Dünya Devleti, Kabile Devleti ve Gizemli Diplomasi – Taner TİMUR

ABD’nin vize kararının yarattığı tartışmalar dış politikamız konusunda ilginç bir gösterge oldu. Olay, büyük basın tarafından kamuoyuna daha çok iki büyük devlet arasındaki «restleşme» olarak sunuldu. Ankara’daki haddini bilmez elçi, ya da Washington’daki sorumsuz bürokratlar ağır basmış, ahmakça bir karar almışlardı. Önümüzdeki günlerde Erdoğan, dostu Donald ile bir telefon konuşması yapar ve durumu düzeltirdi.
Oysa belli bir «imaj politikası»nın gizlemeye çalıştığı acı gerçek şuydu: Karar, iktidara “Make America great again!” sloganıyla yürümüş faşist bir zihniyetin izlerini taşıyordu. Ortada bir «restleşme» değil de, ABD’nin Türkiye’ye reva gördüğü bir «kabile devleti» muamelesi vardı. Nitekim Erdoğan’ın kendisi de, Ukrayna’da, karara ilk tepkisinde bu hissi dile getirmiş, «biz bir kabile devleti değiliz» demişti. Oysa sonra o da, «imaj politikası»na daha uygun bir çıkışla elini yükseltti, Amerika’yı asıl «fail» ilan etti ve «eğer Washington haberdarsa konuşulacak birşey yok!» dedi.
Sonra ?
Sonra kararın «Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’yla eşgüdümlü alındığı” açıklandı ve bu durumda da Erdoğan’ın artık Amerika ile “konuşacak bir şeyi” kalmadı!

***

İpler kopmuşa benziyordu. Kopmasa da, iyice gerilmiş ve iki ülke arasındaki içtenlikten uzak ilişkiler daha da zorlaşmıştı. Zaten yandaş medya çoktandır Amerika’yı düşman ilan ediyor, 17-25 Aralığın da, Gezi’nin de, 15 Temmuz’un da arkasında Washington’u görüyordu. Böylece Trump için beslenen umutlar da hızla soldu; Beyaz Saray’dan pirinç bekleyenler, “yoksa evdeki bulgurdan mı oluyoruz?” diye korkmaya başladılar. Geriye kala kala, kimilerinin “antiemperyalizm” diye yutturmaya çalıştıkları geleneksel “gâvur düşmanlığı” kalmıştı.

***

AKP “antiemperyalizm”i gerçekten ilginç bir “antiemperyalizm”! Emperyalist ülkelerdeki devlet-sermaye ikilemini ilginç bir şekilde kullanmaya çalışıyor ve bu bağlamda siyasetçileri karalarken, sermayedarları yanına çekmeye özen gösteriyor. Örneğin, bir yandan Merkel hükümetini “nazi uygulamaları” ile suçluyor; öte yandan da Alman iş adamlarını topluyor ve onlara “başımızın üstünde yeriniz var” mealinde mesajlar veriyor. İdem Amerika! Orada da “İslamofob siyasetçiler” topa tutulurken, iş dünyasına garantiler veriliyor; MÜSİAD Başkanı, tam da vize krizinin ortasında, iki Amerikan eyaletindeki temsilciliklerini elli eyalete yayacaklarını ilan ediyor. Kısaca AKP iktidarı, gerçek patronlara şirin görünmeye çalışırken, onların işlerini yürüten kadrolara da durmadan hakaret ediyor.

***

Aslında Trump’ın başkanlık koltuğuna oturuşunu izleyen günlerde, Beştepe, hayli ihtiyatlı ve umutlu bir bekleyiş içindeydi. Trump’ın seçilmesinden sonra yaptığı konuşmada, Tayyip Bey, onun islamofob açıklamalarına gönderme yaparak, “Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız; bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir” diyordu. Ve sonra bu “yanlış”ın düzeltilmesi için çeşitli girişimlerde de bulundu. Ne var ki durum değişmedi; aksine ipler gerildikçe gerildi ve sonunda da “Türk vatandaşları kolay kolay ABD’ye giremez!” noktasına geldi.
Öte yandan AB hükümetleri de çoktandır Türkiye’ye sağlam bir “müttefik” gözüyle bakmıyor ve Türkiye’nin tam üyelik hayalleri artık dudaklarda müstehzi bir gülümseme yaratıyor. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle başlayan dönemde Rusya giderek çarlığa, Türkiye de sultanlığa benzetilmeye başladı. Batı’nın en etkili yayın organlarında sık sık Putin, “çar”, Erdoğan da “sultan” giysileriyle sunuluyor.

***

Osmanlı Devleti’nin son döneminde Rus Çarı ile Osmanlı Sultanı, hep “düşman kardeşler”i oynadılar. 19. yüzyıl, “Doğu Sorunu” adı altında, Osmanlı-Rus savaşları ile geçti. Bu uzun dönemde II. Mahmut döneminde Rusya ile ilginç bir “dostluk” ilişkisi de yaşanmış, fakat hüsran ile bitmişti. Kendi valisi Mehmet Ali Paşa karşısında acze düşen, İngiltere’den de beklediği yardımı alamayan ıslahatçı Sultan II. Mahmut, “yılana sarılmış” ve Rus Çarı ile Hünkâr İskelesi anlaşmasını (1833) imzalamıştı. Oysa “ittifak” ne Osmanlıların ne de İstanbul’a göz koymuş Rusların arzu ettikleri bir şeydi. Dersaadet’de büyükelçiler savaşının, iktidar kavgasının bir parçası haline geldiği günler yaşanıyordu. Sonunda İngiltere ürktü; Akdeniz’deki çıkarları tehdit altındaydı; ünlü elçi Stratford Canning’i gönderdi ve işler rayına oturdu!
Osmanlı çöküşü, Sovyet Devrimi, antiemperyalizm ve Kurtuluş Savaşı’mızda kurulan gerçek dostluk ilişkileri.. Derken Sovyetler Birliği de çöktü ve Rusya’da 72 yıllık parantez kapandı. Aradan çeyrek yüzyıl daha geçti; bu son yıllarda da Türk-Rus ilişkileri arasında yepyeni bir sayfanın açıldığı söylenmeye başladı. Dostluğun simgeleri artık büyükelçiler değil, doğrudan devlet başkanları idi. “Çar” Putin ile “Sultan” Erdoğan sık sık görüşüyor; “anlaşmalar” yapıyor; Suriye’de “ortak hareket” planlıyorlardı.

***

Gerçekten de bir “dostluk” ilişkisi kurulmuş muydu? Sağlam bir dostluğun sosyal ve ideolojik temelleri mevcut muydu? Bu iki ülke, mevcut koşullarda, gerçekten de birbirine güvenebilir miydi? Kuşku yok ki, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, Ukrayna’da, Rusların şu sıradaki en hassas sorunlarıyla (Kırım’ın ilhakı, Ukrayna-Rus ilişkileri) ilgili sözleri, akla önce bu soruları getiriyordu. Yine de biz işe başından başlayalım ve ana hatlarıyla Türkiye ile Rusya’yı Suriye’de önce ayıran, sonra da “birleştiren” öğeleri anlamaya çalışalım.

***

Suriye Baharı, yabancı devletlerin müdahalesi ile uluslararası bir kriz halini alınca, başlangıçta Türkiye ile Rusya iki karşıt cephede yer almışlardı. Putin, Esad rejimine sempatisini gizlemiyor, ABD ile Türkiye ise, zalim Esad’ı bir an önce alaşağı etmeye kararlı görünüyordu. Ne var ki Türkiye patronajı altında kurulan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bekleneni vermedi. Kısa bir süre sonra Suriye’nin önemli bir kısmı vahşet çetelerinin eline geçiyor ve Rusya’nın da savaşa katılmasıyla ortaya yepyeni bir tablo çıkıyordu. Kimyasal bombalar; düşürülen uçaklar; öldürülen elçiler.. tünelin ucu ancak kanlı kavgalardan sonra, Aralık 2016’da, Halep’in kurtarılmasıyla göründü.
DAEŞ Halep’ten kovulmuş, Putin ve Esad nihai zafere doğru büyük bir adım atmışlardı. Türkiye “ateşkes” için Rusya ile birlikte harekete geçiyor, ASTANA görüşmelerinin temeli atılıyordu. Bu yöndeki asıl gelişme, 4 Mayıs 2017’de, Rusya, İran ve Türkiye arasında imzalanan ateşkes anlaşması ile sağlandı. Buna göre Suriye’de kan dökülmesini önlemek için “çatışmazlık bölgeleri” kurulacaktı.

***

4 Mayıs anlaşması, sanıldığı gibi, Türkiye ile Rusya’yı bir cephede birleştirmiyordu. Aksine, görüşmelere iki ülke karşıt cepheleri temsil etmek üzere katılmış, “Rusya ve İran, Suriye devletinin; Türkiye de muhaliflerin garantörü” olmuştu. Türkiye, sivil halkın (ve de onların arasına karışmış cihadistlerin) İdlib’e nakledilmelerine yardımcı olacaktı. Bu demekti ki savaş bitmiyor, son perde İdlib’e erteleniyordu. BM bölge temsilcisi Staffan de Mistura’nın Halep tahliye edilirken dediği gibi «Haleb’in yerini, İdlib alıyordu». İdlib’in nüfusu iki milyonu bulmuştu ve bunun yarısı «nakledilenler»den oluşuyordu. İdlib, yeni bir göç dalgasına yol açacak bir barut fıçısı haline gelmişti.

***

2017 Temmuz’unda Suriye iç savaşında aynı günlerde iki önemli gelişme daha yaşandı. Bunlardan birincisi Trump yönetiminin Esad rejimine karşı muhalifleri desteklemekten vazgeçmesiydi. ABD, 2015 ve 2016 yıllarında, “Timber Sycamore” adlı CİA operasyonu çerçevesinde bir sürü muhalif guruba bir milyar dolar civarında yardım yapmıştı. Şimdi bu yardım kesiliyordu. Karar, Trump’ın 2016 Kasım’ında Wall Street Journal’a söylediklerinin mantıki bir sonucuydu. Bu beyanatında, Trump, “Aynı zamanda hem Esad hem de DAEŞ’le savaşmanın ahmakça bir şey olduğunu” söylemişti. Şimdi Esad’ın elini serbest bırakıyor, ilk hedef olarak DAEŞ’i seçiyordu. Esad, Rus şemsiyesi altında, savaşı kazanmıştı.

***

Aynı günlerde gerçekleşen ikinci önemli gelişme de İdlib’de Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) örgütünün Ahrar al Şam’ı alt ederek eyalete hakim olmasıydı. Böylece, Türkiye’nin yardımıyla, çoğu sivillerle beraber Halep’den İdlib’e naklonulan bu terörist grup Türk sınırlarında hegemonya kuruyordu. ABD’nin bölge özel temsilcisi McGurk da, yakınlarda, “İdlib bölgesi, 11 Eylül saldırılarından bu yana El-Kaide’nin en büyük barınma alanı haline geldi” derken, bu durumu kastediyordu. Şimdi, savaşın son aşamasında, Türkiye bunlarla karşı karşıyaydı ve 15 Eylül’de Astana’da Rusya ve İran’la yaptığı anlaşma çerçevesinde yaratılan “çatışmazlık bölgeleri”ne gözlemciler yerleştirecek ve barışı sağlamaya çalışacaktı. Bu arada Türkiye’ye yeni bir göç dalgasını önlemenin de yollarını arayacaktı. 7 Ekim’de, sanki bir fütuhat operasyonuymuş gibi ilan edilen “İdlip Harekatı”nın amacı buydu.

***

Şimdi temel soru şu: Bu plan başarıya ulaşabilir mi? Gerçekten de HTŞ, müzakerelerle, çatışmadan çekilmeye razı edilebilir mi?
Sabah gazetesinde (9 ekim) H. Kaplan, bu konuda, “HTŞ, ÖSO’nun (İdlib’e) girmesine karşı çıksa da, Türkiye düşmanı bir söylem gütmemeye dikkat ediyor” diyor ve bunun nedeninin de “bölge halkının Türkiye’ye yönelik hüsnü zannı” olduğunu söylüyor. Bunda bir gerçek payı olsa bile, ABD’nin, Rusya’nın ve tüm bölge devletlerinin baş hedefi haline gelmiş bir HTŞ’nin artık bir ölüm-kalım savaşından başka bir seçeneği kalmamıştır. Böylece Türkiye için en büyük tehlike de, “kirli iş”le yüklenerek HTŞ ile çatışmaya sürüklenmesi, ya da Rusya’nın yeni bir bombardıman dalgasıyla sınırımızda büyük bir göç dalgasına yol açmasıdır. Erdoğan’ın Ukrayna’daki Rusya’nın hiç de “dostça” bulmayacağı sözleri göz önünde bulundurulursa, Putin’in duyguları da kolayca tahmin edilebilir. Kaldı ki bugün Suriye krizinde Rusya’nın görüşleri, ABD’ye, Türkiye’ye olduğundan çok daha yakındır. Her ikisi de bölgede baş düşman olarak DAEŞ ve benzeri örgütleri görüyorlar. Türkiye ise, başından itibaren DAEŞ’i değil, (PKK ile aynı şey olarak gördüğü) PYD/YPG hareketini baş düşman tayin etmiş ve sonunda da bölgede yalnızlığa itilmiştir. Beştepe sözcüsü İbrahim Kalın, Haziran ayında yaptığı bir konuşmada, iki terör arasındaki tek farkın, “PKK terörünün Türkiye’yi hedef alması, DEAŞ terörünün ise diğer ülkeleri de hedef alması” olduğunu söylüyordu. Bizzat Erdoğan da, 9 Ekim’de, İdlib operasyonunu anlattığı konuşmasında daha açık oldu: “PYD-YPG denilen terör örgütü sıradan bir örgüt değil, tam aksine en doğudan Akdeniz’e oluşturulmak istenen bir terör koridorunu bozmak mecburiyetindeyiz, buna müsaade edemeyiz” diyor ve aynı önceliğin altını çiziyordu. Sonra da neden İdlib’te olduğumuzu şöyle açıkladı: “Halep’teki o insanlar, o varil bombalarının altından mecburen İdlib’e kaçmak zorunda kaldılar ve bugün yine tehdit altındalar. Öyleyse bize düşen bir görev de İdlib idi”. Daha açık olunabilir mi?

***

Bu panoramik gezintiden sonra diyebiliriz ki, Türkiye, Suriye krizinde, tüm ülkelerin baş düşman gördüğü DAEŞ’i değil, karada onunla en etkili savaşı veren PYD/YPG güçlerini gördü ve bölgede yalnız kaldı. Üstelik bu politikayla, istediğinin aksine, PYD/YPG’yi daha da güçlendirdi. Türkiye’yi uluslararası planda yalnızlığa iten ve on binlerce Suriyelinin yeniden göçüne yol açabilecek bu politika aslında iflas etmiştir. Bugünkü koşullarda, Çar’la Hünkâr İskelesi anlaşmasını imzaladıktan sonra, umutla İngiliz elçisini bekleyen II. Mahmut gibi, kimsenin Batı’dan bizi daha iyi anlayacak bir elçi bekleyecek hali yoktur. Gerçek çözüm, dış politikayı yurt içindeki oligarşik çıkarlara alet eden demagojik popülizme “Hayır!” diyecek laik ve demokratik bir cephenin kurulmasına katkıda bulunmaktır.

(BirGün’den alınmıştır.)

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42861

Editör - 16 Eki 2017. Kategori Mülkiyeli Köşe Yazarları, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes