Kentsel dönüşüm ve köftelik kıyma… – Murat SEVİNÇ

Türklerin 21. yüzyıla en önemli katkısı, mirası Ali Ağaoğlu denilen adam. Ne tuhaf. Üç dört asır sonra birileri toprağı kazarken üzerinde Ağaoğlu yazan tabelalar çıkacak bir yerlerden. Ne olduğunu anlamaya çalışacaklar belki de. Ataşehir civarında yerleşmiş yeni yetme bir feodal bey filan mıydı ki?

Kent ve şehir arasındaki fark. Biri Türkçe. Fark var gibi geliyorsa, yaşadığınız yere karşı hissettiklerinizle ilgilidir. İnsan çok sevdiği bir yere kent diyemezmiş, derse ayıp eder, oranın kalbini kırarmış gibi geliyor. Çok mesafeli bir sözcük. Diğerinin sesi samimi geliyor insana. Kent bilimsel eserlerde kullanılırmış da şehir daha edebi gibi. Ankara örneğin, İstanbul’da yaşayan biri için kenttir. Hatta kent bile değil diye düşünürler ya, neyse.

Kentsel dönüşüm uygun bir sıfat bana kalırsa. ‘Şehirsel’ olmazdı. Şehir direnirdi dönüştürmek isteyene. Kent direnmiyor. Belki de şehir şehir olduğunu unuttu da kente mi dönüştü? Kim bilir. Kentsel dönüşüm, içinde yaşayandan bağımsız mı? Yani ev bark, sokak, çeşme, çatı, ağaç, kiremit, berber levhası dönüşürken; ev barkta yaşayan, sokaktan geçen, çeşmeden su içen, çatının altında barınan, ağaç gölgesinden nasiplenen, kelleyi berbere emanet eden aynı mı kalır? Mümkün mü böyle bir şey? Değil tabii, olur mu? Mekân değişir kaçınılmaz olarak dünyanın her yerinde. Beton, çelik ve camın olmadığı üç kişilik bir dünya ile beton çelik ve camın olduğu üç milyonluk dünya aynı olmayacak, olamaz. Mecburi değişikliğe karşı çıkmanın pek anlamı, değeri yok.

Kentsel dönüşüm, kapitalizmin bir tip büyüme modelinin hizmetinde. Yalnızca bina sağlamlaştırma değil, yıkıp daha yükseğini, en yükseğini, daha da dikeyini, üçgenini, yelken şeklinde olanını, açılmayan camların en bol camlısını yapmak. Yüksek, en yüksek, daha yüksek bir yerlerde oturmak için. Oysa binalar yükseldikçe, yol ile bağı zayıflamaz mı? Türklerin 21. yüzyıla en önemli katkısı, mirası Ali Ağaoğlu denilen adam. Ne tuhaf. Üç dört asır sonra birileri toprağı kazarken üzerinde Ağaoğlu yazan tabelalar çıkacak bir yerlerden. Ne olduğunu anlamaya çalışacaklar belki de. Ataşehir civarında yerleşmiş yeni yetme bir feodal bey filan mıydı ki?

Şimdilerde doğup büyüdüğüm muhitte de aynı hummalı yapı faaliyeti var. Şantiye. Beton mikseri. İşçiler. Toz toprak. İş kamyonları. Bizim mahalleler de kentsel dönüşüyor. İnsanıyla birlikte. Gaziosmanpaşa ilçesi merkezi, Taşlıtarla’nın adını ilk kez Vedat Türkali’nin romanında okuyunca şaşırmıştım. Rami Kışlası, Yenimahalle, Havuzbaşı, Eyüp semt ve mahalleleri. Eyüp’ün yeri ayrı, çok güzeldi ve bana kalırsa tüm hoyratlığa karşın hala güzel. İki katlı evler. Hadi bilemedin üç katlı. Ahşap ev de çoktu. Bahçeleri olan ahşap evler. Dut ağaçları. Bizim evin yanı gecekonduydu. Gecekondu övgüsü yapanlardan hazzetmiyorum ama. Kendisi ikinci kat ıslak zemin kalebodurda oturup romantik gecekondu övgüsü yapanlardan. Şu ‘ıslak zemin kalebodur’ bir aşamadır aslında. ‘Hilton lavabo’ ile ‘özel güvenlikli site’ arasındaki bir uğrak. Sırayla izledi bunlar birbirlerini. Her neyse…

Yanımız gecekonduydu. Arkamızda da vardı. 1960’larda kalabalıklaşmaya başlayan bir muhitti anlaşılan. Doğu’dan bizimkiler geldi. Sonra diğerleri. Boşnaklar zaten oradaydı ve onlar da gelmeyi sürdürdü. İşin matrak tarafı, ilk gelen Doğulular’ın bir kısmının, sonra gelenlerden hazzetmeyişiydi. Derler ya, ‘Anan soğan baban sarımsak, sen nereden çıktın gülbe şekeri.’ İnsanın insana yaptığı işte…

Hatırlıyorum, yıllarca bizim evin terasından o gecekondunun bahçesine hiçbir şey düşmesin diye uyarıldık. Tek bir şey. Düşmedi de. Komşuluk hatırı ve saygıdan. Yanlışlıkla bir şey düşürürsen bile kendilerini kötü hissedebilirlerdi çünkü. Yıllar sonra o gecekondu müteahhite verildi, altı katlı bina yapıldı ve komşu, bizim terasa çöp atmaya başladı! İlk kentsel dönüşüm deneyimi buydu benim için. Tepemize kentsel çöp atılmaya başlandı, kentsel münasebetsizler tarafından…

Taşlıtarla ile Havuzbaşı arasında yaklaşık yedi yüz bilemedin sekiz yüz metre. Çirkin semtler aslında ama arada güzel bir iki bina çıkardı karşınıza. Berbat bir kaldırım vardı orta yerde. O berbat kaldırıma rahmetli babam ile ‘fabrikatör’ Bekir Amca ağaç diktiler. Daha doğrusu belediye o kaldırıma ağaç serpiştirdi ve bizimkiler büyüttü. Kentsel dönüşmemiş insanların, her sabah o kaldırımdaki ağaçları kovalarla su taşıyıp beslediklerini hatırlıyorum. Tabii daha o yıllarda Hollanda lalesi filan bilmiyoruz, henüz ihale konusu olmamış çiçek böcek. Her sıcak günde, mahallesine dikilmiş ağacın kıymetini bilerek suladılar ağaçları. Bugün orada bir yeşilin gölgesi varsa eğer onlara borçlu bütün yürüyenler. Bilmiyorlar ama kentsel dönüşmüş insanlar. Nereden bilecekler. Bu hikâyeleri anlatacak insanlar ya yok artık ya da onlar da kentsel dönüştü…

Hemen yukarıda Taşlıtarla dükkânları, esnafı. Tek ya da iki katlı binalarda. Güzel beyaz bir Kızılay binası vardı. Hemen yanında fırın. Yıldıztabya yönüne giden yol uzun ince ve Arnavut kaldırımı. Yol boyu ağaçlar. O yönde hemen sol tarafta Sarıgöl mahallesi. O zamanlar suç mahalli filan değildi, Romanlar yaşıyordu. Tabii biz onlara çingene diyorduk. Sonradan öğrendim başka bir adlarının olduğunu. İkindi vakti evlerinin önünde darbuka çalıp göbek atan kadın çoluk çocuk. Sabah olunca kâğıtları da onlar topluyordu. Şimdi yürüyorum, hiç biri yok. Çekirge sürüsü gelip yıkmış gibi her şeyi. Parke taş yolun sol tarafında bir fotoğrafçı vardı örneğin. Dayımla birlikte, o güzel arabanın tamponuna yapışıp poz verdiğim. Hiç biri yok. İnsana, anılarını iyi kötü taze tutma şansı tanımayan bir hoyratlık bu. Kimin aklına gelirdi, Alibeyköy deresine, Pazariçi’nden giden yollara yüksek binalar, özel güvenlikli siteler yapılacağı.

Mutlu mu kentsel dönüşen bu insanlar şimdi? Belki de, bilemiyorum. Başka bir şey görmeyince karşılaştıracak ya da anımsadıkları her ne varsa zaten üç beş yıllık bir geçmişe hapsolduysa, olabilirler. Ama şu bile can yakıcı değil mi? Mahallelerini veren insanların bir kısmı ‘orada oturmamak kaydıyla’ para pul sahibi oluyorlar. Anlayacağınız o meblağı ödeyenler, kapı önünde ayakkabı çıkaranları görmek, onlarla karşılaşmak istemiyor. Ne aşağılayıcı bir şey. Ama diyorsunuz ki, ‘zenginlik.’ O da doğru. Adam zaten küçük görülüyordu, hiç olmazsa cebinde parasıyla küçük görülsün!

Çirkin semtimizde, yüzüne bakılacak üç beş güzel bina vardı hiç olmazsa ve bir de yokuş. Taşlıtarla’dan Eyüp’e inen o yokuşun sol yanında devasa bir şeyler yapıyorlar şimdi. Ortalık toz toprak. O sırttaki gecekonduları kentsel dönüştürüyorlar. İnşaatın önündeki fotoğrafa baktım; okul, ev, cami ve AVM görünüyor. Bildiğiniz ‘mahalle’ yani. Ama gıcır gıcır bir mahalle. Evler akıllı mı anlayamadım henüz. Biliyorsunuz şimdi akıllı evler moda. Ne olduğunu bilmiyorum, yani bir binaya neden akıllı denildiğini. Ve ‘kültürlü ev’ reklamı çıkana dek ilgilenmeyeceğim. İnat değil mi! Anlayacağınız Eyüp sırtları da kentsel dönüşüyor. İnşaata ‘evet’ pankartları asmayı ihmal etmemişler bu arada. Ne olur ne olmaz, imarda bir sorun filan çıkarsa kolay çözülsün!

Merkezinde bir cami var Taşlıtarla’nın. Çok severim. Küçük sayılır. Taşları çok estetiktir. Ne yazık ki onun da kubbesini sıva yapmışlar, kentleri dönüşemeyesiciler. Altı kaval üstü şeşhane şimdi güzelim caminin. 1970’lerin sonu, Aytekin Kotil Belediye Başkanı o sırada. Temel atmaya geldi. Babamla caminin temel törenini seyretmeye gitmiştik. Malum, bizim millet inşaat çukuru seyretmeyi sever. Babam bir de tam parkın ortasındaki tevazu sahibi Atatürk heykeli önündeki mitinglere götürürdü beni. Demirel’in şapkasını bilekten sallayışını hiç unutmuyorum…

Şu köfte meselesini merak edebilirsiniz. Semtin alametifarikalarından biri Et ve Balık Kurumu’ydu. Bu kurum hala var ama artık işlevi farklı. Taşlıtarla’nın en fiyakalı yerindeydi. Şimdi gençlere hiçbir şey ifade etmeyecek. O zaman et almak için iki seçenek vardı. Kasaplar ve Et Balık. Tabii Et Balık daha güvenli vesaire ama asıl mesele, kasap biraz pahalı! Ablamlarla, vardiyalı olarak et/kıyma kuyruğuna giriyorduk. Taşlıtarla’da ve Mısır Çarşısı’nda. Tanıdıklarına torpil yaptıkları için kısa sürede bitiyordu ürünler. Sabah namazı sonrası babam, sonra ablam gider, saat dokuz gibi ben. Hoşuma giderdi ama. Çok uzun bir kuyruk, komşular filan fıstık…

Çocukluğun önemli bir aşaması ve canlı hatırası, kıyma kuyrukları. Kentsel dönüşmemiş mahallenin organik komşularıyla birlikte. Çocukluk tabii, zannediyorum ki köfte ya da karnıyarık yemek için önce o kuyruğa girmek gerekiyor. Çok sonra fark ettim, meğer o yıllarda bizim mahalle yoksulmuş…

GazeteDuvar’dan alınmıştır.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42020

Editör - 12 Nis 2017. Kategori Haberler, Mülkiyeden, Yaşadığımız Kent. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes