‘Ülke şartlarında’ bilim yapmak – Ülkü DOĞANAY

E şimdi, koskoca YÖK, TÜBİTAK bunları yaparken, rektörler boş durmayıp çarşaf çarşaf ihraç listeleri hazırlar, en insaflısı ihraç etmeyip de açığa almakla yetinirken dekanlar, bölüm başkanları, hayatları boyunca elle tutulur hiçbir şey üretmemelerine rağmen kendilerini mesleğinin duayeni sanan profesörler boş dursa olur mu? Olmaz. Bakın nasıl oluyor?

Geçtiğimiz günlerde, Marmara Üniversitesi kalp damar cerrahisi uzmanı Mert Mertcan’ın Tıp Fakültesi’nin dergisinde yayınlatmak üzere verdiği makale ‘uygunsuz içerik bulunması’ gerekçesiyle reddedildi. Mertcan’a önce makalenin ‘yönetimi zor durumda bırakacak şekilde yazıldığı’ bildirildi; ardından dekanla yaptığı görüşmede makalede ‘evrim teorisinden çok fazla söz edildiğini’ ve ‘böyle bir dönemde bu makalenin yayınlanmasının sıkıntı yaratacağı’nı öğrendi. Mertcan’ın tepkisi üzerine dekan Ömer Günal ‘biz de burada ülke şartlarında bilim yapmaya çalışıyoruz’  yanıtını verdi.

Öyle görünüyor ki, YÖK’ünden TÜBİTAK’ına, rektörlerden fakülte yönetim kurullarına, hakemli dergi editörlerinden ulusal-uluslararası konferansların organizasyon komitelerine kadar bütün akademik camianın birinci önceliği ‘ülke şartlarında bilim’ yapmak olmuş. Örneğin YÖK, yalnızca ihraç edilenlerin değil, sonuçlansın-sonuçlanmasın, ceza alsın-almasın hakkında herhangi bir soruşturma açılmış olanların da doçentlik başvurularını reddediyor; doçentlik bir idari kadro değil, bir akademik unvan olmasına karşın kamu hizmetinden ihraç edilmiş olmayı hak edilmiş doçentlik belgesine el koyma gerekçesi olarak görüyor; eser değerlendirmesinden geçmiş adayların sözlü sınavlarını iptal ediyor.

Yeni Türkiye şartlarında bilim bunu gerektiriyor zira. YÖK’ün ülke şartlarına uyum sağlama konusundaki bu cevvalliği karşısında TÜBİTAK da geri kalmıyor elbette. Diyelim, TÜBİTAK’ın desteklediği bir araştırma projeniz var. Bu tür projeler iki-üç yıl kadar sürüyor ve her altı ayda bir rapor vermeniz ve değerlendirmeden geçmeniz gerekiyor. Bütün ara raporlarınız başarıyla kabul gördükten sonra projeye konu olan araştırmayı hiçbir aksaklık olmadan tam zamanında tamamlıyor ve raporunuzu teslim ediyorsunuz. Sizinle birlikte çalışan araştırmacılarınız ve bursiyerleriniz de tüm yükümlülüklerini hakkıyla yerine getiriyorlar. Bu sırada üniversitesindeki işgal ettikleri pozisyona hangi kayırma ve biat ilişkisiyle geldiklerini bilemediğiniz FETÖ şüphelilerini çoğunlukla açığa almakla yetinen, dolayısıyla göreve geri dönüş ve dava etme yollarını da açık bırakan işbilir bir rektörün isminizi bir KHK listesine yazmasıyla ihraç ediliyorsunuz. Rektör, bunca yıllık emeğinizi, çabanızı, verdiğiniz dersleri, yürüttüğünüz tezleri, yazdığınız kitapları, uluslararası makaleleri bir kalemde siler de TÜBİTAK geri kalır mı? Kalmaz. Varsın projeniz tamamlanmış, sonuç raporu teslim edilmiş olsun. Size tebliğ bile etmiyorlar ama proje sayfanıza girdiğinizde projenizin ‘durdurulmuş’ olduğunu öğreniyorsunuz. Böylece haksız yere ihraç edilmekle kalmıyorsunuz, henüz bu ihraca itiraz etmeniz için kurulan komisyon işlemeye başlamadan TÜBİTAK da ülke şartlarında bilim şiarına uygun davranarak sadece sizi değil, haklarında bir soruşturma dahi açılmamış olan araştırmacılarınızı da mağdur ediyor. Proje tamamlandığı için size ve araştırmacılarınıza yapması gereken küçük bir ödeme var. Buna da el konulmuş oluyor böylece.

TÜBİTAK ulusal dergilerin tarandığı ve böylece de belli bir standarda uygun hale getirilmeye çalışıldığı bir elektronik veri tabanı oluşturdu bir süredir. ULAKBİM’e üye olan bütün dergilerin içeriğine buradan ulaşılabiliyor. Dergi-park aracılığıyla online olarak yayınlanan akademik dergilere altyapı desteği sağlıyor. Kimi yerlerde ahbap çavuş ilişkileriyle yürüyen, kendin pişir kendin ye tarzı akademik yayıncılığı disiplin altına almak için iyi bir adım diye düşünüyorsunuzdur muhtemelen. Ama büyük düşünün, Türkiye şartlarında bilim yapmaya çalışıyorsanız akademik dergiciliğe standart getirmek öyle uluslararası yayıncılığın kör hakemlik ve editörlük süreçlerine dışarıdan müdahale edilmemesi gibi evrensel kurallarıyla işleyecek değil. Sonuçta ‘biz bize benzeriz’. Bir devlet büyüğümüz zamanında ‘Kopenhag kriterleri olmazsa biz de Ankara kriterlerini uygularız’, diye buyurmamış mıydı? İşte bu Ankara’nın Tunus caddesinde konuşlanmış TÜBİTAK’ın OHAL şartlarında bilim kriterleri uyarınca ULAKBİM’de taranan bütün dergilerin editörlerine bir yazı gönderiliyor. Yazıda dergilerin yayın kurullarında, bilim kurullarında, hakem ve değerlendirme kurullarında ve hatta yazarları arasında KHK ile ihraç edilenlerin bulunması durumunda gereğinin yapılması, aksi taktirde tüm sorumluluğun editörlerde olacağı buyuruluyor. İşte, Türkiye şartlarında bilim yapmaya çalışan pek değerli akademisyenlerden oluşan bu yayın kurulları da ne yapsın, emir büyük yerden geldi diyerek ve akademik camiaya pek değerli katkıları bulunan dergilerine bir zeval gelmesin endişesiyle harıl harıl editoryal ve bilumum diğer kurullarını ayıklamaya girişiyorlar. Hatta ne olur ne olmaz diyerek daha önce hakem değerlendirmesinden başarıyla geçmiş ve yayınlanmak üzere olan, ancak yazarları KHK ile ihraç edilmiş olan yazıları da dergilerinden çıkarıyorlar.

E şimdi, koskoca YÖK, TÜBİTAK bunları yaparken, rektörler boş durmayıp çarşaf çarşaf ihraç listeleri hazırlar, en insaflısı ihraç etmeyip de açığa almakla yetinirken dekanlar, bölüm başkanları, hayatları boyunca elle tutulur hiçbir şey üretmemelerine rağmen kendilerini mesleğinin duayeni sanan profesörler boş dursa olur mu? Olmaz. Bakın nasıl oluyor?

İHRAÇLARIN ARDINDAN İLEF

Barış imzacılarını hedef alan KHK’larla birlikte Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin akademik kadrosunun neredeyse yarısı ihraç edilmiş oldu. Bunun üzerine epeyce yazıldı; yine de ihraçların verdiği hasarı anlatabilmek için 100’e yakın tez öğrencisinin, 60’ın üzerinde yüksek lisans ve doktora dersinin ve bir o kadar da lisans dersinin hocasız kaldığına, bu nedenle İLEF ders programında yer alan ve İLEF’in “eleştirel bir okul” olmasına zemin sağlayan pek çok seçmeli dersin kapatıldığına değinmeden geçmeyelim. Bu denli büyük bir hasar karşısında, Fakülte’de kalan meslektaşlarımızın elbette ders ve tez yükleri de epeyce arttı. Öyle ki, karşılaşmalarımızda ya da telefonla görüşmelerimizde ne kadar da yoğun bir tempo içinde olduklarını, aslında bizleri aramayı ya da ziyarete gelmeyi ne kadar da çok istediklerini, ancak üzerlerindeki ders yükü ve tezler nedeniyle hiçbir şey yapmaya fırsat bulamadıklarını dinler olduk. Hatta aralarından bazıları, henüz bir geçmiş olsun ziyareti bile yapmamışken ihraç edildiğimiz için sahipsiz, yani hocasız kalan derslerimizin içeriklerini ve ders notlarını istemek için aradılar telefonla. Derslerimizi yürütürken İLEF ders kataloğuna yüklemiş olduğumuz ve dileyen herkesin açıkça erişebildiği ders notları ve içerikler silinmişti. Şimdi bizden istedikleri, yüksek sesle hiçbir tepki göstermedikleri ihracımızın hemen ertesi günü İLEF’in sadece web sayfasından değil, fakültenin tüm elektronik belleğinden sanki hiç var olmamışız gibi silindiğimiz için yok olan içerik bilgileri ve ders notlarıydı.

Bu arada, bizden kalan ders yüküyle boğuşan arkadaşlarımızın Türkiye koşullarında bilim yapmak için ellerinden geleni de artlarına koymadıklarını kabul etmek lazım. Üniversite yönetimi ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ başlıklı bildiriyi imzaladığımız tarihten itibaren hiçbir yurtdışı görevlendirme talebimizi onaylamamış, bu tür bilimsel etkinliklere katılmak için üniversite ve fakültenin bütçesinden ayrılan ödeneği kullanmamıza izin vermemişken, yani bu ödenekler sadece onların kullanımına açık hale gelmişken, epeyce bir uluslararası konferansa katıldılar ve nihayetinde pasaportlarımız iptal edildiği için bir tür rehin hayatı yaşadığımız bütün bu süre boyunca çeşitli ülkelerde çekilmiş turistik ve ‘akademik’ fotoğraflarını gönül rahatlığıyla sosyal medyada paylaştılar. Tabii, kimileri bizden kalan derslerden ve bu tür seyahatlerden artan zamanlarında ‘işçi sınıfı’, ‘sendikal hareketler’ vb. temalı kitaplar yazmaktan, demeçler vermekten de geri kalmadılar ki, bu da elbette şartlar ne olursa olsun akademik açıdan ne denli üretken ve sınıf mücadelesine ne denli bağlı olduklarını göstermek açısından elzemdi. Varsın, ‘bu arkadaşlarımızın ifade özgürlüğüdür’ diyen bir açıklamayı ya da ‘bu haksız ihraçlara son verilmesini ve arkadaşlarımızın işe iadesini istiyoruz’ diyen bir bildiriyi imzalamaktan imtina etmiş olsunlar; ihraçlarımız sonrasında yaptığımız toplantılara, verdiğimiz açık derslere, dayanışma etkinliklerine gelmesinler; bu toplantılar, dersler, seminerler hiç yapılmıyormuş ya da hiç haberleri olmuyormuş gibi, hatta biz o fakültelerde hiç bulunmamışız gibi davransınlar. Şartlar bunu gerektiriyordur elbette.

İşte bütün bunlar olup biterken, eski meslektaşlarımız bizlerden boşalan pozisyonlara, açılan kadrolara, sadece dışarıdan başkaları gelmesin diye, emanetimize sahip çıkmak adına ya da tam olarak neye karşılık geldiğini bilemesek de onların deyişiyle ‘kurumu korumak’ uğruna aday olmaktan da çekinmediler. Böylece örneğin art arda gelen ihraçlardan sonra dekan yardımcılarından önce biri, sonra diğeri istifa ettiğinde dekan yardımcısı oldular; sanki bu göreve olağan şartlarda gelmişler gibi kutlama yapıp kadeh kaldırdılar; bizlerden boşalan kadroların en verimli şekilde nasıl işgal edileceği konusunda birbirlerine akıl verme cüretini gösterdiler; anabilimdalı başkanlığına getirildiler, fakültenin çeşitli kurullarında görev aldılar.

İşlerin böylece yürüyüp gitmesinde büyük payı olan İLEF Dekanı’nı anmamak haksızlık olacaktır. İmzanın ardından yaşadığımız bütün o mobbing sürecinde yönetime karşı sadece sessiz kalmadı; bizzat bu mobbingin bir parçası oldu; fakülte kurulları temsilcilikleri için yapılan oylamalarda bir blok halinde hareket eden kimi meslektaşlarımızla birlik olup bu kurullara seçilmemizi engelleyecek kritik oylar kullandı; üniversitenin kurullarında rektör ihraçları bizlerin vatan haini olduğu iddiasıyla savunurken ağzını açıp tek bir kelime söylemedi. Arkadaşımız olduğu için yaptığımız istifa çağrılarını yanıtsız bırakmakla kalmadı; bizler odalarımızı toplarken, asistanlarımız, öğrencilerimiz ve odalarına kapanmayan birkaç meslektaşımızla vedalaşırken Basın İlan Kurumu’nun toplantısına katılmayı yeğledi. Biz daha kampüsten ayrılmadan önce odalarımıza kimlerin nasıl taşınacağının planları yapılmaya başlamıştı aslına bakılırsa. İLEF çoktandır bir katını SBF ile paylaştığı binaya sığmıyor; odaların paylaşımı ve yerleşim düzeni her yeni yönetim için bir sorun oluşturuyordu. Nihayet, SBF ihraçlarıyla birlikte binanın yarısındaki odalar boşaltılınca, oda sorunu da çözülmüş oldu. Güvenlik bahanesiyle bütün kampüsü alt üst eden inşaat projesi ile birlikte, İLEF’te öğrencilerin bir araya gelebildiği tek kamusal mekân olan kantin (Kulis) ortadan kaldırılırken bizlerden boşalan onlarca odanın akıbeti de belirlenmiş oldu.

Çoğumuzun akademik hayatının ilk günlerinden beri kullandığı, tezlerini yazıp derslerini hazırladığı, duvarlarına seslerinin sindiği, günlerini ve bazen de gecelerini geçirdiği odalarımız, defalarca bize konuk olan, çayımızı kahvemizi içen, belki birlikte çalıştığımız, bir konu üzerine tartıştığımız, tez izleme komitelerini ya da diğer toplantıları yaptığımız meslektaşlarımız arasında paylaştırıldı. Henüz ihraçlara itiraz için kurulan komisyon çalışmaya bile başlamamışken, kadrolarımız gibi odalarımız da işgal edildi. Meslektaşlarını böyle kolayca gözden çıkarmakla kalmayıp izlerimizin silinmesi için elinden geleni sorumluluk bilinciyle yapan dekan elbette ödülsüz kalmadı. OHAL ilanının ardından YÖK’ün talimatıyla bütün dekanlar istifa etmiş ve ardından bazıları yeniden vekâleten atanmışlardı. Aradan geçen bir yıl içinde Rektör İbiş’e ve yeni Türkiye’nin yeni üniversite rejimine sadakatini defaten kanıtlamıştı; nihayet geçtiğimiz gün dekanlık görevine yeniden asaleten atandı.

Bütün bunlara sessiz kalan sözde demokrat ve insan haklarına duyarlı çoğunluk ise Türkiye koşullarında bilim yapmaya devam ediyor. İLEF’te basın ve ifade özgürlüğü konulu dersler veriliyor. Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı olan Kadın Çalışmaları Anabilimdalı barış isteyen akademisyenlerin ihracıyla neredeyse çalışamaz hale gelmişken üniversitenin ‘hanım komisyonu’ minvalinde bir komisyonu ‘savaşta ve barışta kadın’ başlıklı bir uluslararası sempozyum düzenlemeye kalkışıyor; kadın hakları alanında bilindik herhangi bir çalışması bulunmayan çok sayıda kadın akademisyenle birlikte İLEF’in bazı kadın akademisyenleri de bu sempozyumun danışma ve düzenleme kurulunda yer almaya devam ediyorlar. İLEF’i eleştirel bir okul yapanlar sökülüp atıldıktan, geriye kalan birkaç kişi ise yalnızlaştırılıp susturulduktan sonra, İLEF’e ne yazık ki yaşamlarının her döneminde, her yönetim karşısında biat etmeyi bilim yapmanın en güvenli yolu telakki edenlerle, yeterince görünmez olurlarsa başlarına bir şey gelmeyeceğini uman eski demokratlar kalıyor.

Elbette akademik özgürlükler bir anda OHAL’le kalkmadı. Öncesinde de Türkiye akademiasının bir gül bahçesi olduğunu iddia etmek mümkün değil. Sonrasında, ihraçların çok daha dramatik yaşandığı, ihraç edilen, açığa alınan akademisyenlerin tehditler nedeniyle ya da kapılarına kilit vurulduğu için odalarına dahi giremedikleri, doktora yapan asistanların bitirdikleri tezlerini teslim edemedikleri üniversiteler, fakülteler oldu. İLEF’te yaşananların önemi ise, yeni Türkiye’nin yeni akademiasında en muhalif görünen alanların bile nasıl yeniden dizayn edildiğinin iyi bir örneği olmasında yatıyor.

Gazeteduvar’dan alınmıştır.

 

 

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42771

Editör - 31 Tem 2017. Kategori Mülkiyeli Köşe Yazarları, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes