dansöz elbiselerini giyerek çıkacak. Hazırlandı. Ben ilk seansta ut çaldım.  Filme de çekildi. Ankara da sinemalarda gösterildi. Dansöz oynuyor. Ben arkasında çalıyorum. Dansözden sonra Zahide çıkacak, keman çalarak Zahide’ye eşlik edeceğim. O yıllarda “Kalpsiz” diye bir şarkı çok meşhurdu. Zahide ile daha önce bir saat prova yaptık. Çırtlak bir sesi var, sesine göre kendim akord ettim. Çıkış noktasını ayarladık. Sahneye çıktık.  Zahide sahneye çıkınca öğrettiklerimi unuttu, şarkı söylemeye banim bellettiğim yerden değil de daha ilerlerden başladı . Tabii uyuşamadık. Onun sesine uygun çalmaya çalışıyorum ama bir ahenk tutmuyor. Herkes gülmeye başladı. Bana döndü, kızarak ne biçim çalıyorsun” diye, bir de payladı. Bende “Haydi lan, sen doğru dürüst söyleyemiyorsun” dedim. Çok hoş günlerdi. Her şey matraktı”.

Hüner Tuncer arkadaşımız ise; “İnek bayramı kuşkusuz Mülkiyenin güzel geleneklerinden birisidir. Ben açıkçası 4. Sınıfa kadar kantine uğramamıştım. Biz çalışkan talebeler olduğumuz için hiç kantin çocuğu olmadık. Kantini ben 4. Sınıfta keşfettim. Çok büyük bir şey kaçırdığımı anladım. Kantin çok farklı bir şeydi. Adeta üniversite idi. Son sınıfta 8.30 dan 12.30 a kadar derslere girerdim, ondan sonra da kantine gitmeye başladım. İnek bayramı hazırlıkları, okul açıldığında son baharda başlardı. Benim inek bayramı ile olan bağım şu şekilde oluştu. Annem beni kışları kayağa götürürdü. Annem 30 lu yıllarda okulda okurken Atatürk gençliği olarak her yıl Uludağa kayağa götürülürmüş. Orada Üniversite öğrencileri kamp yaparlarmış. Tabii bedava. Bütün kayak giysileri ve ekipmanları Fakülte tarafından karşılanırmış. Ayrıca tenis , atçılık, planör çalışmaları da yaparlarmış. Kayağa gitme alışkanlığına beni de dahil etti. Her yıl bir hafta 10 günlüğüne Uludağ’a kayağa giderdik. Oradan döndüğümde kırmızıya çalan bir renkte yanardım. Birde Kızılderililer gibi saçlarımı iki örgü yapardım. Bizim arkadaşlardan biri Pekosbill’deki Pembe Şafak karakterine benzetmiş. Benim lakabım, bundan sonra Pembe Şafak kaldı. Nasıl oldu tam hatırlayamıyorum. 1968 İnek Bayramında beni Siyasi Şubenin kraliçesi yaptılar. Mali Şubenin Kralı Bacak Mehmet Yanık, İdari Şubenin Kralı da Çamaşır Nejat Efeoğlu seçilmişti. İdari şubeye Tellaklar denirdi. Ben son sınıfta kendi ismimden çok Pembe Şafak ismiyle anılmaya başlandım. Biraz da renkli giyinmeyi severdim. Takılarım vardı. Tam Kızılderili figürüne uyan bir görünümdeydim. İlk kez 1968 yılında İnek Bayramı sırasında kortej Kızılay’dan geçti. Ahmet Başar arkadaşımızın üstü açık bir kırmızı spor arabası vardı. O arabaya bayılırdık. Öyle arabalar çok az bulunuyordu. Ben içine kurulmuş bir vaziyette Kurtuluş, Sıhhiye ve Kızılay’dan dolaşarak Kurtuluş Meydanı ve Okula geri dönmüştük. İnsanlar Bulvarın her iki tarafında yığılmışlar, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar, daha sonra da alkışlıyorlardı. Siyasi şube, franklar içerisinde, Mali Şube hippi kıyafetlerinde, İdari şube Osmanlı Paşa ve İdarecileri kılıklarında ve bir kısmı atlar üzerinde bir kısmı da at arabasında kortej halinde dolaşmıştık. Kızılay Bulvarı, tümüyle polisler tarafından trafiğe kapatılmıştı. Çok keyifli idi. TRT, TV yayınına ilk defa o yıl başlamıştı. Bizim festival yürüyüşünü filme aldılar ve TRT de gösterdiler. İnek bayramı haftası boyunca yapılan etkinlikler yine TRT tarafından çekilerek TV de gösterildi. Kantinde bizim fermanı İlber Ortaylı yazmıştı. Bizden bir yıl sonra idi. Ama fermanı kendisine yazdırmıştık. Ferman çok güzel bir metindi. Şubeler birbirlerine çamur atarlardı. Çok esprili olurdu. Çamur atmalar çok kaliteli ve nezih olurdu. Takılmalarda hakaret olmaz, ancak çok ince esprilerle vururdu. Bugün gençlerin geldiği nokta düşünülürse, 68 kuşağı gençlerinin birbirlerini hicvetmeleri ve takılmaları çok beğeni alırdı. Sadece birbirimizi değil, hocalarımızı olabildiğince hicvederdik. Çok iyi hatırlıyorum. Yavuz Abadan’ı İlber taklit etmişti. Diğer hocalarda hepsi payını alırdı. Muazzam bir hoşgörü ortamında hiç kimse birbirine darılamayarak, kırılmayarak fermanlar okunurdu. Fermanlarda yazılanlar gerçekten bir zeka ürünüydü. Üniversitelerin şimdi yaptıkları bahar festivalleri veya gençlik festivalleri bizim ki gibi değil. Daha çok bir sanatçıyı getirmek. Bir tiyatro gösteriş ve sportif yarışmalar şeklinde geçiyor. Bizim İnek Bayramı haftası için bütün bir yıl üstünde uğraşılırdı. Kolay bir şey değildi. Tam bir festival havasında hazırlanılırdı. Üçüncü tiyatroda, tiyatro sahnelenir. Orada da yine hocalar hicvedilirdi, tiye alınırdı. Hepsi entelektüel bir çabayı gerektiren çalışmalardı. Bütün bu çalışmalar bir grup çalışması olarak ortaya çıkardı. Herkesin herkesi tanıması olanaksızdı. Öğrenciler bir araya gelince herkesin bir tarafı ortaya dökülürdü”.

Yine bu hicivli tiyatro konusunda Ali İhsan Hasırcıoğlu; “ Hafta boyunca, senaryosu o yılın olayları ve hocaların özelliklerinden esinlenerek tiyatro oyunları sahnelenir, böylece öğrenciler kurtlarını dökerlerdi. Bir keresinde, Nermin-Yavuz Abadan çiftinin ev yaşamlarından kesitler içeren tiyatro oyunu izleyicileri kırıp, geçirmişti. Karikatürize etmekle alay etmek arasındaki o hassas çizginin kaybedilmemesi için gösterilen tün çabaya rağmen, çiftin özel yaşamlarının yorumlanmasında zaman zaman ölçü kaçırılmış olmakla birlikte, hocanın olgunluğu ve engin hoşgörüsü sayesinde olay kendi boyutlarında kalmıştı.” demektedir.

İnek bayramı haftası, öncesi ve sonrasında da eğlenceler ve işletmeler devam ederdi. Öğrenciler birbirlerini işlettikleri gibi çevre esnafa da çok zekice işletmeler yaparlardı. İnek bayramı sonrasında herkes yoğun bir şekilde ineklemeye başlardı. Çünkü neredeyse sınavlara bir ay kalırdı. Herkes çalışmak zorunda idi. Başlarında üssü mizan belası vardı.

Üstat Metin’in dediği gibi, o günler güzel günlerdi. Bir ay hem biz eğlenirdik, hem de okul. Yalnız biz eğlendiğimiz kadar, memleket meselelerine karşı da çok duyarlı, her gün gazete okuyan, kitap okuyan, sık sık sinema ve tiyatroya giden gençlerdik.

Saygılarımla

Sudi KOCAİMAMOĞLU

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=40540

Editör - 30 Nis 2016. Kategori Mekteb-i Mülkiye, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes