50. Mezuniyet Yılı Konuşması – Hüseyin ERGÜN | Ceride-i Mülkiye

50. Mezuniyet Yılı Konuşması – Hüseyin ERGÜN

Sayın ve sevgili Dekanımızı,

Birliğimizin değerli Genel Başkanını,

Fakültemizin değerli Genel Sekreteri ve Çalışma Arkadaşlarını  saygıyla selamlıyorum,

Kaybettiğimiz arkadaşlarımızın eşlerine  çocuklarına ve yakınlarına içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

 

1962 yılından beri kardeşlik duygularıyla dolu olduğum Sevgili Arkadaşlarım, sizlerle buluşmuş olmanın  sevincini yaşıyorum.

 

1962’de 250 genç  Mülkiye’ye  girdik. Mutlu ve gururluyduk. Önceki girişlilerden de 77 mülkiyeli birinci sınıfı çok beğenmişlerdi. Böylece 327 kişilik bir sınıf olmuştuk. Mülkiye tarihinde o zamana kadar ki en kalabalık sınıftık.

 

1966’da 206 kişi mezun olduk. 129’u 62 girişlilerden 77’si de daha öncekilerdendi.  206 mezundan 47’sini kaybettik.  159 arkadaş hayattayız.  Bugün katılan sayısı 70’ten fazla.  Demek ki yaşayan arkadaşlarımızın yarısı buradayız. Gelemeyenler de çeşitli nedenlerden ötürü buluşmaya katılamadılar.

 

Burada, 50 yılda ilk kez karşılaşanlar, arada bir buluşanlar ve sık sık görüşebilenler bir aradayız.  Hoş geldik. Sevinçliyiz, kıvançlıyız, mutluyuz.

 

Okulu bitirişte 21, 22, 23… yaşlardaydık, şimdi  71, 72, 73… yaşlardayız. Bu, Sevgili Sadun Hocamızın, 80. Yaş günündeki bir cümlesini getirdi aklıma.  Şöyle başladı konuşmaya:  79 iyiydi ama 80 hiç iyi olmadı. Uzun yıllar, insana  hiç ölmeyecekmişiz gibi geliyordu.

 

2003’te kanser olduğumu anladım. İçimden kaportayı çizdirdik  dedim. 2009’da, Gönül’ü -yani eşimi-  kaybettim ve  ölümü hissettim. 64 yaşımdaydım.  Artık Sadun hocanın dediği gibi,   her yeni yaşı  -hiç iyi olmadı- diye karşılıyorum.

 

Arkadaşlarımızın listesini oluşturmaya başlayınca 206 arkadaşımızdan 47’sini kaybettiğimizi anladık. Bu hepimize çok ağır geldi. Ölüm acısına  kurşun işlemez.

 

Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü. Ocak’ta Şubat’ta Mart’ta Nisan’da, Mayıs’ta Haziran’da Temmuz’da Ağustos’ta, ya da Eylül Ekim Kasım, Aralık’ta olsun;  kimseye yakışmaz ölüm, kimseye yakışmaz gülüm.

 

Yahya Kemal ölümü şöyle betimliyor:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar  bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol

 

Ölüm çaresiz bir ayrılık. Aramızdan ayrılan kardeşlerimizin eşlerinin, çocuklarının, yakınlarının çaresizliğini, duygularını, özlemlerini ve acılarını anlıyoruz ve paylaşıyoruz.

 

Sevgili Arkadaşlar,

Kardeşlik, arkadaşlık, dostluk çok değerli bir duygu.

 

Federico Garcia Lorca bu duyguyu  şöyle vurguluyor:

Herkesin kardeşiyim ben,

Taşlı dikenli bir yola

Gündüzsüz gecesiz uçurumlara

Dönerdi dünya

Dostlar olmasa.

 

Nazım usta  da diyor ki,

Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime

Toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.

 

Şiir hapishanede yazılmış. Ama şair hayatı sevmeye devam ediyor.

 

Şair hayatın dümdüz bir yol olmadığını şöyle tanımlıyor:

Dalga bir dağdır

Kayık bir geyik

Dalga bir kuyu

Kayık bir kova

Çıkıyor kayık

Iniyor kayık

Devrilen bir atın

Sırtından inip

Şahlanan bir ata

Biniyor kayık

Aldırma anam ne çıkar

Ne çıkar

Kudurtsun karayel suları..

 

Çıkıyor kayık

İniyor kayık

Çıkıyor ka

İniyor ka

Çık

İn

Çık…

20’li yaşlarımızın coşkusunu bazı dizelerinde buluyoruz, İsmet Özel’in.

  • Ey çatlayan tohumun hengamesi

  • Binlerce binlerce çocuk koşarak dokumuş benim kumaşımı

  • Denizler devirebilirim dudaklarımdan

  • Vardım dayandım parmaklığına o büyük hesapların

 

İsmet’in özel yaşamıma ilişkin şu üç dizesini de aşağıya alıyorum:

Bacımı koyvermiyorken şizofreni

1300 tarihli şehbenderlere dair talimata

Ve anamın kanserine alıştım…

 

Belki hatırlamıyorsunuz; SBF; Hukuk, Fen Fakültesi, DTCF ve Yüksek Öğretmen Okulu 1965’te Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu kurduk. Başka isteyen yoktu, ben Genel Başkan oldum.

FKF Marşı şöyleydi:

Ha deyip sırtımızı halklara dayamışız

Halklar en önde diye girmişiz bu alaya.

Bugünü kuran bilek, yarına atan nabız

Kavga özgürlük için yığınlar için kavga.

 

Önümüzden kaçışan köleliktir, zulümdür

Gürleyip kan katarız tarihin akışına.

Dostlarım omuz verin nerdeyse sabah olur

Kavga özgürlük için çocuklar için kavga.

 

Şu iki dizeyi de çocuklarımla ilgili bir kaç cümleye giriş için kullanıyorum:

Ben öyle bilirim ki yaşamak

Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır…

 

Hepimiz çocuklar aşkına savaşıyoruz…

Umut’un, Damla’nın, Barış’ın babasıyım. 29 Mayıs 1971’de Ali Elverdi mahkemesi tutukladı bizi, Türkiye İşçi Partisi davasından. Ertesi sabah,  30 Mayıs sabahı Mamak Askeri Cezaevi’nin avlusunda volta atıyorduk. Bir asker girdi avluya. En yakınındaki Fakir Baykurt’a bir kağıt uzattı. Fakir aldı okudu ve uzaktan bağırdı ‘Hüseyin bir kızın olmuş’ dedi. Ve pusulayı bana uzattı. Baktım, kayınpederim şöyle yazmıştı: ‘Menekşe gözlü pembe tenli çok güzel bir kızın oldu. Adını Burcu koymak istiyoruz, ne diyorsun?’ Pusulanın altına, Burcu Umut olsun yazıp askere verdim. Umut böyle umut oldu. 3 yıldan fazla tutuklu ve hükümlü yaşadık. Umut,   kendisinden ayrı kaldığım için, yıllarca çok kızgın ve kırgındı bana… Hapishaneye geldiklerinde gardiyanlara giderdi ama bana dönüp bakmazdı bile…  Biz içerdeyken Gönül’le çocuk parkına giderlermiş.  Eğer bir çocuk babasının elinden tutmuş yürüyorsa Umut oyuncaktan inip onların arkasına takılırmış… 1974 Temmuz’unda afla bırakıldık. Eve geldik, yüzüme bile bakmadı. Odasına sokmadı. Anneannesine götürmek için sokağa indik. Sokakta her gördüğüne ‘babam geldi, işte benim babam’ diye beni gösteriyordu…

 

Yaşam inişli çıkışlı…  Şair bu  gerçekliği şöyle dile getiriyor.

Giderayak işlerim var bitirilecek, gideryak

Ceylanı kurtardım avcının elinden

Ama hala baygın yatar ayılamadı

Kopardım portakalı dalından

Ama kabuğu soyulamadı

Oldum yıldızlarla haşir neşir

Ama sayısı bir tamam sayılamadı

Kuyudan çektim suyu

Ama bardaklara bir tamam konulamadı

Güller dizildi tepsiye

Ama taştan fincan oyulamadı

Sevdalara doyulamadı

Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak.

 

Yaşlar ilerliyor; şair yaşamı şöyle betimliyor:

İşte geldik gidiyoruz

Hoşça kal kardeşim deniz

Biraz çakılından aldık

Biraz da masmavi tuzundan

Sonsuzluğundan da biraz

Işığından da birazcık

Birazcık da kederinden

Birşeyler anlattın bize

Denizliğin kaderinden

Biraz daha umutluyuz

Biraz daha adam olduk

İşte geldik gidiyoruz

Hoşça kal kardeşim deniz

Hayatın sona doğru akışı  şiirde şöyle dile geliyor:

Ben beni bir daha elegeçirsem

Ab-ı hayat içsem demiyorum

Kapılar açılsa bir daha

Ben bu haneye bir daha girsem

Yaşardım yine böyle kan revan içinde

Yaşardım yine böyle aşk ile sersem

Ben beni bir daha ele geçirsem.

 

Bu yaşlarda torunlar gündemi işgal ediyor: Umut’tan üç torunum var: Dilan, Mina, Derin.  Damla’dan da bir torunum Eren. Üç numara Derin 6 yaşında, tam bir fırlama. ABD’de seçimlere doğru annesine demişki: Anne ben prezident olabilirim, ancak jimnastik ve futbol çok vaktimi alıyor; başkanlık için vaktim kalmıyor. Seçimlerden sonra annesine ben de prezident  olabilirim, demiş. Çünkü başkan kırk yaşında başkan seçillirmiş; o zaman vaktim olabilir. Kızlarım ve torunlarım Newyork’ta. 6 aralıkta Newyork’a uçacağım. Barış’la ben İstanbul’da yaşıyoruz.

Konuşmamı bitiriyorum.  Umarım bu konuşmanın devamını ikinci elli yılda, yani 2066’da anlatacağım; evet 2066’da.

 

Elimde olsa bu yolculuğa başlayıp başlamamak, yine başlarım. Yine görüşürüz dostlarım, yine görüşürüz; yine beraber buluşur, yine beraber konuşuruz. Selam ve sevgilerimle….

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=41229

Editör - 17 Ara 2016. Kategori Mekteb-i Mülkiye, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes