Tankla tekbir arasında bir darbe karşıtlığı – Kumru BAŞER

bana ne zaman bi kalabalık saldırsa tekbir getiriyordu, sen tekbir duyunca ait hissediyosun göğsün kabarıyo”

15 Temmuz gecesi, Vatan Caddesi’nde tankın üzerine çıkan bir güruh

Bu twiti, darbe girişimini izleyen sabaha karşı, sosyal medyada okuduğum bazı yorumlardan çok da içim yanarak attım.

Kendisini dini ya da milli bir duruşla değil ezilenin, sömürülenin yanında olmakla tanımlayan bir kadın olarak tekbir duyunca niye tüylerimin diken diken olduğunu, kalabalıkların camiler üzerinden örgütlenip yönlendirilmesinden neden korktuğumu, Mehter marşının, Allah Allah seslerinin, bozkurt işaretlerinin ve bunlarla galeyana gelmiş öfkeli erkek topluluklarının neden içimde sevinç yaratmadığını bir kere daha mı açıklayacaktım?

Siyasi durumlar karşısında genellikle, bir soğukkanlı analizlerimiz olabilir, bir de her birimizin içine doğduğu ve büyüdüğü zaman ve uzamda deneyimlediklerinden süzülmüş kişisel çağrışımları tepkileri.

Mesela “Darbe nedir?” derseniz cevabım “Darbe iktidar odakları arasındaki güç dengelerinin anayasa dışı yollarla yıkılıp yeniden düzenlenmesi ve krizin aşılması hamlesidir” gibi bir şey olur.

Fakat “Darbe sana ne ifade ediyor?” diye sorarsanız, 12 Eylül’e direnmeye çalışmış birçok insan gibi, benim için de her durumda karşı durulması gereken bir kabus senaryosudur. Aylarca gözaltı, işkence, yargısız hapis, işkencede öldürülen Behçet Dinlerer, askerin vurduğu Soner İlhan, kokusu özlenen anne baba ve terk edilen topraktır.

Gelgelelim15 Temmuz gecesi sokağa çıkan kitlenin ana damarını AKP seçmeni ve belki az bir kısmını da AKP’li olmayan darbe karşıtı Müslümanlar oluşturdu. Örgütlü veya örgütsüz solcular, merkez sol ve sosyal demokratlar, Aleviler ve örgütlü Kürtler sokakta değildi.

Sanırım bunun bir önemli sebebi uzun zamandır iktidar mücadelesinin zaten bizlerin dışında bir yerde geçiyor olmasıydı. İktidarın yakın zamana kadar ortağı olan Cemaat’ten de, giderek tekçi bir iktidar kuran ve irademizi hiçe sayan hükümetten de epey çekmiştik. Darbe kabus, hükümet berbat ikilemi insanı hemen sokağa çeken bir şey değil.

Halkın darbeye karşı sokağa çağırıldığı saatlerde Cizre’de hala sokağa çıkma yasağı vardı. İstanbul’da yıllardır her türlü demokratik gösteriye gazla, copla, suyla saldıran polisten cep telefonlarına gönderilen “demokrasi için” sokağa çıkma davetinin ironikliği kimsenin gözünden kaçmadı.

Gördüğüm en kitlesel ve demokratik irade beyanı olan Gezi zulümle bastırılmış, öldürülen çocuklar ve anneleri yuhalatılmış, geçen yıl 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan irade yok sayılmıştı. Birçok Kürt il ve ilçesi yerle bir edilmiş, yüzlerce insan öldürülmüştü. IŞİD Ankara’da 100 insanı öldürmüş bir sahip çıkıp yas ilan eden olmamıştı. İktidar mensupları hiç arlanmadan “Yasama, yürütme, yargı bizde” diyebiliyor, anayasa ihlal edilerek ülke fiilen Başkanlık sistemiyle yönetiliyor ve hiçbir şey de olmuyordu. Sivil darbe böyle bir şeydi işte.

Bütün bunlara rağmen, 15 Temmuz gecesi birçok insan hala darbeye karşı sokağa çıkabilirdi. Fakat sokağa hakim olan hava birçoğunu çok ürküttü ve çıkmadılar.

Köprüde askerlerle karşı karşıya gelen, daha sonra parti binaları, havaalanları, emniyet müdürlükleri ve televizyonları korumaya koşan, mahalle aralarında dolaşan kalabalıkların çok baskın bir şekilde “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” ya da “Ne Mutlu Türküm Diyene” sloganı attıkları duyuluyordu.

İlerleyen saatlerde bütün camilerden aynı anda okunmaya başlayan salalar, “Allah adına” sokağa davetler, araçlardan çalınan Mehter marşı ve Ölürüm Türkiye’m’ler, tekbirler ve silah sesleri de bunlara eklendi.

Bu konuda tepki gösterenlere “Ne var canım halk demokrasiyi tekbirle, duayla savunuyor. Niye rahatsız oluyorsunuz?”lar, “Ne var hepimiz Müslüman değil miyiz”ler yağmur gibi yağdı.

Hepimizin Müslüman, Sünni veya inançlı olmadığı gerçeği bir yana, bu soruları soranların, tekbirin bu ülkenin siyasi şiddet tarihinde özel bir yeri olduğunu bilmemesine imkan var mı?

Tekbir tekbir olduğu için değil, solcuya, Alevi’ye, Müslüman olmayana, hatta yeri gelince Kürd’e karşı onlarca yıldır savaş nidası olarak kullanıladığı için. Sala sala olduğu için değil, sokağa çağrı cami üzerinden ve allah adına yapıldığı ve yeri geldiğinde benim gibilere karşı da yapılabileceği için.

Kanlı Pazar, Maraş, Sivas, Çorum, Malatya, Madımak katliamları, daha yakında HDP binalarının kundaklanması. Birçoğumuzun dehşet verici anıları, kaybettiği yakınları var. Polis bile Allah nidalarıyla saldırdı solcuların üzerine pek çok kez. Tekbir budur bazılarımız için.

Bu deneyimleri yaşamamış bir Müslümanın tekbirden irkilmemesini ben anlıyorum ama o da benim niye irkildiğimi anlamadan yanyana gelemeyiz. Tıpkı “Ne mutlu Türküm diyene” gibi tıpkı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi tekbir de, atıldığı ortamdan birilerini dışlar.

Elbette tekbirin bir tehdit olarak algılanmayacağı bir gelecek mümkün. Ama bunun için uzun süre olumlu ortak yaşanmışlıklar olması ve o güvenin pekişmesi lazım. O gün bugün değil.

15 Temmuz gecesi sokağa dökülen insanların çok büyük bir çoğunluğunu tankların üzerine tırmandıran, kurşunlara siper olacak kadar gözlerini karartan büyük cesaretin, en çok AKP iktidarı devrilirse “kaybedecek çok şeyi olmak” algısı, korkusu ile ilgili  olduğunu düşünüyorum. Maddi çıkar anlamında değil, tüm bir yaşam tarzı ve varoluşla ilgili bir algı bu.

Bu “demokrasiyi korumak” ile aynı şey değil ama gayet de meşru bir darbeye direnme gerekçesi. Zaten “demokrasiyi korumak” da çok soyut bir kavram. İnsanlar soyut yüce kavramlar için değil genellikle kurulu düzenleri ciddi şekilde tehdit edildiğinde, ya da artık kaybedecek hiçbir şeyleri kalmayıp köşeye sıkıştıklarında ayaklanıyorlar. 15 Temmuz direnişi de esasen AKP’ye yürekten bağlı insanların partilerine, liderlerine, iktidarlarına sahip çıkışı oldu.

Bunun bizler için bir üzücü, bir korkutucu, bir de potansiyel umut taşıyan yanını düşünebiliyorum.

Üzücü olan darbeye karşı sokağa çıkanların, darbe girişimi öncesinde ve dahi sonrasında otoriter hükümetin başkalarına yaptığı zulüm ve haksızlıklara kör oluşu. Darbe girişimi gecesi kendilerini ifade ediş biçimlerinin başkalarını dışladığını fark etmeyişleri, idam cezasının geri getirilmesini istemeleri, “hükümetin kandırılmışlığı” ama henüz yargılandırılmadan cezalandırılan “onbinlerce insanın çok suçlu oluşu” açıklamalarını kabullenmiş görünmeleri bundan sonrası için de çok umut vermiyor.

Korkutucu olan, seçimle düşürülemeyecek kadar bütün demokratik denetim mekanizmalarını, çek-balans ayarlarını ortadan kaldırmış bir otoriter hükümetin , kendisine karşı en ufak bir halk hareketinde camilerden sala okutarak kendisine bağlı kalabalıkları bu kez onlara karşı sokağa dökebileceği düşüncesi.

Bu toprakların gördüğü en birleştirici ve demokratik tepkilerden biri olan Gezi’yi şahsına yapılmış bir nankörlük addeden ve “yüzde elliyi zor tutuyorum” diyenin, bunu denemesi ihtimali bir hayli gerçekçi bir olasılık.

“Peki potansiyel umut nerede” derseniz, daha önce seçimden seçime siyasetle oy verme düzeyinde ilgilenen çok sayıda insanın şu veya bu motivasyonla tanklara karşı yürümüş olması, şehirlerinin merkezlerine alanlarına inerek en azından topluca darbe olmamasına şükretmeleri, bence kendi üzerlerinde mutlaka bir iz bırakacaktır. Başını yukarı kaldıran biri ne sebeple kaldırmış olursa olsun mutlaka değişir. Ne kadar değişir, tam nereye iz bırakır emin değilim. Ama bu değişimin uzun vadede, bir kesim insanda artan öz güvenle birlikte, sorgulayıcılığa, başka fikirlere ve temaslara açıklığa, sokağa çıkan diğer insanları daha iyi anlamaya yol açması uzak görünse de umut verici bir ihtimaldir.

Yönetenler yönetebilmek için halkın korkuları ve düşmanlıklarını manipüle ederek, onların iktidarına karşı birleşebileceği alanları bilhassa kapatıyor. Şu kısa süreceğinden hiç kuşku duymadığım “demokratik balayı” sürecine bunu iyi görerek bakıp, durumdan “halktan yana fırsatlar” çıkarmaya çabalamak da mümkün.

Yaşam tarzlarımız ve dini, yaşamımızda nereye koyduğumuz farklı olsa da, demokrasinin ne olduğu konusunda tam anlaşamasak da bu bizi aynı darbeye karşı insanlar, aynı sendika üyesi işçiler, aynı erkek egemenliğine ya da şiddete karşı kadınlar, aynı dereyi korumak isteyen çevreciler, ya da Kürt meselesinde barış isteyen insanlar olmaktan alıkoymak zorunda değil.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=40770

Editör - 3 Ağu 2016. Kategori Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes