‘AKP’nin ‘millet’ dediği, halkın yarıdan bir fazlasıdır!’

KHK ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Murat Sevinç, “Türkiye’nin Anayasa İmtihanı/ Cumhurbaşkanlığı-Başkanlık Tartışması” isimli yeni kitabında, Türk sağının 1950’lerden itibaren başlayan “kayıtsız-şartsız” yönetme hülyasının arkaplanını, AKP’nin önerisiyle mukayese ederek analiz ediyor.

“Cumhurbaşkanlığı sistemi” referandumuna yaklaşırken AKP’nin değişiklik teklifinin yaratacağı sorunların tartışılması merkez medyada neredeyse fiilen yasaklanmış durumda. Merkez medyanın kapıları, iktidar yanlısı olmayan uzmanlara, yani Anayasa hocalarına tamamen kapalı. Neyse ki bugün itibariyle (10 Mart) AKP’nin “cumhurbaşkanlığı sistemi” dediği ama dünyada eşi benzeri olmayan değişiklik teklifi üzerine kapsamlı bir kitap yayınlanıyor. Geçtiğimiz günlerde KHK ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen ve Türkiye’nin en önemli Anayasa hocalarından biri olan Doç. Dr. Murat Sevinç, Türkiye’nin Anayasa İmtihanı/Cumhurbaşkanlığı-Başkanlık Tartışması isimli kitabında meselenin tarihsel arka planını ayrıntılarıyla hatırlatarak değerlendiriyor. Sevinç’in yeni kitabı, Türk sağının 1950’lerden itibaren başlayan “kayıtsız-şartsız” yönetme hülyasının arkaplanını, AKP’nin önerisiyle mukayese ederek analiz ediyor. “Hayırcılar” için olduğu kadar “kararsızlar” için de önemli bir başvuru kaynağı olan kitabı okuduk ve aklımızda kalan soruları yazarına sorduk. Şimdi Doç. Dr. Murat Sevinç’e kulak kesilelim.

Muhalefet, AKP’nin 16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişiklik teklifiyle rejimi değiştirmeye çalıştığını söylüyor. Erdoğan ise bunun sistem değişikliği olacağını ileri sürüyor. Bu temel iki kavramla başlayalım. Rejim nedir, sistem nedir? AKP gerçekten sistemi mi, yoksa rejimi mi değiştirmek istiyor?

“Siyasal rejim” kavramı yerine “siyasal düzen” kavramını kullanmak daha anlamlı aslında. Çünkü siyasal düzen, hem siyasal sistemi hem de o siyasal sistemin bütün unsurlarını kapsıyor. Örneğin, “Amerikan veya İngiliz siyasal düzeni” derken hükümet biçimini, hükümet biçimi dışındaki anayasal unsurları, o ülkedeki hâkim kültürü, hangi inancın başat olduğunu, sınıfsal çatışma veya ayrışmayı anlatıyoruz. Tüm bunlara “anayasal düzen” veya “siyasal düzen” demek mümkün. Rejim denilen şeyden ben bütüncül siyasal düzeni anlıyorum. Siyasal sistem, siyasal rejimin yalnızca bir unsurudur. Hükümet biçimi de o siyasal sistemin yalnızca bir unsuru. AKP’nin yaptığı şeye salt pozitif hukuk açısından bakarsanız, “siyasal sistem” veya “hükümet biçimi değişikliği” denebilir. Ama öneri bunu da çok aşan boyutları olduğu için rejim tartışmaları gündeme geliyor.

‘YAPTIĞINIZ UFAK DEĞİŞİKLİKLERLE ANAYASANIN TÜMÜNÜ DEĞİŞTİRMEK MÜMKÜN’

Siyasal sistem değişikliğini aşan boyutlar neler?

Mevcut anayasanın kırmızı çizgisi olan ilk üç madde var. Ama mesela ilk üç maddeyi hiç değiştirmeden, çok sıradan bir norm değişikliği yaparak, o ilk üç maddeyi tamamen işlevsiz hale getirmek mümkün.

Nasıl?

Örneğin vergi ödemeye, “Sünni vatandaşlar, Alevi vatandaşlara göre üçte bir oranında daha az vergi verir” hükmünü koyduğunuzda, bu sıradan bir cümle gibi görünür. Ama bunu koyduğunuz anda anayasanın ilk üç maddesini, keza eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddesini ve daha pek çok maddeyi işlevsiz hale getirmiş olursunuz. Böylece o andan itibaren artık ülke demokratik değildir, laik değildir, hukuk devleti olmaktan çıkmıştır ve güçler ayrılığı ilkesine de zarar vermiş olursunuz. Yani anayasanın başka bir maddesinde yaptığınız ufak tefek değişikliklerle anayasanın temel ilkelerini zımnen ortadan kaldırmak mümkün.

‘PARLAMENTER SİSTEMİ TERK ETMİŞ OLURUZ’

Şu anda getirilen 18 maddelik teklifte böyle unsurlar mı var?

Çok daha kapsamlısı var. Bu değişiklikle 1909’da kabul edilmiş olan parlamenter sistemi tamamen terk ediyorsunuz. Parlamenter sistemi bitirip cumhurbaşkanını en güçlü adam haline getiriyorsunuz. Dolayısıyla yüz yıllık bir geleneği ve siyasal kültürü terk ediyorsunuz. O yüzden bunun yalnızca siyasal sistem değil, çok daha köklü bir rejim değişikliği olduğunu söylüyoruz.

..

“Evet” cephesi “Amerika’da da başkanlık sistemi var ve demokratik bir şekilde işliyor” diyor.

Bir kere AKP’nin getirdiği öneri ne başkanlık, ne yarı başkanlık ne de parlamenter sistem. Hiçbir Batı demokrasisinde böyle bir örnek yok. Hiçbir isim bulamadıkları için önce “Türk tipi” dediler sonra da “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adını koydular. Eğer Amerikan başkanlık sistemi önerisinde bulunsalardı, ben buna da karşı çıkardım. Amerika’da sert güçler ayrılığı, parlamenter sistemde ise yumuşak güçler ayrılığı vardır. Yine ABD’deki sistemde fren ve denge mekanizmaları var. AKP’nin önerisinde ise ne mutlak güç ayrılığı var, ne de herhangi bir fren-denge mekanizması var.

Başkanlık sisteminin kökeni nereye dayanıyor?

Amerika, kendine özgü koşullarda 1787’de bu sistemi yarattı. O sırada 13 eyalet vardı. İngiltere’yle yapılan iç savaşta, Amerikalıların kolonileri kazanmasıyla birlikte, 17. yüzyılın başındaki kolonileşme belli bir noktaya gelmişti. Bunlar konfederasyon ilkelerini görüşmek üzere 1787’nin ilkbaharında Philadelphia’da toplandılar. Önlerinde iki seçenek vardı: Ya koloniler yola tek başlarına devam edeceklerdi veya birlik olacaklar ama yine tek başlarına devam edeceklerdi. İngilizlerle yürütülen uzun savaşta oluşan borçları tek tek ödeme ihtimalleri yoktu. Bu koloniler tek başlarına varlıklarını sürdüremeyeceklerdi. O yüzden de “hem kendi bağımsızlığımızı sürdürelim hem de birlik içinde olalım” diyerek federasyonu icat ettiler. Bugün her bir eyalet, ki sayıları 50, birer küçük devlettir. Her birinin kendi yasama-yürütme-yargı organları var. Yıllar içinde merkezi hükümet ne kadar güçlenirse güçlensin, federal hükümet kendi sınırları içinde gücünü koruyor. 1787’de o 13 eyalet ayrı ama beraber yola devam etme kararı alırken başa da ne bir kral ne de İngiltere’deki gibi bir başbakan getirdiler. Denge mekanizması oluşturacak bir başkan icat ettiler o zaman. Fakat başkanla Kongre arasındaki ilişkiyi de öylesine düzenlediler ki, ikisi de birbirini feshedemiyor. Evet, başkanın elinde güçleştirici veto yetkisi var; yasayı veto edebilir. Başkanın üst düzey tüm atamaları ise senatonun onayından geçer. Bakın Obama, yaklaşık bir yıl boyunca bir anayasa mahkemesi üyesini atayamadı.

Fakat AKP tam da bu mekanizmaları “bürokratik engel” olarak görüyor…

Evet ama demokratik sistemler AKP’nin “engel” dediğine “fren mekanizması” diyor. Eğer AKP’lilerin gözüyle bakarsak, ABD bayağı faşist bir ülke sayılır; Amerikan bürokrasisi ve organları da başkanın önünde bir engeldir ve ortadan kaldırılmalıdır. Fakat Amerikan başkanı çıkıp bu organ ve mekanizmalar için “engel” derse, ona deli muamelesi yaparlar.

Trump tam da bunu yapmıyor mu?

Yapmaya çalışıyor; ama tek hâkimli federal mahkeme Trump’ın vize iptal kararını askıya alabildi. Üstelik Trump’ın kararnamesini askıya alan federal hâkim, başına hiçbir şeyin gelmeyeceğini biliyor.

kitap.

AKP’nin bürokrasi karşıtı tutumunun kökeni nereye dayanıyor?

Ben buna “bürokrasi düşmanlığı” diyorum ve bu, 1950’de Demokrat Parti’yle başladı. Sınıfsal bir yönü var bunun. DP, 1950’de ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahiplerini temsil eden bir parti olarak CHP’yi, yani askeri ve sivil bürokrasiyi mağlup etti. Kendisini cumhuriyetin ve modernleşmenin sahibi olarak gören askeri ve sivil bürokrasi de rövanşı 27 Mayıs darbesiyle aldı ve yeniden tesis etti. DP ticaret ve büyük toprak sahiplerini temsil ediyordu, CHP de asker ve sivil bürokrasiyi. Ama aynı sınıftan geliyorlardı. O yüzden de 1947’den itibaren bütün solu ve sendikal hareketleri birlikte ezdiler.

Aynı sınıf içindeki bir egemenlik kavgasında ortak hedef hep sol oldu yani…

Tabii ki. CHP’nin de sağın da sosyalist sola bakışı uzun bir süre birbirine yakındır. Sonradan sol, 1980’den itibaren değişip içinden “ulusalcı sol” çıkarınca CHP onunla ilişkilerini biraz düzeltti.

“Bürokrasi düşmanlığı”na dönecek olursak…

27 Mayıs, askeri ve sivil bürokratik darbedir. 61 Anayasası bir yandan bu bürokrasiyi güçlendirdi, örneğin askeri yargıyı anayasaya soktu ama bir yandan da üniversiteler, TRT veya Yüksek Hakimler Kurulu gibi özerk kurumlar da yarattı.

O dönemde başkanlık tartışması da gündeme geliyor.

Tabii, başkanlık sistemi önerisi geliyor ama bu reddediliyor. Çünkü parlamenter sistemi devam ettirmek istiyor 61 Anayasasını yapanlar. O zaman da başkanlık önerisini getirenler “yerlilik ve millilik” söylemini kullanıyor. Benzer düşünceler 82 Anayasası hazırlanırken de gündeme geliyor. 61 Anayasasını yapanlar meclis egemenliğinin asıl olduğunu, parlamenter sistemin özü olan bakanların tek ve toplu sorumluluğu bulunduğunu kabul etmiş ve bunun iyi işleyebilmesi için de cumhurbaşkanlığını sembolik bir düzeyde tutmuşlardı. 61 Anayasasındaki bütün cumhurbaşkanları, asker-sivil mücadelesinin bir sonucu. Hepsi asker. Cemal Gürsel darbeci. Cevdet Sunay genelkurmay başkanlığından geliyor, Fahri Korutürk de oramiral. Fakat bu adamlar sembolik cumhurbaşkanlığını kabulleniyorlar. Bütün 73-80 arasında Korutürk’ün adı pek anılmaz örneğin. Fakat 1965’te Demirel yüzde 53 oyla tek başına iktidara geliyor. Demirel, 68 yılına kadar Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hakimler Kurulu ve diğer özerk kurumlar için “bunlar medeni kurumlardır ve korumalıyız” diyor. Fakat ne zaman işler kötü gitmeye, ekonomi çuvallamaya, öğrenci hareketleri büyümeye başlıyor, Türk sağı, “bu anayasayla ülke yönetilmez, bürokratik oligarşi önümüzde engel oluşturuyor” demeye başlıyor.

İşlerin kötü gitmesiyle bürokrasi arasında nasıl bir ilişki var?

Türkiye sağı, 1950’den beri oylarının hep yüzde 60 ve üzerinde olduğunu biliyor. Türkiye sağı bunu bildiği için de kontrol mekanizması istemiyor. Türkiyeli karizmatik sağ siyasetçiler, her neyse, o büyük hayallerinin önünde herhangi bir engel görmek istemiyorlar. AKP’nin bu önerisinde öngörülen HSYK’ya, AYM’ye, üst düzey bürokrasiye atama yapma yetkisi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden çok daha büyük bir problem.

..

AKP’liler meydanlarda “ülkeyi seçilmişler mi yönetecek, atanmışlar mı” diye soruyor…

Bürokrasi ülkeyi yönetmez. Bürokrasi, siyasetçilerin aldığı kararları en makul şekilde uygulamakla görevlidir. O yüzden de bürokrasinin niteliği son derece önemlidir. Siyasetçiler arada bir saçma-sapan işler yapmak istediklerinde onları uyaracak aklı başında birilerinin olması lazım. Güçlü ve sağlıklı bürokrasi, modern devletin temelidir. Modern devlet dediğimiz şey bürokrasidir. II. Mahmut sivil ve askeri bürokrasiyi kurarak modernleşmeyi başlattı. AKP sürekli askeri bürokrasiden yakınıyordu ama şimdi biliyoruz ki askeri bürokrasi AKP’yi 2000’li yıllardan itibaren devamlı olarak Fethullahçılara karşı uyarmış. Fakat YAŞ kararlarına şerh koydu AKP. Peki ne oldu bugün? Bir ülkenin sacayağı, kendi içinde iyi, sağlam ve kurallara göre işleyen bir bürokrasidir.

Fakat aynı bürokrasi, örneğin MGK, başta Kürt meselesinin çözümü olmak üzere demokratik dönüşüm hamleleri söz konusu olduğunda en sert kabuğu oluşturmadı mı?

Evet ama bu, sağlam bir bürokrasi olduğu için değil, o bürokrasi öyle kullanıldığı için öyle oluyor.

Cumhurbaşkanı danışmanı İlnur Çevik “Cumhurbaşkanı şimdiki yetkileriyle isterse Ali Kıran Baş Kesen olabilir” dedi. Mevcut geniş yetkileriyle bunu yapabilecek bir cumhurbaşkanı neden başkanlık sisteminde bu kadar ısrarcı davranıyor?

1982 Anayasası cumhurbaşkanına çok yetki verdi. Yürütmeyi güçlendirmeyi amaçladı ama yürütmenin Bakanlar Kurulu’ndan ziyade cumhurbaşkanını, yani siyasal sorumluluğu olmayan kanadını güçlendirdi.

‘YA ANAYASAYA AYKIRI DAVRANACAKSIN YA DA SENİN İSTEDİĞİN ANAYASA YAPILACAK’

Cumhurbaşkanı partili olursa o zaman siyasal sorumluluğu üstlenmiş olmuyor mu?

Hayır. Şu an getirilmek istenen sistemde cumhurbaşkanı hem partili olacak, hem silahlı kuvvetlerinin başı olacak, hem kararname çıkaracak, hem yargı organlarını ve bütün yüksek bürokrasiyi atayacak. Ve tüm bunları yapan birinin siyasal sorumluluğu 5 yılda bir yapılacak seçimle sınırlı. 2014’te Erdoğan seçilince “ben eskisi gibi bir cumhurbaşkanı olamam” derken doğru söylüyordu. Meclis tarafından seçilmiş biri meşruiyetini halk oyundan almış biri kadar güçlü olamaz. Fakat senin bağımsız ve tarafsız davranmanı emreden anayasa duruyor. Dolayısıyla ya sürekli anayasaya aykırı davranacaksın -iki yıldır yaşadığımız gibi- ya da senin isteklerine göre bir anayasa yapılacak. Şu anda yapılan şey bu.

‘GENEL OY, İSTİSNASIZ BİR BİÇİMDE BURJUVAZİNİN HİZMETİNDEDİR’

Ama sonuçta buna halk karar vermiş olmayacak mı?

“Halk istiyor” lafı boş bir laf. Halk ne istiyor? Yüz kişiden biri neyi oylayacağını bile bilmiyor. Başta basın olmak üzere “hayırcıların” gerekçelerini aktaracak her türlü mekanizmayı da engelliyorsun. Bakın, kadınlar dışında, genel oy 1848’de Fransa’da Louis Bonaparte tarafından tanındı. Çünkü 1848 devrimler çağı; burjuvazi fena halde paniğe kapılmış durumdaydı ve şehirlerdeki işçilerin karşısına, her zaman müesses nizamdan yana olan köylüyü çıkarmak için ona oy hakkı tanıdılar. O gün bugündür Salvador Allende’yi bir tarafa bırakırsak, genel oy istisnasız bir biçimde burjuvazinin hizmetindedir.

‘GENEL OY, İNSAN AKLININ BULDUĞU EN HOŞ YÖNTEMLERDEN BİRİ; AMA…’

Genel oy hakkını mı eleştiriyorsunuz yani?

Hayır, genel ve eşit oy hakkı bir kazanımdır ve gereklidir. Ama burjuvazi her zaman bu genel oyu olağanüstü bir başarıyla kullanmıştır. Hatırlayabildiğim tek istisna Allende’dir, onu da Pinochet geldi ve öldürdü. Bizde de TİP 15 milletvekili kazandı, ikinci seçimde anasını ağlatıp sonra da kapattılar. Bugün dünyanın geldiği noktada katılım demek 1850’lerden veya 1920-30’lardan farklı olarak, insanların önüne düzenli aralıklarla sandık koymak değildir. Genel oyu anlamlı ve demokratik hale getirebilmek ve tek bir sınıfın aracı olmaktan çıkarabilmek için katılım mekanizmaları yaratmak gerekir. Batı demokrasileri uzunca bir süredir buna kafa yoruyor. Genel oy, insan aklının bulduğu en hoş yöntemlerden biri ama problemli. O problemi ortadan kaldırmak gerekir.

‘MAHALLEDEN MERKEZİ YÖNETİME KADAR, İNSANLAR HER KARARA KATILMALI’

Nasıl kaldırılabilir o problemler?

Mesela Amerika’da yüz binin üzerinde yerel yönetim var. Sadece eyaletler değil, onların içinde belediyeler var, okul yönetimleri, mahalle yönetimleri var. İnsanlar mahallesinde seçmeye başlıyor ve bu seçim silsilesi en son başkanı seçmeye kadar varıyor. Yurttaşı olabildiğince katma yolları deneniyor. Örneğin, Fransa’da belli miktarda seçmen bir araya gelip imza toplayarak yasa önerebiliyor. Bizdeki Gezi de geleceğin yönetimi olduğu için çok önemlidir. Çünkü Gezi’de park forumları yapıldı. Bana kalırsa Kürtlerin gündeme getirdiği ama hiçbir şekilde anlatamadığı özyönetim ile Gezi’nin park forumları arasında da bir bağlantı var. Mahalleden başlayarak insanların kendi kaderleri üzerinde hak sahibi olması… İnsanlar kapitalizmden bıkmış durumda. Dünya gelirinin yarısından fazlası 8 kişinin, Türkiye’de milli gelirin yüzde 55’i yüzde 1’in elinde. Şimdi bu deliliğin sürdürülebilme ihtimali yok. Hem yoksulsun ve gelir uçurumu artıyor, hem de dört yılda bir önüne sandık konuyor ve bilmediğin bir konuda gidip oy vermeni istiyorlar. Hayır! Mahalleden merkezi yönetime kadar, insanlar kendi hayatlarını belirleyen her karara katılacaklardır. Her yerde hoşnutsuzluk artıyor. Batıda da Türkiye’de de bütün temsil ilişkileri ve katılım biçimleri ileride değişecek, değişmek zorunda.

‘ ‘BANA KARIŞMA’ SLOGANI GELECEĞİN YÖNETİM BİÇİMİDİR’

Bu nasıl değişecek?

30 yıl önce Hakkâri’de yaşayan birinin derdini aktarmak için bir milletvekiline ihtiyacı vardı; ama artık yok. İletişim devrimi Sanayi Devrimi’nden çok daha etkili bir sonuç yaratıyor. Sanayi Devrimi’nin sonuçları otuz yıl sonra kuruldu. İngiltere’de Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak çartist hareket 1830’larda başladı ve ondan sonra 1848 patladı. Bir şey başladığında o ileride yaşanacak bir değişimin başlangıcıdır. Gezi’deki park forumları ve “bana karışma” sloganı Türkiye’de de dünyada da geleceğin yönetim biçimidir. Şu anki temsil sistemi Sanayi Devrimi’nin sonucudur.

İletişim devrimi de yeni bir temsil sistemi mi yaratacak?

Mutlaka yaratacak.

‘GEZİ’NİN BASTIRILDIĞI İDDİASINA KATILMIYORUM’

Fakat, ilki Aralık 1999’da Seattle’da, küreselleşme karşıtı hareketler, Türkiye’de Gezi isyanı, Kürt hareketinin özyönetim girişimleri bastırıldı. Buna mukabil, çok daha katı bir merkeziyetçiliğe doğru hızla ilerleniyor. Seattle isyanının başladığı Amerika, şu an Trump gibi biri tarafından yönetiliyor…

Yönetimlerin elinde eski bilgi ve yöntem dışında hiçbir şey yok. Gezi’nin bastırıldığı iddiasına katılmıyorum. Bir şiddet hareketi engellenebilir veya bastırılabilir. “Park forumları” dediğimiz şey bastırılabilecek bir hareket değil. Belki bir süre dağıtabilirsin ama o bir yerde kalır, uykuya geçer ama yeri ve zamanı gelince tekrar harekete geçer.

‘1921 ANAYASASI TARİHİMİZİN EN ORİJİNAL BELGESİDİR’

AKP’nin getirdiği anayasa değişiklik teklifinin gerekçesinde 1961 ve 82 Anayasalarına değinilirken, 1921 ve 24 Anayasalarından hiç söz edilmediğinin altını çiziyorsunuz. Oysa 1924 Anayasasında, en azından partili cumhurbaşkanlığı konusunda mukayese edilebilecek unsurlar var. AKP, niçin bu iki anayasaya hiç atıf yapmıyor?

Gerekçe bir sürü klişeyle dolu ve yapılan değişikliğin de gerekçesi değil, bir tür bildiri aslında. Oysa anayasa değişiklik gerekçesi, anayasanın neden değiştirildiğini anlatabilmeli. Madde gerekçelerinde de doğru dürüst bir gerekçe yok zaten. Diğer yandan, 1921 Anayasası, Kurtuluş Savaşı koşullarında yapıldı ve çok kısa sürdü. Bence tarihimizin en orijinal belgesidir. Fakat bugüne kadar Türkiye’de o anayasaya çok değinilmedi.

Neden değinilmedi?

Tabii ki Kürt sorunundan dolayı. 1921 Anayasası, vilayet ve nahiyelere özerklik tanıyor. 1923 Ocak ayında Mustafa Kemal basına verdiği mülakatta, bu özerklik meselesinin Kürtlerle bağını kuruyor ve “onlar kendi kendilerini yönetecekler” diyor. Sonra bundan vazgeçip 1924’e dönüyorlar. 1924 Anayasası meclis hükümeti sistemiyle parlamenter sistemin karması ve 1950’ye kadar sorun çıkarmıyor. 50’den sonra büyük kavgaya neden oluyor.

‘YÜZDE ELLİ ARTI BİR’

Neyin kavgası bu?

O kavga şimdiki “milli irade” tartışmasının başlangıcıdır aslında. Demokrat Parti 1950’den sonra “egemenliği millet adına meclis kullanır” yaklaşımını tıpkı bugünkü AKP’liler gibi yorumladı: “Millet, yüzde elli artı birdir.” Seçmenin çoğunluğu yani. Oysa millet herkesi kapsar. “TBMM’de çoğunluk bensem ve kayıtsız ve şartsız millet egemenliği orada toplanıyorsa, egemenlik benim; kayıt ve şart altına da alınamam” mantığını uyguladılar. Bu son derece tehlikeli bir yaklaşım. Yüzde elli artı bir alan, canının istediğini yapamaz. Ona yalnızca yönetme yetkisi verilmiştir ve nasıl yöneteceği de önceden belirlenmiştir.

Türkiye’de bugün Evet ve Hayır bloklarına bakıldığında 16 Nisan referandumunun her iki taraf için neredeyse bir varlık-yokluk meselesine dönüştüğü görülüyor. Siz de bu keskinlikte mi görüyorsunuz?

Bilimle uğraşan insanlar müneccimlik yapmamalı. Fransa’da 1962’de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi usulü getirildiğinde Fransızlar ayağa kalktı, “cumhurbaşkanını halk seçerse bu sistem tıkanır” dediler. “Cumhurbaşkanıyla meclis farklı görüşlerde olursa bu sistem işlemez” eleştirileri yapıldı. Fakat o endişeler tutmadı. Çünkü Fransızlar birlikte yaşama yolu buldular. Ama orası Fransa.

‘BÜTÜN DEMOKRATİK MEKANİZMALARI ENGEL OLARAK GÖRÜYORLAR’

Dolayısıyla?

Siyasal kültürü, parti yapısını ve ülkenin tarihini göz önünde bulundurmadığınız her anayasa, çuvallamaya mahkumdur. Biz de anayasa yaparken Türkiye’nin siyasal kültürüne ve tarihine bakmak zorundayız. Bu ülkede parlamenter sistem var. Onun da sorunları var. Örneğin hükümetin parlamentoya sorumluluğu, eğer parlamento bir partinin veya koalisyonun elindeyse işlemiyor. Hiçbir bakanı, eğer iktidar feda etmezse, gensoruyla görevinden almak mümkün olmuyor. Almanya’da iki önceki cumhurbaşkanı, bir yolsuzluk iddiası nedeniyle istifa etti. Çünkü, “yolsuzluk iddiası yöneltilmiş bir insan Alman ulusunu temsil etmemelidir” dedi. Bizde bunca skandala rağmen bakanları bile yargılatmadılar. Parlamenter sistemin iki başlılık sorunu yarattığını söylüyorlar. Oysa iki başlılık bir sorun değil, bir ilkedir. O başlardan biri olan devlet başkanı ulusu ve cumhuriyeti temsil ettiğini düşünüp konumunu bilirse, meclise karşı sorumlu olan bakanlar ve başbakan bütün yetkiyi kullanacaktır. O zaman da herhangi bir iki başlılık söz konusu olmayacaktır. AKP 14 yıldır bu sistemle yönetti ülkeyi ve Erdoğan başbakan olduğu sürece iki başlılık asla sorun çıkarmıyordu. Ne zaman ki kendisi cumhurbaşkanı oldu ve hayallerini gerçekleştirmek için gerekli yetkilere sahip olmadığını fark etti, o zaman iki başlılık sorun demeye başladı. Bunlar denetlenmemek, dizginlenmemek istiyorlar ve bütün demokratik mekanizmaları engel olarak görüyorlar.

İrfan AKTAN

GazeteDuvar’dan alınmıştır.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=41709

Editör - 11 Mar 2017. Kategori Röportaj, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes