Hayat Üzerine Diyaloglar-3 Gerçek Cehennem: Yoksulluk, İşsizlik, Pahalılık – Naim Kandemir- Cengiz Türüdü

Naim Kandemir- Cengiz Türüdü

Naim-Cemal Süreya yazmıştı:

“tanrıları bile yoktur,

öyle yoksuldur ki insanlar.”

Yoksulluğun ve yoksulların çeşitli şekillerde tanımı yapılabilir. Biz, yoksulluğun neden sonuç olduğunu konuşarak başlayalım.

naimkandemircengiztürüdüCengiz- Yoksulluk bugün dünyada küresel sistemin en temel konularından birisi ve giderek artan, önem kazanan, giderek daha çok sorun haline gelen, çözülemeyen, çözümüne çareler aranmayan, kangren olmuş, giderek küreselleşen, giderek daha çok sefalet boyutunu kazanan bir sorun.

Yoksulluk sorunu, kendi başına var olan, toplumun, sistemin diğer sosyal sorunlarından ayrı bir sorun değil. Dünyada egemen olan kapitalist toplumda birçok sorun var. Bu sorunlar içerisinde diğer sorunların birikimine bağlı olarak gelişen bir sorun bu yoksulluk sorunu. Diğer sorunlardan yalıtık bir sorun değil. Diğer alanlarda da sorunlar var ama bunlar içerisinde en belirgin olanı yoksulluk ve sefalet.

Kapitalizm sömürü üzerine kurulmuş bir sistemdir. Kapitalizmin temel yasası sermaye birikimidir. İlkel birikimden modern birikime kadar kapitalizm sermaye biriktirerek var olan ve sermaye birikim sürecinde sorunlarından dolayı krize giren bir sistemdir. Sermaye birikiminin özellikle ilk evrelerinde İngiltere’de, örneğin Marks kapitalizmin ilkel birikim döneminde ilkel birikimi anlatırken aşırı sömürü, mülksüzleşme, yaygın salgın hastalıklar, sağlıksızlık, evsizliği anlatıyor.

Örneğin sermayenin ilk birikim yıllarından kaynaklanan, esinlenen Marksist klasik kitaplar vardı. Örneğin bu evsizlik sorunu ciddi sorun haline geldiği için, Engels bunu ele almıştır. Adı da Konut Sorunu, yani evsizlik sorunu, barınacak yer sorunudur.

Bu dönemde; sermayenin ilkel birikim koşullarında işçiler, mülksüzler barınacak bile bir yer bulamadıkları için köle gibi günde 15-16-18 saat çalıştırılmış, kadınların, çocukların iş gücü sanayiye aktarılarak aşırı biçimde sömürülüp, köle gibi çalıştırıldığı için burada işçilere, yoksullara ait çok özel durumlar ortaya çıkmıştır. Bu özel durumlar o dönemin düşünürleri, özellikle devrimci düşünürlerinin dikkatini çekmiştir. Örneğin kapitalizmde endüstri devriminin ilk gerçekleştiği İngiltere’de, kapitalizmin bütün çıplak gerçekliğiyle ortaya çıktığı, Marks’ın Kapital’de analiz model olarak seçtiği İngiltere’de yoksulların, işçilerin, mülksüzlerin durumu o kadar trajik, acı verici bir hale gelmiş ki; Engels bunun üzerine tutup İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu diye kitap yazmış.

Neden böyle bir kitap yazıyor Engels? Niye esnafların, öğretmenlerin durumu üzerine kitap yazmıyor? Çünkü çok büyük bir sorun var orada. Korkunç, pis suların aktığı, varoşlarda yaşıyorlar. Barınak yok, sömürge dönemin Angola’sı gibi teneke evlerde yaşıyorlar, pis suları içiyorlar, yiyecek yok, gıda güvenliği yok, düzenli beslenme yok, gelir yok, eğitim yok. Bu insanlar cahillik içerisinde, eğitimsiz bırakılarak, aşırı sömürülerek köle gibi çalıştırılıyorlar. Köle gibi çalıştırıldıkları için buna Marks, örneğin “Ücret, Fiyat, Kâr” ve “Ücretli Emek Ve Sermaye” kitaplarında kapitalizme, ücretli kölelik düzeni diyor.

İş gücünü satarak geçinen, iş gücünden başka satacak bir şeyi olmayan, bu mülksüz takımı olan işçilere, sefillere, yoksullara ise Marks, ücretli köleler diyor.

Buna dikkat edelim, az önce bahsettiğim Konut Sorunu’nun yazılmasının esin kaynağı olan İngiltere’de işçi sınıfı niye dikkat çekti de Engels, İngilterede Emekçilerin Durumu kitabını yazdı? Niye Marks iki kitabında da ücretli kölelik düzeni dedi kapitalizme? Niye ücretli köleler dedi, işçilere, yoksullara? Çünkü bunlar sorundu, sermaye birikimi arttıkça, geliştikçe, tekniği daha çok geliştikçe, mülk göreceli olarak tabana yayıldıkça, orta sınıf oluştukça, bu tip çıplak sefaletler, bu yaygın salgın hastalıklar ortadan kalktı. Yerini başka bir gerçekliğe bıraktı.

Tüm bunlar olurken, kapitalizm içerisindeki bu sefalete, yoksulluğa, köle düzenine isyana bağlı olarak gelişen sosyal mücadele tarihinde devrimci atılımlar oldu. Örneğin, İngiliz işçi hareketi, Fransız işçi hareketi, Rus işçi hareketi, Alman işçi hareketi; bunlar hep kölelik döneminin yarattığı arazlara, sıkıntılara, aşırı sefalete, yoksulluğa, servet uçurumuna, eğitimsizliğe, cehalete karşı isyanların sonucu olarak bu hareketler gelişti.

Bu hareketler gelişirken baştan örgütlü hareketler değillerdi. Bunlar kendiliğinden(spontane) hareketlerdi. Başlarında partiler, sendikalar yoktu. İsyan, nedenini kendi yaratmış, kendiliğinden var olmuş, hareketler anlamında, bunlar kendiliğinden hareketlerdi. Bunlara o dönemlerde “Makine kırıcıları” denirdi. Kendiliğinden hareketlerin bir özelliği var; işçi sınıfının kendi için sınıf olmadığı, işçi sınıfının kendisinin sınıf olarak bilincine varmadığı hareketlerdir bu hareketler. Bu dönemin özellikleri bunlardır.

Bütün bu anlattıklarımızı göz önüne aldığımızda; kapitalizm doğduğu günden beri ne yapmış? İki şey yapmış: bir, ücretli iş gücü yaratmış, bir de onu alacak para yaratmış. Kapitalizmin temel var oluşunun iki koşulu bunlar. Bir; para yani piyasa, iki; piyasaya iş gücü satacak işçilerin, yoksulların, mülksüzlerin varlığı. Bu iki koşul yerine geldiği zaman kapitalizm var olabiliyor.

Kapitalizmin lonca aşaması, manüfaktür aşaması, fabrika aşaması diye adlandırmalar var Marksist literatürde. Bunların özelliklerini saymadan genel bir değerlendirme yapalım, o da şu; kapitalizm başlangıçtan beri hep şunu yapmış: bir tarafta sermaye biriktirmiş, bankalarda, sanayi kuruluşlarında sermayeyi yoğunlaştırmış, diğer tarafta sermaye biriktirirken karşıda neyi yaratmış? Sefaleti, açlığı, yoksulluğu yaratmış. Yani kapitalizm büyük bir yoksul, eğitimsiz, cahil kitle yaratmış. Bu kapitalizmin doğasında var. Kapitalizm bunu yaratmadan var olamaz. Marks’ın dediği gibi; kapitalizm yedek sanayi ordusu yaratmadan, kapitalizm işsizlik, özellikle yoksulluk yaratmadan, özgürleşmiş iş gücü yaratmadan, var olamaz. Çünkü kapitalizm artı değer sömürüsünü gerçekleştirmeden var olamaz. Artı değer sömürüsünün gerçekleşmesi için özgür iş gücü piyasasının da olması gerekir. Emeğini para karşılığında satmaya hazır özgür iş gücünün piyasada olması lazım.

Bu koşul yerine gelmeyince kapitalizm varlığını devam ettiremez. O yüzden kapitalizmin sürekli ücretli kölelere, ücretli işçilere, yoksullara ihtiyacı var. Kapitalizm bu ihtiyacını giderirken, bir taraftan büyük servet biriktiriyor, kartelleşiyor, sendikalaşıyor, klasik anlamda tröstleşiyor, tekelleşiyor. Serbest rekabetçi dönemden tekelci döneme geçiyor. Serbest rekabetçi dönemde de tekeller var, farkı şu; serbest rekabetçi dönemde belirleyici olan serbest piyasa kuralları, emperyalizm çağına geçince belirleyici olan, tekeller oluyor. Artık fiyatlar serbest piyasada değil, monopollerin, tekellerin oluşturduğu bir piyasada tekel fiyatı oluşuyor.

Bu tekelci piyasanın oluşması, geçerli fiyatın tekelci fiyat olması, kapitalizmin gelişmesinin farklı aşamalarının ürünü. Bütün bu aşamalar olurken kapitalizm ne yapıyor? Büyük bir birikim yaratıyor. Sanayi, bankalar ve birçok alanda sermaye, servet birikimi yaratıyor. Bu servet birikirken diğer tarafta sefalet birikiyor. Tekelleşme olurken, sermaye yoğunlaşırken, sermaye merkezileşirken diğer tarafta sefalet, açlık, salgın hastalıklar, mülksüzlük, evsizlik, piyasada özgür iş gücü, varoş hayatı, çoğalıyor. Kültürsüzlük, cehalet, eğitimsizlik birikiyor.

Bunları yaratan kapitalizm. Bunları yaratmadan zaten doğası gereği kendisi var olamıyor. Bu neyin sonucu? Servet- sefalet uçurumunun sonucu. Bir tarafta servet, bir tarafta sefalet. Tekelleşmenin küreselleşme aşamasında(emperyalizm) sadece sermaye akımları mı küreselleşti? Değil. Bunlar küreselleşirken aynı zamanda sefalet, açlık, yoksulluk da küreselleşti. Amerikalı sol liberal iktisatçı Galbraith’ın deyişiyle, yoksulların payına ne düştü bu emperyalizmin küreselleşme çağında? Hemen cevabını verelim: Sefalet.

Afrika bugün nedir? Afrika, küreselleşmiş düzenin korkunç sonuçlarından biridir. Afrika’daki salgın hastalıklar, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda yazdığı gibi Engels’in kitabından çok daha berbat bir sefalet koşulları, teneke mahalleler, tedavisi olmayan, ilaçları bulunamayan yeni salgın hastalıklar, bunlar hep küreselleşmenin sonuçları. Küreselleşme neyi getirdi aynı zamanda? Burjuvaziye, bankalara, tekellere, borsacılara, tefecilere büyük kârlar, rantlar, büyük yeni kaynaklar yaratırken, diğer taraftan ne yaptı? Büyük bir sefalet yarattı. Büyük bir yoksul kitle yarattı.

Naim-AKP’nin yardımlarla, belediyelerle yürüttüğü yoksulluk programı çok ciddi. Sefaleti, iktidarın parçası haline getirip yönetiyor. Ve yönettiği bu kitle kendi tabanına dönüşüyor. Zamanla da taban iktidardan korkar hale geliyor. Ek olarak emekçilerin lümpenleştirilerek tüm değerlerinden uzaklaştırılmasını da unutmayalım…

Cengiz- Sendikalar, OECD, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, İMF istatistiklerine baktığımız zaman az önceki anlattığımız tabloyu doğrular nitelikte veriler var.

Değişik gazetelerin ekonomi sayfalarında her gün aşağı yukarı bu istatistiklerin eğitim, sefalet oranlarının ne olduğu yayınlanıyor. Artık burjuvazi sefaleti, yoksulluğu dünyadan saklayamaz hale geldi. Saklayamadığı için de bunun her gün değişik ülkelerde nasıl zuhur ettiğini istatistiki olarak kamuoyuna bildiriyor. Bunları kamuoyuna bildiren birçok kuruluş var. Örneğin, Uluslararası Çalışma Örgütü gibi, diğer sendikal kuruluşlar gibi…

Türkiye de emperyalizme bağımlı kapitalist bir ülke. Dolayısıyla emperyalizmin içerisinde var olan bütün bu sorunlar, onun alt birimi olan, ona bağımlı bir mekanizmaya sahip olan Türkiye’de de benzer sorunlar üretiyor. Kapitalizmin bir parçası, kapitalizmin yeni-sömürge bir parçası olan Türkiye’de kapitalizmin yaşadığı genel sorunların benzeri yaşanıyor. Ama özünde aynı sorunlar bunlar.

Lenin’in “Emperyalizm” kitabında anlattığı gibi kapitalizm sadece metropollerde, metropol tekellerden ibaret bir sistem değil. Kapitalizm eski şekliyle sömürge, yeni şekliyle yeni-sömürge bağımlı ülkelerden oluşan, metropolden çevreye yayılmış bütünlüklü bir sistem. Merkezde, metropollerde tekeller var, bunun etrafında bağımlı yeni-sömürge ülkeler var.

Genel anlamda sömürge çağının sonu geldiği için, bu nasıl şekil almış? Yeni-sömürge şekilleri almış. Türkiye de bu yeni-sömürgecilik içerisinde emperyalizme bağımlı kapitalist bir ülke. Dolayısıyla emperyalizmin yarattığı krizler, yoksulluklar, ruhsal bunalımlar, depresyonlar, cehaletler, mülksüzlükler, cinayetler, tecavüzler, toplumun kriminalize edilmesi, toplumun alt gelir gruplarının yanı sıra elitlerinin dâhi lümpenleşmesi, arabeskleşmesi; bütün bunlar, Türkiye’de var oluyor. Bunlar ne sayede var oluyor? Bunlar, hem Türkiye’nin ürettiği iç dinamikler sayesinde var oluyor, hem de bu iç dinamikleri şekillendiren dış dinamiklerin(emperyalist merkezlerin) yönlendirmesiyle, güdülemesiyle bu tip sorunlar yaşanıyor, ortaya çıkıyor.

Türkiye de kapitalizmin krizlerinden muaf, istikrarlı, krizsiz bir toplum değil. Kapitalist toplum içi, krizli bir toplum, krizlere giren bir toplum. Krizini çözemeyen, Erbakan’ın deyimiyle, krizine pansuman tedbirleriyle belirli bir rahatlama sağlayan ama krizlerine nihai çözüm bulamayan, krizleri öteleyen, bastıran, erteleyen, krizin faturasını yoksullara çıkaran bir ülke.

Sistemin özünden gelen kangrenleşmiş yara bir türlü iyileşmiyor. Dolayısıyla Türkiye’de kapitalizm dünyadaki diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi ne yapıyor? Sürekli sefalet, açlık, mülksüzlük üretiyor. Bu açlığın, mülksüzlüğün, sefaletin yarattığı kitleler varoşlarda, kırsal kesimde düşük gelirli insanlar olarak, eğitim alamayan, gelecek endişesi taşıyan, geleceğinden tedirgin olan, her türlü uyuşturucuya, ahlak dışı yaşam biçimine, kriminal örgütlenmelere, mafya tipi suç örgütlerine açık yapılar oluşuyor alt gelir gruplarında. Niye oluşuyor bu yapılar? Çünkü gelecek yok, umut yok.

Geleceğin, umudun olmadığı yerde Anadolu’da bir deyiş vardır, ne derler? Denize düşen yılana sarılır! Bu kitleler denize düşmüş kitleler. Bunların yılanı ne? Düzen. Daha da düşmemek, tam dibe düşüp boğulmamak için düzenin yılanına sarılıyor kitleler. Bu da ne oluyor, biraz önce senin söylediğin gibi; sadakalar, yardımlar… Böylece bu sadakayı kendisine veren, kömürü, odunu, bulguru kendisine veren, aslında kendisini yoksul bırakan sisteme en azından geçici olarak bir bağlılık gösteriyor, sadakat gösteriyor. Çünkü denize düşmüş, yılana sarılıyor.

Niye sarılıyor bunlara? Çünkü kendini var edemiyor bu yoksul kitleler. Örgütsüz, bilinçsiz oldukları için, bir mücadele bilincine sahip olmadıkları için, bu eğitimsiz kitleler kendini var edemiyor. Kendi başına mücadele örgütleri kurarak, hakkını almak için yollara çıkmıyor. Gelecek kaygısı, endişesi olduğu için(çocuğunun geleceğinden, ailesinin sağlığından endişesi olduğu için) kendisini o an için ayakta tutan, kendisine geçici olarak nefes aldıran sistemin küçük oltalarına takılıyor. Sadaka, sosyal yardım, vakıf yardımları ve tarikat yardımlarıyla böylece tutunup düzene bağlanıyor bu kitleler.

Böyle olduğu için bu kuruma ne deniyor? Sadaka ekonomisi, yoksulluk ekonomisi, Soma’da olduğu gibi cinayet ekonomisi gibi adlar veriliyor. Ekonomik hayat böyle olunca, siyasi hayat da ortada zaten; gelecek, umut yok… Sonra da kitleler burada hem düzene bağlılık göstererek(küçük yardımlarla), hem devleti, düzeni arkasına almış gibi hissediyorlar. Hem de iktidarla sözleşerek, iktidarla özdeşleşerek hayali bir gücün ortağı olmuş gibi kendilerini görüyorlar. İktidardaymışlar gibi hissediyorlar kendilerini. Dolayısıyla da iktidardaymış gibi davranıyorlar.

Naim- İktidarın yürüttüğü yoksulluk programıyla devlet “hayırsever” devlet haline geliyor. Bu noktada yoksullar da hayata çok pratik bakıyorlar. Bu yoksulların kendi içinde kademelenmesi de mümkün. Kimisi gıda yardımına fit olurken, kimisi çocuğuna sigortalı iş istiyor. Öte yandan iktidar sefaleti ideolojik aygıtlarıyla, dinle yönetiyor…

Cengiz- Anadolu’da bir söz var: Hiç yoktan iyidir. Yoksullarda elde yok, avuçta yok. Gelecek garantisi de yok. Geleceğe ait büyük bir endişe var sadece. Umutsuzluk var. Bütün bu geleceksizlik, umutsuzluk ortamında, bu yardımlar, sadakalar, destekler kitlelerce nasıl görülüyor? Hiç yoktan iyidir, şeklinde görülüyor. Bunlar bir şey değil, kitleler biliyor bunu, ama bir şeyi daha biliyor kitleler. Neyi biliyor? Bunların, hiç yoktan iyi olduğunu, biliyor.

Aynı zamanda, sadaka verilirken, devlet, burjuvazi ve iktidar partileri kitlelere hangi mesajı veriyor? Yanınızdayız, destekçiniz, biz geleceğiniz, sizin geleceğiniz biziz, mesajını veriyor bu kitlelere. Bu aynı zamanda kitlelerin çelişkisini mas etmek(emmek), düzenle çelişkisini bastırmak, kitlelerin isyan duygusunu yok etmek ve kitleleri düzene bağlamanın yollarından birisi. Bununla yetinilmiyor, aynı zamanda ne yapılıyor? Din kullanılıyor. Yoksul kitleleri düzene bağlamanın en büyük sömürü araçlarından birisi din oluyor.

Bu sömürü düzenini örtmek, bu sömürüyü daha az hissettirmek için öbür dünya vaadiyle, cennet vaadiyle kitleler uyuşturuluyor, sömürünün şiddeti, yokluklar, yolsuzluklar, hastalıklar cennet vaadiyle kitlelere unutturuluyor, beyinler uyuşturuluyor, milyonlar meczuplaştırılıp kıpırdayamaz hale getiriliyor.

Bu sadece sadakayla, yardımla yapılmıyor, aynı zamanda diğer taraftan devletin telkin ve terörüyle, devlet baskılarına bir de devletin daha etkin ve ustaca bilinçli bir şekilde kullandığı din sömürüsü bir strateji etrafında geliştirilerek ekleniyor. Yoksul kitleleri düzene bağlayan bunlar oluyor.

Naim- İktidar yoksulluk programını yürütmede bir adım daha atıyor ve “yoksulluğunla kendin baş et” diyerek mikro kredi gibi uygulamalarla yükün büyüğünü yoksulların sırtına vuruyor.

Böylece iktidar yoksulları borçlandırarak aynı zamanda güçlü bir denetim sağlıyor onların üzerinde. Borçlandırılan yoksullar bu şekilde düzene entegre ediliyorlar. Aristo’nun söylediği gibi Türkiye’de fakirlik suçların anası oluyor ama ihtilallerin anası olmuyor.

Cengiz- Türkiye’de yoksulluğun nereden geldiğinin farkında olmayan, yoksul olduğunu bilen, yoksulun hangi sorunları yaşadığını bilen, bilinçsiz olduğu için, bunu öğrenilmiş çaresizlikle yani İslami terminolojiyle konuşursak, bunu kader bilinciyle, sabırla, sabır bilinciyle anlayan kitleler var Türkiye’de. Bu kitlelerin böyle olmasını, bu şekilde bu kitlelerin üzerinde kontrol sağlanmasını, tüketici kredileriyle, kredi kartlarıyla borçlandırarak, her yoksul aileyi düzene bağlamasını ve ayın sonunu getirecek kadar geliri olamayan bu yoksul ailelerin kredi mekanizmasını kullanarak, dini kullanarak, sadakaları kullanarak düzene bağlanması, devletin, iktidarın bilinçli olarak geliştirdiği bir politika.

Bu yoksulların kime ihtiyacı var? Devrimcilere, devrimci kültüre, devrimci bilince ihtiyacı var. Bu yoksullar, bu mülksüzler, bu çaresiz insanlar niye devrimci mücadele saflarında değil de düzenin saflarında? Niye hak, özgürlük, demokrasi, adalet diye yürümüyorlar da sadaka, kredi, kredi kartı için yürüyorlar? Bunlarda bilinç çarpıklığı var. Burada gerçeği kavrayamamak var. Burada bir yanılsama, yanılsamanın devam etmesi, bir illüzyon var.

Bu kitlelerdeki illüzyonun ortadan kaldırılması, yanılsamanın son bulması, kitlelere gerçekliğin bilincinin çıplak olarak doğrudan kavratılması devrimcilerin işi. Dolayısıyla bu kitleleri düzenden koparacak olan, düzenin gerçek yüzünü deşifre edecek olan devrimciler. Devrimciler, bu yoksul kitlelerle etkili bir bağ kuramıyor. Geçmişte kurmaya çalıştılar, epeyce bağ kuruldu ama Türkiye’de bu yoksullarla bağ kurmaya çalışan devrimciler, kitle örgütleri, sendikalar, partiler çok işlevsizleştirildikleri için, baskıyla, cezalandırmayla, işkenceyle, cinayetlerle büyük ölçüde dağıtılıp şekilsiz bir hale getirildiği için devrimcilerin güçleri zaafa uğratılıp, devrimciler zayıflatıldığı için, bu kitleler sahipsiz kaldı. Önderliksiz, örgütsüz kaldı.

Önderliksiz, örgütsüz kalan kitleler ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette düzenin kanallarına aktı. Devrim yapmak iddiasında olan devrimciler ne yapıp edip bu yoksullarla yeni bağlar kurmalı, yoksulları düzenden koparmalı. Bunu neyle yapacaklar? Yeni analizlerle, yeni programla, yeni bir anlayışla, yeni bir talepler dizgesiyle. Bu kitlelerle bağ kurulamadığı sürece, kitleler adaletin, özgürlüğün, demokrasinin, insan haklarının, doğa haklarının bilincine varmadığı sürece, solun ve devrimcilerin yapacağı hiçbir şey yoktur.

Naim- Anadolu halk kültüründe ve İslamda yoksulluğa bakış ve yaklaşımların mevcut olduğunu biliyoruz. “Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir,” kültüründen gelenlerin 14 yıllık iktidarlarında “Tok açın halinden anlamaz,” noktasına geldiklerini gördük. Yanlışlık neredeydi?

Cengiz- Siyasal İslamcıların, aslında din için, Kuran’ın ilkelerini toplum hayatına egemen kılmak için, Kuran’daki sosyal adaleti egemen kılmak için değil, bir gücü ele geçirmek için, devletin gücünü, sermaye gücünü, mülkü ele geçirmek için faaliyet yürüttükleri 15 yıllık pratiklerinde ortaya çıktı.

Bunlar dini, dinlerin safiyetini, dinin güzel ahlakını kirlettiler, bozdular. Prof. Ahmet Yaşar Ocak’ın deyişiyle bunlar, “Dini arabeskleştirdiler.” Arabesk İslam yarattılar. Arabesk İslam nedir? Kapitalizme uygun hale getirilmiş, özünden kopartılmış, Kuran-ı şuur’dan kopartılmış, Kuran’ın eski saflığı, temizliği bozulmuş, temelindeki adalet ilkesi, merhamet ve dayanışma yok edilmiş, sadece iktidar faaliyetlerini, sömürüyü meşrulaştırmak için kullanılan, maymuncuk gibi her kapıyı açan bir din haline getirilmesidir İslamın; arabesk İslam bu.

Naim- Yoksullar yoksulluğa nasıl bakıyor, bunu da konuşalım. Yoksulluğu kader olarak görenler, sınıf atlayarak “kefeni yırtmaya” çalışanlar… Bir de Cervantes’in dediği, “Fakirlik aşkın büyük düşmanıdır,” sözü var ki buradan melodram çıkıyor…

Cengiz- Yoksul kitleler, varoş kitleleri, kentlerin kenar mahallelerinin, kasabaların yoksul kitleleri, dar gelirli kitleler, eğitimsiz, cahil kitleler kendine ait bir kültür, bir müzik, bir kıyafet biçimi, bir eğlenme tarzı yarattılar. Bunun genel adı, arabesktir, arabeskleşmedir.

Bu kitlelerin dili, politikası, davranışları, sosyal yaşantısı bu arabeskleşmeye göre şekilleniyor. Bu arabesk kültür içinde ortaya çıkan sorunlar vardı. Neydi bunlar? Bu kitlelerin yoksulluklarının nerden geldiğini bilmemeleri. Yoksulluğun niye kapitalizmin önlenemez sonucu olduğunu, kapitalizmin niye yoksulluk yaratmak zorunda olduğunu, yoksulluk yaratmadan kapitalizmin var olamayacağının bilincinden yoksundur bu kitleler.

Bu kitleler bir arabesk kültür yarattı. Arabesk bir psikoloji ve sosyal hayat yarattı. Arabeskin temeli nedir? Umutsuzluk, kadere boyun eğiş, tevekkül, isyandan vaz geçiş, başkaldıracak kadar kendini güçlü hissetmemek, başkaldırıdan korkmak, güçlüye itaat, biat, güçlüye, iktidara, sisteme eklemlenmek, düzenden, güçlüden pay dilenerek güç devşirmek ve bu arabesk(umutsuz, çaresiz) durumda bir şekilde ayakta kalmak. Bakış açısı bu.

Burada, İslamın eski ilkel yorumlarından yansımalar var. Ne diyor? Her şeyin, hastalığın, sefaletin kader olarak görülmesi, kader yolunda bunların Allah’tan geldiğine inanılması. Bu, kitlelerde çaresizlikle baş etmek için bir psikolojik güç, inanç sağlıyor. Ama bu yanılsamalı bir güç. Kör bir inanç. Yanlış bir din yorumu, yanlış bir kadercilik. Bu, kitleleri öğrenilmiş bir çaresizliğe mahkum ediyor ve umutsuz, yoksul bu kitleler arabesk bir yaşantının sonucu olarak tercihlerini düzenden yana yapıyorlar.

Naim- Dünyaya bakarsak; Fransız ve İngiliz solunun sefalet üzerinden mücadeleyle güç kazandığını biliyoruz, Zapatist hareket; Marcos ve arkadaşlarının mücadelesi, Filipinler’de tarım işçilerinin direnişi, Kolombiya’da bir kent halkının yoksulluğa karşı ayaklanması, Harvey’in, “Kent merkezli isyanlar örgütlemek,” ten bahsetmesini düşünerek; yoksulluk sonuçsa ve bu bizi sınıfa götürüyorsa; günümüzde sınıftan kopmadan ve yoksullukla mücadele yoksulların şartlarının iyileştirilmesi ile sınırlı tutulamayacağına da göre, Türkiye’de nasıl bir programla nereden ve nasıl başlamalı?

Cengiz- Yoksulluğa kısmi çözümlerin bulunması, yoksulluğun azaltılması, kapitalist toplumda reformlar biçiminde iyileştirme mümkündür ve talep edilmelidir. Ama bu, yoksulluğun sonunu getirmez. Kapitalizm var olduğu sürece her zaman yoksulluk, açlık ve sefalet olacaktır.

Fakat bunu derken, yoksullar için, kapitalist toplumda burjuva demokrasisi çevresinde, burjuva haklar ve klasik hukuk çevresinde hak aranmayacak mı? İyileştirme olmayacak mı? Reformlar olmayacak mı? Olacak. Nasıl olacak? Sosyal güvenlik paylarını arttırarak, sigorta güvenliği sağlanarak, sendikal örgütlenme düşünce ve ifade örgütlenmesi, yürüyüş, gösteri, miting hakları savunularak, bu haklar garanti altına alınarak, yoksullar konusunda bir iyileştirme sağlanabilir. Bu elbette yoksulluğu ve etkisini azaltmaz. Yoksulluktan doğan sorunları azaltmak için kapitalist toplumda temel haklar, insan hakları mücadelesi verilmeli. Esas olarak yoksulluğa nihai çözüm bulmak için kapitalizmin kendisi hedeflenmeli, yoksulluğun ancak kesin biçimde, kapitalizmi ortadan kaldırarak çözülebileceği bilinci de bu arada kitlelere verilmeli.

Naim- Bugünkü durumda Türkiye’de demokrasi, insan hakları, temel hak ve özgürlükler temelinde kitleleri harekete geçirmek mümkün olmayacak gibi, hadi bu kavramlar batıdan gelme kavramlar… Anadolu halkının ve kültürünün günümüze taşıdığı birçok değer ve kavram var ama bir türlü kitleler, her şeyi eline- yüzüne bulaştıran bu iktidarı sarsıp, yerinden edecek eylemliliği gösteremiyor. Bunda suçun hangi kısmı devrimci yapılara, hangi kısmı halka ait?

Cengiz- Türkiye’deki devrimci yapılara baktığımız zaman, Türkiye’deki devrimciler toplum hayatının derinliklerinde, toplumun geniş kesimlerinde kök salmış, yeterli aydınlatmayı yapmış, örgütlenme düzeyine ulaşmış, yeterli bilgiyi, kültürü yaratmış, yapılar değil. Elbette devrimci fikirler, örgütlenmeler vardı ama bunlar yüzeyde kalan, toplum hayatının derinliklerinde travmatik bir etkiye, travmatik kopuşlara, kırılmalara yol açamayan yüzeydeki etkileşimlerdir. Dolayısıyla buradan beklenen sonuç ortaya çıktı. Buradan kitleler devrimcilerden uzak düştü.

Türkiye’de bu yoksul kitlelerin farkında olan insanlar var. Kimdi bu? Hikmet Kıvılcımlı. Hikmet Kıvılcımlı, yoksulluğun emekçi sınıfların genel durumu içerisinde ayrı bir olgu olduğunu, ayrı sonuçları olduğunu ilk fark eden devrimcilerden birisidir. Yoksul hareketleri başlamadan, yoksulların temel haklar hareketi başlamadan Türkiye’de Pahalılıkla ve İşsizlikle Mücadele Dernekleri(PİM) kurarak sadece Türkiye’de değil, dünyada da ilk yoksulluğa karşı mücadele başlatan insanlardan birisi Hikmet Kıvılcımlı’dır.

O gün neyi görmüş Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye solunun diğer kesimlerinden farklı olarak? Yoksulluğun ayrı bir olgu olduğunu, kapitalizmin özel durumlarından biri olduğunu ve buna uygun bir örgütlenme yaratarak, pahalılık ve işsizliğe karşı mücadele, demiş. Emekçi, yoksul kitleler için ne demiş? “İşsizlik ve pahalılık cehenneminde yanan kitleler.” Pahalılık döneminde yangını söndürmek için de, yangına su taşımak için de PİM derneklerini kurmuş.

Kadın, gençlik örgütlenmesi gibi yoksulluk için de ayrı bir örgütlenmenin, ayrı bir bilincin, ayrı bir örgütsel yapının olması gerekliliğini dünyada ilk fark edenlerden biri de Türkiyeli devrimci Hikmet Kıvılcımlı olmuştur.

Naim- Aslında potansiyel cephe çok geniş ama, yoksulluğun pençesinde olanları, laik yaşam standartlarını korumak isteyenleri ve Kürt halkının haklarını talep edenleri… iktidara karşı bir araya getirip harekete geçirmek nasıl bir maharet gerektiriyor?

Cengiz- Klasik dünya devrim tarihinde var olan bir benzetme yapacak olursak, halk cephesi modeline göre, birleşik cephe modeline göre örgütlenmesi gereken bir ihtiyaç arz ediyor mevcut durum. Kürdü, alevisi, gayri müslimleri, diğer etnik azınlıkları, farklı inanç toplulukları, bütün bunları bir potada eritecek bir parti, bütün bunların özelliklerini içinde barındıran, özelliklerini ve haklarını öne çıkaran, bunu programına alan bir birleşik cephe örgütlenmesi, bunu dayatıyor hayat.

Faşizme karşı demokrasi, insan hakları için, insanlık onuru için, özgürlük için, hayatın dayattığı temel örgütlenme modeli faşizme karşı birleşik cephe modelidir.

Farklı kesimleri ortak bir zeminde ve ortak hedefe doğru harekete geçirmek ise organizasyon meselesi…

Devrimciler eski kültürün, örgütlenmenin hatalarını fark ettiler. Eski tip örgütlenmenin Türkiye’de kitleleri kucaklamada hatalı ve yetersiz olduğunu fark ettiler. Ama yeni bir modelin ihtiyacını da fark ediyorlar. Fakat, buna uygun bir organizasyon becerisine gidemiyorlar. Pratikte, günümüzde tartışılıp konuşuluyor bunlar. Ama buna uygun pratik adım atılmasında bir yetersizlik var. Bu organizasyon yaratılamıyor. Devrimciler, sorunun ve bu sorunun nasıl çözüleceğinin de farkındalar ama bu organizasyonu yaratma becerisini henüz gösteremediler. Türkiye devrimcilerinin böyle bir zaafı var.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42734

Editör - 30 Haz 2017. Kategori Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes