Hayat Üzerine Diyaloglar-11/ Demokrasi Sokakta Kurulur – Cengiz TÜRÜDÜ-Naim KANDEMİR

Naim- Özgür yurttaş, temsiliyet, ve vatandaşlık ilk olgun hâlini Antik Yunan’da kazanıyor.

Hukuk anlatılırken, genellikle liberal söylemin tuzağına düşülerek vatandaşlık yani yurttaş hakları üzerinden anlatılıyor.

Burjuva hukuku bireyden mülkiyete giderek anlatılırken, Marksistler ise hukuku mülkiyetten bireye giderek anlatır.

Biliyoruz ki mülkiyet hakları sınıf haklarıdır. Mülkiyet, esasen sınıfların diğer sınıflardan farklı olan haklarını ve koruma haklarını ifade ediyor. Dolayısıyla, mülkiyet çerçevesinde hukuku düşünmemiz, konuşmamız gerekmez mi? Bu aynı zamanda mevcut iktidarın kodlarını yani devletin düzenlenme biçimini taşımıyor mu sence?

Cengiz- İlk hukuk metinleri Mezopotamya’da başlıyor. Yurttaşlık, özgür yurttaş, seçim Antik Yunan ve Roma’da ortaya çıkıyor. Ama orada şöyle bir durum var: Bu bildiğimiz, modern anlamda yurttaşlık, vatandaşlık, özgürlük değil. Antik Roma’da ve Yunan’da köleci toplum var. Dolayısıyla oralardaki hukuk köleci toplum hukuku oluyor. Kölelere özgürlük yok orada, mülk sahibi sınıflara, ayrıcalıklı sınıflara özgürlük var.

Modern anlamda hukukta ise, kölelere özgürlük tanınıyor. Yani köle- efendi ayrımı ortadan kalkıyor. En azından genel geçer olarak her yurttaşa, o ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese aynı hak tanınıyor. Böyle genel geçer bir ideoloji oluşturuluyor.

Bunun temelini modern Napolyon Hukuku oluşturuyor. Özel hukuk- kamu hukuku ayrımının kökeni Roma’da başlıyor. Ama bunun en gelişmiş hâli Napolyon Hukuku denilen aşamayla modern şekli Fransa’da gerçekleşiyor.

Bunu Marks ve Engels “Devlet ve Hukuk”ta( May Yayınları) anlatır. Hukukun kökeni ve modern hukukun doğuşu konusunda sorulara yanıt verirlerken bu kitapta; bu ayrımı, bu kökeni ve bu geçmişi anlatırlar.

Bugün modern anlamda, burjuva anlamda hukukun doğuşuyla ilgili konuşacağız.

Burada baktığımız zaman; feodal toplumların da kanunları vardı. Ama modern anlamda, burjuva hukuk anlamda bir hukuk yoktu.

Kanun başka, hukuk başka. Kanun bir devletin kuralları anlamını içeriyor daha çok. En faşist devletin bile kanunları oluyor. Örneğin Uganda’da İdi Amin döneminde de devletin kanunları vardı. Pinoche döneminde Şili’de , Hitler döneminde Almanya’da Nazi devletinin kanunları vardı.

Ama buralarda olmayan bir şey vardı. Neydi? Evrensel hukuka bağlılık yoktu. İnsanlığın değişik ülkelerde ortak ürettiği ortak hukuk kuralları, kamu hukuku, özel hukuk şeklinde gelişen hukuk kuralları Alman toplumunda Nazi döneminde yoktu. Sadece kanunları vardı. Dolayısıyla Nazi devletinden bahsederken sosyal bir hukuk devletinden bahsedemiyoruz. Kanun devletinden bahsediyoruz.

Modern anlamdaki hukuk burjuva devrimleriyle beraber gündeme geliyor. Burjuva devrimleri öncesi teorileri geliştiriliyor. Burjuva hukukunun temellerini önce Montesquieu atıyor. Meşhur Kitabı “Yasaların Ruhu”nda güçler ayrımını getiriyor. Yani yasama- yürütme- yargı’nın birbirinden ayrılmasını, modern hukuk devletinin temeli olarak açıklıyor. Bu hukuk teorisini ilk ortaya atan Montesquieu oluyor ve onun bu güçler ayrımı Fransız ve İngiliz burjuva devrimleri ile doğmuş modern devletlerin temelini oluşturuyor.

Bu hukuk havada kendiliğinden oluşmuyor. Hukuk metinleri gökten zembille inmiyor. Bunların doğduğu temeller var. Bu hukukun böyle kuramsallaştırılmasının, böyle ifade edilmesinin bir nedenselliği var. Nedenselliği de şu : o toplumda, feodal toplumların bağrında modern burjuva toplumlarının oluşumu. Modern hukuku yaratan modern burjuva toplumları. Modern burjuva toplumlarının doğuşu aynı zamanda bireysel mülkiyet haklarının gelişmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla modern hukuk en fazla –birey haklarının yanında- mülkiyet haklarını güvenceye alıyor.

Mesela Fransız Devriminin ortaya koyduğu İnsan Hakları Beyannamesi’nin şartlarından birisi mülkiyet hakkının dokunulmazlığıdır. Özgürlük- eşitlik- kardeşlik. Ama bir de mülkiyet hakkı. Burjuva hukuku birey haklarından daha çok mülkiyet haklarını güvenceye alıyor. Çünkü kapitalizmin temeli bireysel mülkiyet. Yani üretim araçlarının özel mülkiyeti oluyor. Meta piyasasında bir tarafta emeğini satacak özgür iş gücü olacak, bir tarafta da onu satın alabilecek, üretim faktörü olarak onu kullanabilecek bir üretim araçları sahibi olması gerekiyor. Modern burjuva toplumu bu iki koşul yerine gelince olabiliyor.

Dolayısıyla burjuva hukuku ilk önce birey hakları yanında, mülkiyetin bireysel sahiplenilmesini güvenceye alıyor. Yani üretim araçlarının özel mülkiyetini güvenceye alıyor. Örneğin ABD’de ve Türkiye’de mülkiyete saldırı, mülkiyet gaspları en az cinayet kadar, cinayetten daha da ağır bir şekilde cezalandırılıyor. Bu modern hukukun mülkiyeti korumasından, güvence altına almasından kaynaklanıyor. Türkiye’de cinayetten alınan cezalar, gasptan alınan cezaların yanında çok hafif kalıyor.

Modern burjuva hukuk ilk önce bireysel mülkiyeti garantiye alıyor ve bunu evrensel olarak Fransız Devrimi dünyaya ilan ediyor. Modern bir toplum, modern bir hukuk olacaksa bu garanti olmalı, diyor. O günden bugüne o kural geçerli oluyor. Bunun temeli de Marksizm’in deyişiyle Napolyon Hukuku. Bugünkü uluslararası sözleşmeler; Birleşmiş Milletler’in kuruluş ilkeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Tek Senedi, Paris Şartı bu modern hukukun özellikle Batı dünyasında aldığı son şekiller oluyor.

Naim- İlkel birikim geri kapitalist ülkelerde yaşıyor. Devlet, elinde olduğu sınıfın/sınıfların mülkiyet dağıtıcısı aynı zamanda. İlkel mülkiyet rejimi sürdükçe burjuva hukukun ilkelliği de sürüyor. Ve geç burjuvazide hep güçlü devlet ortaya çıkıyor.

Şimdi, bizde; Osmanlı’dan başlayarak, Cumhuriyet’te ulus yaratma sürecinde gayrimüslimlere yapılan uygulamalar ve sonrasında Varlık Vergisi ve günümüzde de AKP’nin Yeşil Sermaye yaratmak için ve 15 Temmuz bahanesiyle yaptıklarının hukuk sistemine yansımalarını konuşalım.

Cengiz- Az önce modern kapitalist toplumlardan bahsederken bunun temelinin; ilkel birikim ve bunun üzerine, genel genişletilmiş yeniden üretim diye formüle edilen genel sermaye birikimi olduğunu bilelim. Batıda bu ilkel birikim anlamında sermaye birikimi gerçekleşirken bunun hukuku da gerçekleşiyor. Kuralları ortaya konulup piyasa belli ölçülerde kurallara bağlanıyor.

Osmanlı toplumu Emre Kongar’ın deyişiyle bir feodal din devleti. Tarık Zafer Tunaya ise feodal askeri despotizm, diyor Osmanlı Devleti için. Osmanlı Devleti, Batı anlamında bir burjuva hukuk devleti değil. Bir tarım ve din devleti. Bu devlet özellikle sanayi devriminden sonraki gelişmelere uyum sağlayamıyor. Her açıdan; mali, üretim ve kurumlar açısından yetersiz kalıyor.

Dolayısıyla reforme edilmek, yeniden yapılandırılmak isteniyor. Özellikle 3. Selim’le başlıyor bu yenileşme hareketleri. Sonrasında 2. Mahmut döneminde Vaka-i Hayriye ile daha geniş yeni ordu, yeni eğitim sisteminin kurumlaşması, Mülkiye, tıbbiye ve bir takım kolejlerin, askeri okulların kurulması bu yenileşmeye, modern hukuka geçisin temellerini oluşturuyor.

Abdülmecid döneminde Tanzimat gerçekleşiyor. Tanzimat Fermanı’yla birlikte ülkedeki gayrimüslimlerin diğerleriyle eşit hakları kabul ediliyor, yani onlara da vatandaş deniliyor. Devletin asli unsurlarıyla gayrimüslimlere aynı haklar tanındığı için Tanzimat’a tepki gösteriyor gericiler.

Örneğin Mehmet Doğan diye gerici biri “Batılılaşma İhaneti” diye bir kitap yazıyor. İhaneti Tanzimat’la başlatıyor bu yazar. Tanzimat’ı Batılılaşma ihanetinin zirvesi olarak görüyor. Yani değerlerden uzaklaşma, öz kimliğini kaybetme, benliğini yitirme, yabancılaşma, Batının kucağına düşme olarak tanımlıyor bu Tanzimat Fermanı ve yenileşme hareketlerini. İslami değerlerden kopulması, yerine Batıdan yeni değerler ithal edilmesi, özden uzaklaşma olarak görülüp Islahat Hareketleri gericiler tarafından suçlanıyor.

Burada Osmanlı Devleti’nin asıl sancısı: modern devlet olma. Batı karşısında yetersiz kaldığı; askeri teknolojiye dayanan, güçlü bir sanayi temeli olmayan, bir tarım toplumu olan, Taner Timur’un ifadesiyle askeri fütuhat teknolojisine bağlı olan Osmanlı ekonomisiiyice yetersizleşip atıl hâle gelince, mecburen bu ekonomi Batı tipi bir ekonomiye dönüştürülmek istendi ve yenileşme bunun için yapıldı.

İmparatorluğu ekonomisinden, sanayisine, kurumlarına, eğitim, hukuk sistemlerine varana dek baştan sona yenilemek için bu modernleşme hareketleri başlatıldı. Buradan murad edilen amaç: modern bir Batı tipi devlet olmak. Klasik, Asyatik, despotik devlet olmaktan çıkıp Batı gibi; meclisleri olan, hukuka bağlı, bireysel mülkiyete hak tanıyan bir burjuva toplumu olmak hedefleniyor ve bunun zirvesi Cumhuriyet oluyor.

***

Türkiye’de hukuk düzeni böyle oluşturulurken bir kapitalist piyasa ekonomisi, bir kapitalist devlet yaratılmak isteniyor ve bu nedenlerle mülkiyet düzenlemelerine gidiliyor.

İlkel birikim dönemlerinde Osmanlı’da burjuvazi yokluğu vardı. Osmanlıyı karakterize eden en temel özelliklerden biri buydu. Osmanlı yöneticileri tarafından bu bilindiği için burjuva yaratılmak isteniyor.

Bu burjuvalar Türkler arasında bulunmuyor. Bu burjuva denilecek, az- çok sermaye biriktirmiş ve Tanzimat’la birlikte mülkiyet, vatandaşlık hakları tanınmış olan gayrimüslimlerin elinde oluyor bu sermaye. Yahudilerin, Ermenilerin, Rumların ve Levantenlerin elinde oluyor.

Osmanlının çöküşüyle birlikte gelişmeler devam edip, İttihat Terakki döneminde bir politika yaratılmak isteniyor. Nedir bu politika? Milli İktisat Politikası. Buradaki amaç, millî burjuvazi yaratmak. Fakat Türk burjuvazisinin sermayesi böyle bir burjuvazi yaratmaya yetmiyor. Dolayısıyla başka yollar deneniyor. Bu Milli İktisat Politikası giderek çığırından çıkıyor, iyice rayından çıkıp ve giderek Osmanlı’nın çöküş dönemindeki tehcir ve Kurtuluş Savaşı’nın sonlarındaki mübadele hareketleriyle birlikte doğrudan gayrimüslimlerin mülklerine el koyma şekline dönüşüyor.

Ermeni tehcirindeki, Türkiye’de tehcire uğrayan, kırıma uğrayan Ermenilerin elindeki sermaye, gayrimenkuller , ziynet eşyaları ve para Türk burjuvazisi olacak Sünni Müslüman Türklere transfer ediliyor. Buna bazı İttihatçılar sermayenin Türkleştirilmesi diyor.

Özellikle Rumların ve Ermenilerin ellerindeki sermaye Türkleştiriliyor. Burada amaç milli burjuvazi, Türk burjuvazisi yaratmak. Türk burjuvazisinin kendi öz kaynağı olmadığı için, sermaye birikimini gerçekleştiremediği için, bu sermaye doğrudan cebri yöntemlerle, devletin zoruyla gayrimüslimlerin elinden alınarak Türk burjuvazisine aktarılıyor. Bugün modern Cumhuriyet burjuvazisinin temelinde, özellikle mübadele ve tehcir döneminde Rumların, Ermenilerin varlıklarına el konulmasının payı çok büyük.

Türk burjuvazinin temelinde, sermaye birikiminde, mülk sahibi olmasının en önemli etkenlerinden birisi de gayrimüslimlerin mülklerinin, sermayelerinin gasp edilmesidir. Bu konuda örneğin Çağlar Keyder’in ”Türkiye’de Devlet ve Sınıflar” kitabının İttihat Terakki Bölümü, Taner Timur’un “Türkler ve Ermeniler: 1915 ve Sonrası”, İsmail Beşikçi’nin “Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt Sorunu” kitaplarında bu sermaye transferlerinin, mülk gasplarının nasıl olduğu konusunda doyurucu açıklamalar var. Bu konuyu merak edenlere bu üç kitabı özellikle öneririm.

Türkiye’de bugün hâlâ dünya burjuvazisi yaratacak bir sermaye birikimi oluşturulmuş değil. Sermaye birikimi yaratırken bu burjuvazi hedefini muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak olarak koyuyor. Yani Batılılaşmak, çağdaşlaşmak diye bir hedef koyuyor. Sermaye birikimini yeniden üretme, çoğaltma, mülkiyeti çoğaltma mekanizmasını kurarken ilişkiyi Batı eksenli kuruyor. Buna Batıcı laik burjuvazi deniliyor. Cumhuriyetin çekirdek burjuvazisini oluşturan bu burjuvazi oluyor. Yani Cumhuriyetin temel egemen sınıfı bu burjuvazi oluyor.

Bu burjuvazinin zenginleşmelerinin, holdingleşmelerinin kökenini araştırırsak; örneğin, Ayşe Buğra’nın “Devlet ve İş Adamları” kitabına baktığımız zaman, birçok holdingin sermaye birikimine baktığımız zaman gayrimüslimlerin mülkiyetlerinin ve sermayelerinin gaspı olduğunu görürüz.

***

Bunlar olurken Osmanlı döneminden beri az gasp etmiş, kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmış Anadolu burjuvazisi de var. Modernleşmenin dışında kalmış bu Anadolu burjuvazisine geleneksel burjuvazi deniliyor.

Dolayısıyla Türkiye’de dinci hareketlerin, Kıvılcımlı’dan beri bilinen bir gerçeği var. Kıvılcımlı, Anadolu’da sermaye biriktiren bu güce “İnsanın başına belâ olan yedi bin yıllık tefeci bezirgan zümre,” diyor. Anadolu’da sermayenin dayandığı kesim Kıvılcımlı’nın dediği gibi bu tefeci bezirgan kesim oluyor. Türkiye’de geleneksel burjuvaziyi oluşturan güç de bu tefeci bezirgan güç oluyor. Kıvılcımlı, Türkiye’deki bütün gericilik hareketlerinin, gerici örgütlenmelerin kökenini bu tefeci bezirgan zümreye bağlıyor.

Yetmişlerde Türkiye’de bu Anadolu burjuvazisini tartışırken MSP’yi örnek verirdik. Yüzyıllardan beri gelen bu gericilik içinde örgütlenmiş, şimdi muhafazakâr burjuvazi denilen geleneksel Anadolu burjuvazisinin desteğini alan, onun sözcülüğünü yapan parti olarak değerlendirilirdi MSP sol düşünürler tarafından.

Türkiye’de, burjuvazi arasında bildiğimiz sınıfsal çatışmalar söz konusu. Türkiye’de burjuvazi yekpare bir bütün değil. Bir tarafta kendi arasında çelişkiler, zıtlaşmalar var; Poulantzas’ın ifadesiyle; fraksiyonlar, klanlaşmalar var. Anadolu burjuvazisi ve laik burjuvazi başka başka klanlar ama ikisi de burjuvazi. Ama aralarında çatışma var.

AKP, Batıcı laik burjuvazinin çıkarlarını savunmasına rağmen, esas olarak dayandığı temel; Anadolu Kaplanları denilen, kökeni yedi bin yıllık tefeci bezirgan zümre olan bu geleneksel muhafazakâr burjuvazi oluyor.

Yeşil Sermaye’yi büyütmek, Anadolu Kaplanları’nın önünü açmak olarak bilinen politikalarla esas olarak bu Anadolu’daki kökten gelen burjuvaziyi palazlandırmak, onu büyütmek, onu daha fazla iktidar ortağı etmek, devlette daha çok söz sahibi kılmak için uygulanan politikalar uyguluyor.

Naim- Hukuk ve vatandaşlık mücadelesinde, küçük mülkiyet bu işin en tehlikeli kısmı. Küçük mülkiyet tutuculuğunun bugünkü iktidara yararlarını da konuşalım. Fransız devrimlerinde açık hâlini alan bu tutuculuk bugün Türkiye’de İslamcı kodlarla yeni bir silüete bürünüyor. Ne dersin?

Cengiz- Küçük mülkiyetçilik; bütün tutuculuğun, gericiliğin kaynağı olarak Marksist literatürde değerlendirilir. Küçük mülk sahiplerini Engels “Anti Dühring”te anlatır. Onların temel korkusu vardır. Bu korku: mülkiyeti, sermayeyi kaybedip alt sınıfların arasına düşmek, yani mülksüzleşmek, proleterleşmek. Bu korku küçük mülk sahiplerinin, tefecilerin, esnafların en büyük korkusudur. Bu korku küçük burjuvazinin siyasal, kültürel, yaşam tercihlerini yönlendiren en temel dürtü oluyor. Bundan dolayı kendisini özel mülkiyetin koruyucusu, sermayenin koruyucusu güvencesini veren ve bunu kanunların garantisi altına alan devletten yana, egemen mülk sahiplerinden yana bir tavır içerisinde oluyor bu küçük burjuvazi her zaman.

Türkiye’de geçmişten beri esnaf dernekleri, ticaret- borsa birlikleri, küçük çaptaki ticaret odaları, esnaf kefalet kooperatifleri, sanayi odaları hep sağ popülist, gerici politikanın yanında olmuştur. Bunun Anadolu’daki temsilcileri, örgütleyicileri, sözcüleri bizzat organizatörü olmuşlardır. Türkiye’de gerici faşist hareketin dayandığı sınıfsal köken bu olmuştur. Kökeninde bu kadar aşırı radikal biçimde, bu muhafazakâr kesimin, bu küçük mülkiyet sahibi ya da orta sınıf denilen bu kesimin, düzenin yanında olmasının temelindeki korku; mülksüzleşme, işçileşme korkusudur.

Mesela 12 Eylül’den önce MHP’nin tabanı Orta Anadolu’da ve Karadeniz’de bu esnaf takımıydı. Militanları da bu esnafların çocuklarıydı.

Geçmişte sol; faşizmin kitle tabanının oluşma biçimini tartışırken; bu küçük mülk sahipleri, esnaflar devrimin saflarına çekilmeye çalışılırken- burada bir hataya düşülmesin diye- Bu insanları kendi saflarımıza katalım ama bunu yaparken küçük mülkiyetçi anlayışı okşamayalım, uyarısı yapardı.

Naim- Esasen bir Doğu toplumu olduğumuzu düşünerek, bizim gibi toplumlarda halkın hukukla ilişkisi hangi düzeydedir? Bu toplumların hukuk bilinci nedir? Bunu ne kadar içselleştirmişlerdir? Doğu Despotizmi’nden bakarak bunlara ne dersin?

Cengiz- Modern anlamda hukukun doğuşu, dal- budak salması, kollara ayrılması Napolyon Hukuku’yla başlıyor ve zaman içinde bu genişliyor. Örneğin ticaret, sanayi gelişiyor ve ticareti sanayiyi kurallaştıran hukuk ortaya çıkıyor ve buna Ticaret Hukuku deniliyor. Devletin yönetimiyle ilgili modern hukuk İdare Hukuku’nu ortaya çıkarıyor.

Modern sınıfların topluma, sınıf paktlarına, sınıfların değişik değişik ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlarına göre sistem- düzen bütün bunları kurallara bağlamak istiyor ve bu kurallara bağlamanın sonucu olarak hukuk kollara ayrılarak değişik hukuk dalları ortaya çıkıyor.

Hukukun bu şekilde kapsama bürünmesinin iki temel etkeni var: Bir, burjuva devrimleri, ikincisi de burjuva devrimlerinin mantıksal sonuçlarına götüren Sanayi Devrimi.

Siyasal iktidarın doğrudan burjuvazinin eline geçmesi, feodal despotizmin, yönetimin ortadan kaldırılması, önü açılmış burjuvazinin; Marks’ın -Komünist Manifesto’da- “Ulusal çit” dediği sınırların dışına çıkıp, küresel bir güç hâline gelmesinin yolunu açan Sanayi Devrimi.

***

Ondan sonra toplumların gelişmesi, teknolojik devrimleri, iletişim- bilişim devrimleri gerçekleşiyor. Toplumun farklılaşıp, çeşitlenmesinden kaynaklanan farklılaşmalar kendi hukukunu yaratıyor. Örneğin geçmişte olmayan, günümüzde bir Çevre Hukuku var.

Toplumun açılması, farklılaşması, çeşitlenmesi ve bunun kurallara bağlanmasına Karl Popper “Açık Toplum” diyor. Türkçesi: liberal demokrasinin var olduğu kapitalist toplum. Bu demokrasiler, hukuklar kendiliğinden ortaya çıkmıyor, bunlar o toplumun temelini oluşturan emek- sermaye çelişkisi diye bildiğimiz çelişkinin sınıfsal görünümü olan proleter- burjuva mücadelesinin yani egemen sınıflara karşı ezilen sınıfların mücadelesinin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Birçok haklar ve özgürlükler bu mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Örneğin Mümtaz Soysal, derslerinde sınıf mücadeleleri sonucu İngiliz Parlamenter Sistemi’nin yerleşip, kurumlaştığını anlatırdı ve demokrasi sokakta kurulur, derdi.

Türkiye’de böyle bir geçmiş yok. Batıdaki burjuva devrimleri, sanayi devrimi ve onların ortaya çıkardığı modern sınıf mücadelesi Türkiye tarihinde yok. Türkiye’de bu anlamda modern sınıflaşma yok. Dolayısıyla, Türkiye’de modern anlamda kapitalist sınıfın ve işçi sınıfın doğuşunun çok geç gerçekleşmesinin hukuki sonuçları oluyor.

Türkiye’de; Doğu Despotizmi’nin Klasik Osmanlı Teokratik Monarşisi’nden Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten Batı tipi çağdaş bir demokrasiye geçiş sürecinde yaşanan zorlukların çözümünü geciktiren temel etkenlerden biri de sınıfsal gerçeklikler ve bunların birbirine karşı mücadelesinin yetersizliği oluyor.

Mümtaz Soysal “Anayasaya Giriş” kitabında; modern hukuk bilinci halkta niye yok, halk niye hak ve özgürlükten uzak, halk niye direkt demokrasi talep etmiyor, niye anayasaya sahip çıkmıyor sorularının cevabını ve bunun nedenlerini tarihsel bir bağlam içerisinde, arka planını irdeleyerek detaylı bir biçimde anlatır.

Türkiye’de halkın hâlâ demokrasi talep etmemesi konusunda; örneğin İstanbul Baro başkanı geçenlerde bir röportajında halk aş ekmek talep ediyor ama adalet talep etmiyor, diyordu. İdris Küçükömer de ”Sormak lazım acaba halk demokrasi talep ediyor mu?” demişti.

***

Bu halkın demokrasi talep etmemesinin, demokrasi ve vatandaşlık bilincinden yoksun olmasının, kendi haklarını aramasında ürkek, çekingen davranmasında, hatta kendi haklarına karşı lakayt- ilgisiz davranmasında bu Doğu Despotizmi’nin bin yıllık geleneğinin çok büyük etkisi var.

Önceden gelerek Selçuklu ve Osmanlı’da bu halk padişahın mülkü olarak görülmüştür, reaya olarak görülmüştür. Reaya yani modern toprak kölesi, vatandaş veya yurttaş değil; toprakla alınıp- satılan, toprağın bir parçası, devletin kölesi, mülkü. Doğu Despotizmi’nin kökeninde; vatandaş devletin malı, kölesi olarak görülür ve hiçbir zaman onun bireyseli ve bireysel hakları tanınmaz ve bu durum bu şekilde sürüp gitmiştir.

Türkiye’de geçmişin Selçuklu olması, Osmanlı olması ve buradaki halkın büyük bir bölümünün reaya olarak görülüp, devlet katındaki bürokratların da padişahın kulu olarak görev almasının birikimlerinin sonucu olarak bugün halk demokratik, bireysel özgürlükler bilincinden yoksun hâle gelmiştir. Kökeni budur.

Naim- Ülkemizde toplumun hukuk, vatandaşlık, demokrasi bilincini düşündüğümüzde; bu işin yükü solculara, devrimcilere mi kalıyor? Ya da devrimciler fiilen zaten önemli güç kaybı yaşadığı ve burjuva hukukunun bu kadar pespâye olduğu günümüzde bu alanda ne yapmalı?

Cengiz- Türkiye’de önemli gelişmeler var. Solu aşan birtakım sorunlar ortaya çıktı. Örneğin, Yeni Asya gazetesi; Türkiye’de hukuk devletinin olmayışı, Meclisin devre dışı bırakılması, tek adam yönetimi kurulması, hak gaspları vb. birçok konuda yazılar yayınlıyor. Eskiden; hak gaspları, özgürlükler, özgürlük için yürüyüşler,DGM protestoları yaygın olarak soldan gelirdi.

Şimdi geniş bir kesim içerisinden, örneğin, Nurcu diye bilinen kesim de; hukuk devleti kalmadı, tek adam ne derse o oluyor, parlamento-Meclis devre dışı, Türkiye’de kurallara bağlı hukuk devletinin esamisi bile okunmuyor artık, Türkiye’de bir OHAL Rejimi var, tek adamın irade ve istekleriyle, KHK’larla yönetilen, 12 Eylül benzeri bir yönetim tarzı var, diyor.

***

Zaten RTE demişti; “Parlamenter sistem bekleme odasında,” diye. İki yüz yıllık Batılılaşma, çağdaşlaşma sonucu kurulmuş olan parlamenter demokratik sistemin sonu demek bu.

Bu parlamenter sistem, iktidar tarafından ortadan kaldırılıp yerine Türk Tipi Başkanlık denilen, dünyada benzeri görülmemiş, hiçbir devletler arası hukuk teamülüne uygun olmayan, uluslararası sözleşmelere uygun olmayan İslamo faşist bir yönetim tarzı gerçekleştirilmektedir. Bunun hukukla, demokrasi mücadelesiyle, demokratik birikimle, demokratik hak ve özgürlüklerle hiçbir alakası yok. Bu, Türk Tipi Başkanlık Sistemi, yani İslamcı Faşist Başkan Baba Sistemi’dir.

Naim- Yukarıda konuştuklarımız ışığında, günümüzde ülkenin yuvarlandığı çukuru da düşünerek, nasıl yeni bir vatandaşlık sözleşmesiyle hukuk mücadelesi verilebilir? Burada Kürt halkını da düşünerek neler söyleyebilirsin?

Cengiz- Türkiye’de burjuva anlamda hukukun gerçekleşmesi, yeni bir anayasanın temini, Türkiye halkının temel gücünü oluşturan Kürtler ve Türkler arasındaki anlaşmayla, ittifakla olacak bir şey. Tek başına Kürdün, tek başına Türkün yapabileceği bir iş değil bu.

Dolayısıyla, Türkiye’de bugün temel mücadele, bugünden yarına gerçekleştirilecek bir devrim mücadelesi değil. Bugün temel mücadele; kaybolan hukuk devletini yeniden inşa etme, olduğu kadarıyla var olan sosyal hukuk devletini, kamu düzenini, vatandaşlık haklarını yeniden tesis etme mücadelesidir. Yani, temel hak ve özgürlükleri, örgütlenme, sendikalaşma, düşünce-ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü güvence altına alma mücadelesidir.

***

Şimdi bunların güvencesi kalmadı. Bunlar ortadan kaldırıldı. AKP’nin 15 Temmuz’u bahane ederek, 20 Temmuz’da OHAL Rejimi’ne geçmeyi gerçekleştirdiği sivil darbenin sonucu olarak Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin güvencesi ortadan kaldırıldı.

Yani; kimin ne zaman göz altına alınacağı, kimin hangi abuk- subuk suçlamayla iddianamesiz bir biçimde uzun süre hapiste tutulacağı, kimin başına ne çorap örüleceği hiç belli değil. Türkiye’de şu anda egemen olan: hukukun yerini keyfilik almış olmasıdır. Ülkede keyfilik yönetimi egemendir ve her şeye kanun-hukuk değil keyfilik hâkimdir. Bunun tipik örnekleri Cumhuriyet ve Sözcü gazeteleri iddianameleridir.

Diğer taraftan da haklarında somut delil olmadan onbinlerce insanın 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek kamudan KHK’larla ihraç edilmesi. Bu tam bir faşizmdir.

Öte yandan; halkın iradesiyle seçilmiş, görevini Meclis çerçevesinde yerine getirmiş, milletvekillerinin ve Parti başkanlarının saçma-sapan, hayali suçlamalarla göz altına alınıp, dokunulmazlıklarının ortadan kaldırılması, halkın iradesinin gasp edilmesidir.

Kadınların Medeni Hukuk’tan yoksun bırakılmak amacıyla müftülere nikah yetkisinin verilmesi girişimleri, diğer taraftan eğitimde yeni müfredatlar, çocuk gelin adı altında pedofilinin teşvik edilmesi gibi uygulamalar Türkiye’de bildiğimiz anlamda hukukun, temel hakların, özgürlüklerin gasp edilmesi, ortadan kaldırılması, bunun yerine OHAL Rejiminin ikâme edilmesi, hukuk devletine, parlamenter sisteme son verilmesi girişimleri ve uygulamaları sürmektedir.

Türkiye’de bugün parlamenter sosyal hukuk devleti yok edilmiştir ve hukuk devletinin güvence altına aldığı temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırılmıştır.

***

Dolayısıyla bugün; Türk, Kürt, ezilenlerin, kadınların, aydınların, işçilerin, okumuşların, baroların, sendikaların, derneklerin, TMMOB’un yapması gereken temel iş: birleşik bir güç hâline gelerek, güçlerini birleştirerek, ortak paydaları öne çıkartarak, temel hak ve özgürlükler için, sosyal hukuk devleti için, modern parlamenter sistem için, laiklik için mücadeleyi öne almak ve bunu gerçekleştirecek gücü bir araya getirmektir.

Bu olursa ancak; Türkiye’de bu faşist, dinci örgütlenmelerin, devlet yönetim tarzının sonu getirilebilir, buna son verilebilir. Bu olmazsa; bu pervasızlığın, bu keyfiliğin, bu faşist yönetim tarzının bir müddet daha devam edeceği, Türkiye’nin başının ağrıyacağı, toplumda sancılara yol açacağı aşikârdır.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42858

Editör - 10 Eki 2017. Kategori Mülkiyeden, Mülkiyeli Yüzler. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes