Hayat Üzerine Diyaloglar-12/Türkiye’de Faşizmin Hâlleri – Cengiz TÜRÜDÜ&Naim KANDEMİR

“Türkiye’de faşizm Batı faşizmlerinden farklı. Türkiye bir Asya toplumu. Dolayısıyla Türkiye’deki faşizm; Balkanlar’daki, İtalya’daki, Fransa’daki ve Almanya’dakinden farklı özellikler gösteriyor. Bu farklılık Türkiye’deki faşizmin Asyatik olmasıdır. Türk faşizmi Asyatik bir faşizmdir. Bunun temel karakterinin iki özelliği var: Doğu Despotizmi ve din.”

“ Faşizmin adlandırılmasındaki çeşitlilik buradan kaynaklanmaktadır. Bu, faşizmin Asyatik olmasından, farklı tarihsel zeminden beslenmesinden, farklı tarihsel gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan farklı karakteristik özellikleri kazanmasından dolayı bu kadar çeşitlilik arzedip, bu kadar çeşitli tanımlamalara neden olmuştur. Bütün bu özelliklerin genel başlığı Asyatik olmasıdır. En temel özelliği budur.”

“İslamcı iktidarın, faşizmi ülkede kurumsallaştırmaya yönelik her alandaki girişimleri salt iktidarda kalmak dürtüsüyle açıklanamaz.

Bunlar, onbeş yıldır iktidardalar ama hedefledikleri İslamcı yönetimi kuracak kadar mevcut sistem içerisinde muktedir olamadılar.

İşte, arzuladıkları Milli İslam’ı tam anlamıyla kurmak için bizim faşizm dediğimiz devlet biçimine ihtiyaçları var. Onlar için adı hiç önemli değil; önemli olan, özledikleri devleti, toplumu nasıl ve hangi araçla inşa edecekleri. Faşizm, iktidarın zarureti oldu artık.”

Naim- Biliyoruz ki Türk Milliyetçiliği aksiyoner değil, reaksiyoner bir milliyetçilik olarak doğuyor. Bunun elbette nedenleri var.

Çöküşten beka sorununa giden yolda Türk Milliyetçiliği’nin seyrini konuşarak başlayalım.

Cengiz- Milliyetçilik kapitalizmle, burjuvaziyle ilgili bir kavram. Feodal toplumda milliyetçilik yok, din birlikleri var. Örneğin, İslamda bunun adı ümmetçilik. Batı toplumlarında kiliseler etrafında birlikler var.

Kapitalizme geçildikten sonra, bir burjuva ideolojisi, burjuvazinin ulus devlet, iç piyasa ideolojisi olarak gelişiyor milliyetçilik.

Türkiye’de de milliyetçilik benzer eğilimler gösteriyor. Türkiye’de burjuva unsurlarının Osmanlı toplumunun bağrından yavaş yavaş çiçeklenmeye başlamasına bağlı olarak milliyetçilik ve ulusal pazar yaratma eğilimleri gündeme geliyor.

Osmanlı çok uluslu bir devlet. Ve bu çok uluslu devlet içindeki uluslar, Batıda gelişen burjuvalaşma, kapitalistleşme, modernleşme, ulus devlet yaratma eğilimlerinden etkilenerek kendi ulusal pazarlarını, kendi ulusal devletlerinin arayışı içerisine giriyorlar. Dolayısıyla Osmanlı’nın gerileme dönemi aynı zamanda dünyadaki gelişmelere bağlı olarak Osmanlı’nın çöküş döneminin koşullarını hazırlıyor.

Osmanlı çökerken bir parçalanma süreci içerisine giriyor. Bu sadece kendi iç dinamiğiyle olan bir süreç değil. Aynı zamanda dış baskıların, emperyalizmin Osmanlı’yı paylaşma macerasının sonucu. Osmanlı, Batılı emperyalistler tarafından “hasta adam” olarak görülüyor. Bu hasta adamın kendi başına yaşayamadığı, bunun ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesi gelişiyor Batılı emperyalist kamplarda. Ve Osmanlı, Batı tarafından tamamen ortadan kaldırılmak isteniyor.

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’nın ve Almanya’nın aleyhine sonuçlanınca, bu sonuca bağlı olarak; bu güç, takatini yitiren, mecalsiz kalan Osmanlı tarihen ortadan kaldırılmak isteniyor.

Bunun koşulları hazırlanıyor. Örneğin, Mondros Mütarekesi ile başlanıyor, Sevr Anlaşması bunun hazırlıkları oluyor. Osmanlı paylaşılıyor. Sadece Osmanlı, özellikle Türkler, Orta Anadolu’da küçük bir alana hapsediliyor Sevr’le.

Dolayısıyla Osmanlı parçalanırken, bununla da kalınmayıp daha sonraki gelişmeler gösteriyor ki; Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar, İngilizler gelip Türkiye’yi işgal ediyorlar.

Bu paylaşım sadece diplomasi kanalıyla sınırlı kalmıyor, fiiliyata dönüşüyor. Osmanlı toprakları klasik anlamda bildiğimiz sömürgeci politikalarla paylaşılmak isteniyor. Bu yapılırken, Osmanlı çöküyor. Milliyetçi eğilimlere kapılan Balkan ve Arap ulusları Osmanlı’dan kopuyor. Osmanlı, imparatorluğunu kaybediyor. Çok büyük bir toprak kaybına uğruyor.

Bu toprak kaybı, Osmanlı içinde hapsedilmiş eski ulusların kendi milli davalarının peşine düşüp ayrılmaları, Osmanlı’nın çöküşü, Türkiye’nin işgale uğraması, işgale uğramanın karşısındaki milli güçlerin bu fiili işgale karşı Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nde kongreler örgütleyip, daha sonra Kuvay-i Milliye’yi örgütleyerek , oradan da düzenli orduya geçiş sürecinin sonucu olarak, çeşitli kongrelerle, tamimlerle Türk Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşıyor, fiili işgal ortadan kaldırılıyor ve çöken büyük bir imparatorluğun enkazı üzerine Cumhuriyet kuruluyor.

***

Şimdi, burada milliyetçiliği belirleyen; işgale karşı tutum. İşgal, Osmanlı’nın bekasını tehdit etti. Böylece beka, varoluş sorunu gündeme geldi. Dolayısıyla Türk kimliğinin, Türk Milliyetçiliğinin en belirleyici özelliği; bu işgalin yaratmış olduğu ve bilinç altına iyice yerleşen beka sorunu oluyor. Kayıp bir imparatorluğun yarattığı travma, aynı zamanda fiili işgal ve buna karşı başarı kazanılması Türk ulusal kimliğinin belirlenmesinde en temel etken oluyor.

Artık, bir daha da Türkler, Türk seçkinleri, devlet adamları, Türk aydınları başka toprak kayıplarına uğramamak, ulusal birliğin parçalanması gibi bir tehlikeyle karşılaşmamak, devleti ebed-i müddet devam ettirmek için, ulusal birliği sağlamak amacıyla politikalar, programlar, düşünceler geliştiriyorlar.

İmparatorluk kaybından doğan travmayla-Ki bunun içerisinde değişik travmalar da var. Örneğin Kurtuluş Savaşı’nda Rumlar’ın gitmesi, mübadeleler, tehcir olayları- bunlar da ulusal kimliğin etnik belirlenmesinde, Türk kimliğinin belirlenmesinde temel etkenler oluyor. Dolayısıyla, Türk kimliğini, Türk Milliyetçiliği’ni belirleyen sadece ulus devletin ortaya çıkması değil, ya da milletten ulus yaratmak, ümmetten modern bir ulus yaratmak çabası değil, aynı zamanda bu söylediğimiz travmatik etkenler bu kimliği oluşturuyor.

Dolayısıyla, bu kimlik fiili işgale karşı, bir kayba karşı oluşmuş bir direnişçi kimlik olduğu için, aynı zamanda reaksiyoner kimlik haline geliyor. Yani kendini kurtaran, savunma, defansif bir zeminde gelişen, kendini korumak, Türklerin varlığını korumak kaygısıyla gündeme gelmiş, psikolojisi oluşmuş bir milliyetçilik türü oluyor. Dolayısıyla bu milliyetçilik adı üzerinde reaksiyoner bir milliyetçilik oluyor.

Bu kendini koruma, bekasını sürdürme, bir daha kayba uğramama, bir daha kargaşaya sürüklenmemek gibi dürtüler Türk Milliyetçiliği’nin psikolojisini ve kültürel, tarihsel zemininin belirleyicisi oluyor.

Tehcirle, mübadeleyle, işgalle malul sakatlanmış bu reaksiyoner milliyetçiliğin kendi içerisinde arazlar oluşuyor. Bu arazlar giderek paranoyaya dönüşüyor. Mesela, Cumhuriyet dönemindeki Türk seçkinlerinin ideolojisi her zaman bir beka sorunuyla karşı karşıya gelinecekmiş gibi bir paranoya tarafından yönlendiriliyor. Bu paranoyayı oluşturan, az önce saydığımız, o travmayı yaratan etkenlerdir. O travmalar, o kayıplar Cumhuriyet elitlerinin beka sorunuyla ilgili bakış açılarındaki paranoyayı besleyen temel faktör oluyor.

Bu Türk Milliyetçiliği, çöküş sürecinden, Cumhuriyet’in kuruluşuna, ulus devletin yaratılmasına geçerken böyle bir sarsıntı, travma, kayıp yaşıyor ve bekayla ve yeniden varoluş sorunuyla doğrudan yüz yüze kaldığı için reaksiyoner oluyor, ürkek bir milliyetçilik oluyor ve dolayısıyla sürekli paranoya biçiminde beslenen beka sorunuyla kendisini tarif ediyor. Örneğin, Kürt Sorunu’ndaki yaklaşım konusunda bu beka ile ilgili paranoya temel kültürel etken oluyor.

Naim- Türkiye’de faşist ideoloji ve devlet elitlerini ve bunun devamında da milliyetçiliğin, faşizmin örgütlenme tarzını ve önemli eylemlerini konuşabiliriz. Bir de faşizmin kitleye yayılmasını ve darbelerin bundaki rollerini de…

Cengiz- Az önce Türkiye’de milliyetçiliğin doğuş temelinden bahsettik. Türk Milliyetçiliği’ni anlatırken iki temel eksenden söz ettik. Biri travma, diğeri ise bu travmanın yarattığı kaçınılmaz olarak reaksiyoner oluşuydu. Bu milliyetçiliği, direkt Türkiye’nin yönetici sınıfı, elitler yaşadığı için; en fazla, en yoğun psikolojik bir durum olarak bu beka sorunu, travmayla ilgili psikolojik kalıntılar bilhassa en çok elitlerle ilgili bir durum olduğu için, bu elitler aynı zamanda Türkiye’de milliyetçiliğin kuramcıları, düşünürleri ve uygulayıcıları oluyor.

***

Milliyetçiliğin ilk romanlarını bu elitler yazıyor. Milliyetçiliğin ilk fikir kitapları; örneğin, Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları; Yusuf Akçura’nın Yeni Türk Devletinin Öncüleri ve Üç Tarz-ı Siyaset; Peyami Safa’nın Türk İnkılabına Bakışlar gibi kitaplar hep bu psikolojinin devamı niteliğinde, onun formülasyonları, onun tekrar günün şartlarına uygun biçimde yeniden ifade edilme tarzında ortaya çıkıyor. Türkiye’de elitlerdeki bu milliyetçi yönelişin, travmanın, reaksiyona yol açtığı sonuçların tarihçesini merak edenler için Büşra Ersanlı’nın İktidar veTarih: Türkiye’de “ResmiTarih” Tezinin Oluşumu kitabını önerebilirim.

Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan modernist elitler, aydınlar, Cumhuriyet’in kurucuları, yeni- eski İttihatçılar bu milliyetçiliği nasıl ürettiler, bunun kuramını nasıl yazdılar, bu insanlar kimler, kamudaki görevleri neler, ne iş yapmışlar, hangi ürünleri vermişler; bu konularda detaylı bilgi almak isteyenlere bu kitabı öneririm.

Yine aynı şekilde, Türk tarihinde bu yeni bakış açısının oluşması, bunun Kürt sorunuyla ilgili bağlamları, beka sorunu, devlet, devletin birliği konularında diyalektik ilişkilerin neler olduğuna dair korkuların, tedirginliklerin, reaksiyonların, tavırların, pratik uygulamaların neler olduğunu merak edenler için ise İsmail Beşikçi’nin Türk Tezi “Güneş-Dil Teorisi” ve Kürd Sorunu kitabını önerebilirim.

***

Şimdi, bu kitapları bir yana bırakıp, biraz önce dediğimiz gibi Türk Milliyetçiliği’nin ilk kuramcıları elitler oluyor. Mesela, Yakup Kadri, Yaban romanında, Kurtuluş Savaşı’nda Eskişehir’de karşılaştığı köylülerle kitabın kahramanını konuşturuyor. Onlara “siz kimsiniz?” diye soruyor, onlar “biz müslümanız,” diyor. “Türk müsünüz?” deyince de farkında değiller ki “biz müslümanız sadece,” diyorlar. Türklük, Türk Milliyetçiliği gibi kavramlara çok yabancı o sıralar halk.

Müslümanlık, Türklük, milliyetçiliğe başka bir örnek de sağdan vereyim: Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı. Yine benzer bir konuyu işliyor. Burada İslami kimlik sözkonusu, Türklük bilinci, Türk Milliyetçiliği gibi konulara halk burada da yabancı o dönemde.

Bu örneklerden de anladığımız gibi Türkiye’deki milliyetçiliğin hatta Türk ırkçılığının, şovenizmin ilk kuramcıları Türk elitleri oluyor. Devlet yöneticileri, bürokratlar, aydınlar istihbarat çevreleri oluyor.

***

Zaman içerisinde, kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak; iç pazarın büyümesi, köylerin meta üretiminin artması, para-meta ilişkisinin gelişmesinin sonucu kırsal kesimdeki yapısal çözülmelerin akabinde kente göçler, göç dalgalarının yarattığı kültürel karmaşalar, umutsuzluklar, kırılganlıklar, gelecek kaygıları bu Türk Milliyetçiliği’ni, Türklük bilincini yoksul kesim içerisinde besleyen tarihsel, sosyal gelişmeler oluyor.

Türkiye’de kapitalizm geliştikçe, kapitalizm kitlelere yayıldıkça, sermaye tabanda birikmeye başladıkça, mülk sahibi sınıflar güçlendikçe; bunlar aynı zamanda milliyetçiliğin gelişmesini besliyor ve ulusal talep, ulusal devlet etrafında birleşmek gibi bir duyguyu güçlendiriyor. Dolayısıyla kapitalizm kitleselleşirken, mülkiyet topluma yayılırken aynı zamanda milliyetçilik de topluma yayılıyor.

Milliyetçiliğin topluma bu yayılma süreci, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesiyle beraber ele alındığı zaman bir anlam kazanabilir. Türkiye’de milliyetçiliği kapitalizmin gelişiminden ayrı düşünürseniz, bilimsel gerçekçi sonuca ulaşamazsınız. O zaman Türkiye’de milliyetçiliğin sosyolojik temelini göz ardı etmiş olursunuz. Sosyolojik değişimle milliyetçilikteki iniş-çıkışları, milliyetçiliği karakterize eden özellikleri göz ardı etmiş olursunuz.

Türkiye’nin iktisadi, sosyolojik gelişmesi ve bu süreçlerdeki değişme bağlamında milliyetçiliğin gelişmesini değerlendirirsek, tarihi materyalizm ve bilimsel açıdan gerçekçi sonuçlara ulaşmış oluruz. Başka türlü bir yöntem takip ederseniz, sorunu anlaşılmaz bir karmaşıklık olarak düşünür ve bilimsel, ciddi bir sonuca ulaşamazsınız.

Kapitalizmin gelişmesi aynı zamanda iç pazarın, dolayısyla da sınıfların gelişmesi demek oluyor. Emek-sermaye arasındaki çelişkinin büyümesi demek bu. Yani sınıfsallığın artması.

Kapitalizmin gelişmesi, sadece burjuvaziyi güçlendirmiyor, burjuvazinin zıtlarını da güçlendiriyor. Diyalektikte her şey zıtlarıyla beraber var olduğuna göre, burjuvazi de sömürdüğü sınıflarla beraber var oluyor. Üzerine baskı kurduğu, sömürdüğü, gelirlerini, mülklerini sermaye birikimi yoluyla gaspettiği yoksul kitleleri de yaratmış oluyor.

İşçi sınıfını da yaratmış oluyor böylece. Bu işçi sınıfı; işçi sınıfının dünyada gelişmiş olan, kapitalizme meydan okuyan isyan ideolojileri, sosyalizm gibi ideolojilerin toplumla temas etmesiyle ilgili olarak, Türkiye’de egemen sınıflar; bu milliyetçilikten kaynaklanan sadece bu beka sorunuyla ilgili değil, aynı zamanda mülk sisteminin tehlikeye girmesiyle ilgili korkular yaşamaya başlıyorlar.

Türkiye’de devrimci hareketin, solun gelişmesi burjuvaziye mülkünü ve iktidarını kaybetme korkusu yaşatıyor. Bu korkuyu bastırmak, kapitalizmi devam ettirmek, kapitalizmin başka bir toplum tarzına , örneğin sosyalizme dönüşmesini, bir devrimi engellemek, işçi sınıfı hareketinin birliğini ortadan kaldırmak, kapitalizm dışı arayışları, seçenekleri zorlayan gelişmeleri ortadan kaldırmak için, egemen sınıflar bu milliyetçiliği geniş biçimde kitleler arasında alabildiğine yaymak için propaganda mekanizması geliştiriyor.Yayınevlerinden, radyosundan, medyasından, gazetesinden, üniversitesinden, okullarına, siyasal partilerine, derneklerine, vakıflarına varana kadar bu milliyetçiliği geliştiriyor ve bu milliyetçiliği solun gelişmesine karşı, sosyalizmin kapitalizme karşı bir seçenek olarak gelişmesine karşı bir dalgakıran olarak kullanıyor.

***

Bu milliyetçilik, klasik anlamda laikleşmiş biçimiyle ulusal kimlik yetmeyince, buna toplumun genel ideolojisi arasında yaygın olan İslam ideolojisinden eklemeler yapılıyor. Önce Türkçülük biçiminde başlayan Türk Milliyetçiliği, zaman içerisinde İslamcı, dini milliyetçiliğe dönüşüyor. Türkiye’de birçok etnik grup olduğundan, Türk Milliyetçiliği klasik şekliyle sürükleyici cazibesini kaybediyor. Toplumun %99’u müslüman denilen bir ülkede geriye, bu milliyetçiliği besleyecek, ona farklı bir görünüm verecek, başka bir ideolojiyle, siyasal İslam’la tahkim ediliyor bu milliyetçilik.

Dolayısıyla bugün, Türkçü milliyetçilikle dinci milliyetçilik iç içe, birbirine eklemlenmiş bir biçimde var oluyor. Örneğin, AKP iktidarı, Türkçü milliyetçilikle dinci milliyetçiliğin iç içe geçtiği, organikleştiği, bütünleştiği bir iktidar türü. Bunun kökeninde, Cumhuriyet’in laik, pozitivist ideolojisine karşı geliştirilen, Şerif Mardin ve benzeri müridleri tarafından; sivil toplumcu, liberal,aydın diye bilinen gruplar tarafından desteklenen; 12 Eylül’de devletin resmi ideolojisi haline getirilen İslam-Türk Sentezi var.

Bugünkü AKP iktidarı, İslam-Türk Sentezi’nin en gelişmiş ifadelerinden birisi. İslam-Türk Sentezi’nin bir ayağı Siyasal İslam, diğer ayağı Türkçülük. Bu sentezin vücut bulmuş, iktidar olmuş en tipik örneği AKP iktidarıdır. AKP iktidarının bu şekilde var olması, Cumhuriyet’in laik, pozitivist, Batıcı ideolojisinin yerine Doğucu, İslamcı, ideolojinin tahkim edilip yeniden kurgulanması, devletin yeni ideolojisinin bu olması, Türkiye’de milliyetçilik sürecindeki gelişmelere bir örnek olarak verilebilir.

Naim- Bu topraklarda yüz yıllardır Doğu Despotizmi’nin tezgâhından geçmiş bir halk faşizm için mümbit bir yuva olarak düşünülebilir.

İnziva Diyalogları’nda Dimitrov’un, Troçki’nin ve diğerlerinin faşizm tanım ve çözümlemelerinin bugün yetersiz hâle geldiğinden ve Wilhelm Reich’in Faşizmin Kitle Ruhu’ndan konuşmuştuk.

Türkiye’de faşizmin isimlendirilmesinde zenginlik var: tırmanan faşizm, gizli-açık faşizm, askeri faşizm, sömürge tipi faşizm, kurumsal, örtülü, parlamenter faşizm, şimdi de; yeşil, İslami faşizm…

Seçimlerde yüzde elli civarında alınan oyla sağlanan “demokratik meşruiyet” iktidara faşist demeye engel midir? Bazıları da AKP’nin iktidarda kalmak için faşist uygulamalara yöneldiğini yazıyor. Hangi viteste faşizme geçilmiş olacak?

Cengiz- Bu soru çok iyi oldu. Türkiye’de Doğu Despotizmi’nin merkezini oluşturan merkezi devlet dinle örtülmüştür. Tarık Zafer Tunaya’nın feodal- askeri devlet dediği bu yapının üzerindeki örtü-örfi hukukun esnekliğine, tam bir şeriat devleti olmamasına rağmen-yani Osmanlı’daki devletin üzerindeki örtü bir din örtüsüydü.

Bu, şeyhülislamlık aracılığıyla devlete bağlanmış bir mekanizmaydı. Devletin sadece şeri kanunları yoktu, aynı zamanda padişaha esneklik sağlayan başka bir hukuk da örfi hukuktu. Tüm referanslarını dinden almamasına rağmen yine de Osmanlı Devleti teokratik bir monarşiydi. Ama Ortadoğudaki klasik din devletlerinden farklı olarak örfi hukuk vardı. Yani dinle örtülen, dini mekanizmaları devlet yönetiminde kullanılan, padişah tarafından yönetilen bir devlet olduğu konusunda bir tereddüt yok.

Bu merkezi devlet döneminde halk reayaydı yani mülktü; devletin, padişahın, sarayın mülküydü. Bir anlamda modern toprak kölesiydi. Despotizm dinle örtüldüğü için, devletle halk arasında rıza mekanizması oluşturmak için devlete kutsiyet kazandırmış ve devlet hem yönetici sınıflar, hem de halk tarafından kutsal bir varlık olarak değerlendirilmiştir. Devletin kutsal bir kurum olarak değerlendirilmesinin hikayesi bin yıllık bir hikayenin sonucudur. Selçuklu, Osmanlı’da yüzlerce yıllık bir pratiğin sonucu olarak devlet kutsiyet kazanmış, öyle görülmüş, öyle algılanmıştır. Osmanlı’da bütün kurumlar, vakıflar, şeyhülislamlık, medreseler, tekkeler, tarikatlar bu anlayışın yaygınlaşmasına hizmet etmiştir.

***

Örneğin faşist yazar Ahmet Kabaklı’nın Mabet ve Millet isimli bir kitabı vardır. Buradaki mabetle kastı devlet. Devletle cami Osmanlı’da kutsallık bakımından aynı anlama geliyor; devlet de mabet, cami de mabet. Osmanlı anlayışından bakarsak; padişahlık, Allahın yeryüzündeki gölgesi olarak değerlendiriliyor. Padişahlık, Allahın yeryüzündeki gölgesi olunca, onun yönettiği devlet de kutsal bir varlık olmuş oluyor, bir mabet oluyor. Bu devlete bağlılık geleneğinin psikolojik mirası bugün hâlâ devam ediyor. Yani bir anlamda Osmanlı-bütün idari yapıdan, üretim tarzlarının içerisinden tasfiye edilmesine rağmen- psikolojik ve kültürel miras olarak, Anadolu’daki yüzlerce yıllık birikim birçok ilişkide hâlâ varlığını sürdürüyor. Bugün birçok sosyal bilimci fark ediyor ki Anadolu’nun birçok yerinde bozulmuş haliyle de olsa; Osmanlı alışkanlıkları, toplum ilişkileri, gelenekleri varlığını sürdürüyor. Tam anlamıyla Osmanlı bitmiş değil.

Hâlâ bugün Cumhuriyet içerisinde başka başka formlarda Osmanlı var. Devleti kutsal sayan bu psikoloji de Osmanlı’dan miras kalan psikoloji. Devleti kutsal sayan psikolojinin gölgesinde kitleler yetiştirilirken, Anadoluda Allaha ve devlete karşı gelinmeyeceği öğretiliyor insanlara. Allahtan sonra ikinci kutsal varlık devlet görünüyor. Dolayısıyla Anadoludaki birtakım kısmi halk ayaklanmaları Thomas Müntzer Köylü Ayaklanması türü yaygın bir ayaklanmaya dönüşmüyor. Batı tarihi hep ayaklanmalar tarihi. Bizde daha çok dini, mezhebi nedenlerle ayaklanmalar olmuş. Bunların çoğu Celali ve Alevi ayaklanmaları olarak biliniyor. Ama geniş olarak Sunnilerin de içine katıldığı büyük ayaklanma yok Türkiye tarihinde. Bu devletin kutsal ve mabet olarak kabul edilip, kutsallığa karşı ayaklanmanın günah ve haram olduğu inancının kitlelerce benimsenmesinden kaynaklanan bir durum.

***

Devletin bu şekilde algılanması Türkiye’de faşizmin kendini tahkim etmesinin en önemli tarihsel- psikolojik zeminini oluşturuyor. Faşizm buradan besleniyor. Egemen sınıflar faşizmin kitle ruhunu da buradan yayıp geliştiriliyor.

Türkiye’de faşizm Batı faşizmlerinden farklı. Türkiye bir Asya toplumu. Dolayısıyla Türkiye’deki faşizm; Balkanlardaki, İtalyadaki, Fransadaki ve Almanyadakinden farklı özellikler gösteriyor. Bu farklılık Türkiye’deki faşizmin Asyatik olmasıdır. Türk faşizmi Asyatik bir faşizmdir. Bunun temel karakterinin iki özelliği var: Doğu Despotizmi ve din.

Bu iki etken ekseninde belirleniyor Asyatik Faşizm. Dolayısıyla Batıdaki klasik faşizmlerin gelişme şemasından veya Balkanlardaki askeri darbelerle gerçekleşen faşizmlerden daha farklı, daha otantik, daha kendine özgü renkler içeriyor, karakteristik özellikler taşıyor.

Bu faşizm Batıdakine benzemediği, değişik değişik özellikler arzettiği için değişik isimlerle Türkiye’de sol tarafından adlandırılmıştır. Saydığın bütün faşizm türleri, faşizmin bir boyutunu, bir yanını görmenin sonucudur. Birisi bir yanını görüp parlamenter, birisi başka şekilde görüp örtülü faşizm, bir diğeri başka şekilde görüp gizli faşizm, birisi sömürge ülkelerdeki faşizm türüne benzetip sömürge tipi faşizm, birisi baştan beri Türkiye’de faşist örgütlenmeler; devlet içindeki istihbarat örgütlerinin ve askeri militer örgütlerin, emniyet örgütlerinin bünyesinde geliştiği için bu faşist örgütlenmelere haklı olarak kurumsal faşizm demiştir.

Bu Türkiye’de faşizmin çok çeşitli olmasından değil, Asyatik, kendine özgü olmasından ve Batıdaki, Balkanlardaki, Latin Amerika’daki faşizmlerden farklı özellikler göstermesinden dolayı, bu kadar çok değişik şekilde adlandırılmıştır.

Bu adlandırılmaların hepsinde kendine ait doğruluk payı vardır. Bunların hepsi, faşizmin görünen bir veçhesinin adlandırılmasıdır. Orayı gören orayı, burayı gören burayı adlandırmıştır. Faşizmin adlandırılmasındaki çeşitlilik buradan kaynaklanmaktadır. Bu, faşizmin Asyatik olmasından, farklı tarihsel zeminden beslenmesinden, farklı tarihsel gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan farklı karakteristik özellikleri kazanmasından dolayı bu kadar çeşitlilik arzedip, bu kadar çeşitli tanımlamalara neden olmuştur. Bütün bu özelliklerin genel başlığı Asyatik olmasıdır. En temel özelliği budur.

***

Faşizm, Türkiye’de bugün Marksist düşünürler tarafından ortaya konulduğu gibi, hep kapitalizm içerisinde varolan, yani emperyalizm çağında sermayenin genel bir eğilimidir. Mülk tehlikeye girdiğinde ABD ve dünyanın en liberal demokrasisini uygulayan ülkeler bile en acımasız faşizmi uygulayabilirler.

Türkiye’deki faşizm de böyle bir şey. Burjuvazinin yönetimde tarihsel olarak kullandığı iki teknik vardır. Biri reformist yöntem, diğeri baskı yöntemidir. Burjuvazi yaratılan artıdeğerden, ulusal hasıladan kitlelerin iktisadi ve sosyal taleplerini karşılayacak çözümler bulabildiği oranda, burjuva demokrasisi denen parlamenter burjuva demokrasisi daha canlı bir hale gelir, varlığını demokratik bir biçimde sürdürür.

Fakat egemen sınıflar kitlelerin taleplerini karşılayamadığı zaman, bu reformist yönetim stratejileri yerini şiddete bırakır. Bu sefer talepleri karşılanmayan, hak, özgürlük arayan, ekmek, iş isteyen kitlelere bunlar verilemediği için, bu kitleler sistem tarafından konsolide edilemez ve sistem buna acımasız bir terörle, işkenceyle, cinayetlerle cevap verir. Hukuk bu şekilde ortadan kaldırılır. Hukuk kırıntılarının kullanılmasına bile izin verilmez. Bunlar olduğu için sistem baskı, terör rejimine dönüşür. OHAL Rejimi bunun içindir. Yasama yerine, direkt bir kaç kişinin isteği doğrultusunda düzenlenmiş KHK’lerle uygulamaların yapılması, hukuki örtünün kaldırılması, klasik burjuva anlamda bile burjuva demokrasisinin kırıntısına bile izin verilmemesi, düşünce ve ifade özgürlüğününün, medya özgürlüğünün, eğitimde çağdaşlaşmanın, parlamentoda halkın iradesinin gasp edilmesinin sebebi budur. Yani sistem yetersiz kalır, toplumun taleplerini karşılayamaz. Dolayısıyla baskıyı alabildiğine artırır. OHAL bundan doğar. KHK’lerle yönetim gereği bundan doğar.

***

Geçmişte Türkiye’de MC de yüzde elli civarında sağlamıştı ama biz MC’ ye de faşist MCdiyorduk.

Türkiye’de faşizm bizzat devlet aracılığıyla yürütülüyor. AKP’nin faşizmi diğer faşizmlerden farklı. AKP Türkçü faşizm uygulamıyor, Türkçü faşizme eklemlenmiş biçimde İslami faşizm rejimi uyguluyor. Uygulanan bu KHK’ler, emperyalizmle bağımlılık ilişkisi içerisinde varoluş mücadelesi veren tekelci burjuvazinin; açık, terörist, hukuksuz, kanunsuz, adaletsiz yönetiminin yol açtığı sonuca biz kesinlikle İslamci Faşizm diyebiliriz. Buna başka birşey demek mümkün değil.

Bu açık, terörist yönetim tarzıdır. Çünkü burada hukuk, bağımsız yargı, adalet yoktur. Burada hak ve özgürlükler karşısında TOMA, cop, işkence, kamudan atılma, zorbalık, hukuksuz yargılanma, iddianamesiz uzun süre hapiste çürüme var. Bunlar tipik terörist yönetim özellikleridir. Burada hukuk olmadığı için buna OHAL Rejimi denmiştir ve OHAL Rejimi’nin yönetim aracı KHK’lerdir. Bunun adı İslami Faşizm’dir.

Naim- Mussolini, “Faşizm, dini bir konsepttir,” diyor. Yalçın Küçük ise “Türkiye’de faşizmin kitle temeli, ancak İslam’a dayanılarak yaratılabilir,” demişti.

Günümüzde faşizmin Nazi urbalarıyla gelmesini beklemek saflıktan ötedir. Vahabiler’in “aba”sı da şimdiki zaman faşistlerinin pekâla kostümü olabilir.

Parti-devlet özdeşleşmesi, polis gücünün artırılması ve polise askeri nitelikte ağır silahlar alma yetkisinin verilmesi, SADAT gibi örgütlenmelerle milis güçlerinin oluşturularak yedekte tutulması ve daha çoğu… Bizim İslam ideolojisiyle faşizm arasındaki ortak, benzeşik yanları da konuşmamızı gerektiriyor. Çünkü iktidarın feneri İslam. Zaten epeydir Türkiye’de faşizm bayrağı MHP’den AKP’nin eline geçmiş durumda.

Bu noktada şunu da belirtelim; iktidarın el attığı her şeyi bozma, deforme etme özelliği var. Bu çerçevede iktidardan faşizm literatürüne de katkı! beklemeliyiz mi?

Türkiye’de faşizm dünyadaki örneklerinde olduğu gibi sadece kapitalizmin son can simidi veya iktidarda kalmak saikiyle açıklanacak bir şey değil.

İslamcı iktidarın, faşizmi ülkede kurumsallaştırmaya yönelik her alandaki girişimleri salt iktidarda kalmak dürtüsüyle açıklanamaz.

Bunlar, onbeş yıldır iktidardalar ama hedefledikleri İslamcı yönetimi kuracak kadar mevcut sistem içerisinde muktedir olamadılar.

İşte, arzuladıkları Milli İslam’ı tam anlamıyla kurmak için bizim faşizm dediğimiz devlet biçimine ihtiyaçları var. Onlar için adı hiç önemli değil; önemli olan, özledikleri devleti, toplumu nasıl ve hangi araçla inşa edecekleri. Faşizm, iktidarın zarureti oldu artık.

Öte yandan, Türkiye’de faşizm Kürt Sorunu’nun evrildiği kulvarda daha bir ihtiyaç haline geldi. “Barış Süreci” oyalamasıyla geçici bir süre uyutulan bu sorun, Suriye sorununun ateşlemesiyle Ortadoğu’da her tarafı sardı ve Kuzey Irak’taki referandumla izlenecek rotanın da belli olmasıyla birlikte söndürülemez hâl aldı. Ne dersin?

Cengiz- Faşizm farklı ülkelerde farklı özellikler gösteriyor. Örneğin Almanya’da ırkı, İtalya’da devleti, İspanya’ da kilise, din, ordu ve sporu öne alıyor. Belli tek bir kalıbı yok faşizmin. Ülkelerin gerçeklerine ve mitoslarına göre farklı şeyleri öne çıkartabiliyor. Faşizmlerin hepsinin temel özelliği: kendisini ilahi yanları olan mistik bir ideoloji olarak tarif etmesi. Yani kendisini din gibi bir ideoloji olarak sunması.

Dolayısıyla Mussolini, yozlaşmış kiliseye ya da komünizm tehditine karşı, toplumun birliğini sağlayacak, yeni bir din olarak topluma faşizmi sunuyordu. Kağan Yayınları’ndan çıkan Mussolini’nin Faşizm diye bir kitabı var. Bu kitapta Mussolini, faşizm konusunda bütün düşüncelerini anlatır.

***

Türkiye’de Cumhuriyetin ilk dönemlerinde ırkı, milleti öne çıkaran Türk faşizmi süreç içerisinde bunun yetmediğini görünce buna İslamı ekledi. Bu halkın yüzyıllardan beri gelen temel ideolojisi ve temel yaşama biçimini, aile hayatını, ahlakını, sosyal ilişkilerini belirleyen normların kaynağındaki güç, anlayış, düşünce İslami düşünce olduğu için, dolayısıyla bu halkın faşizmle teması bu İslami çerçevede aranıyor. Bu halkın batıl, kör inançlarından, ilkel algılarından, eğitimsizliğinden, cahilliğinden faydalanarak İslamın kendilerine uygun yönleri faşist ideolojiye eklemleniyor. Klasik Türkçülük yetmediği için, bunun İslamla tahkim edilmesi gerektiği düşüncesi geliştiği için İslam- Türk sentezi formüle edilmiştir.

Bu halkın yaşam ideolojisini belirleyen İslam olduğu için, dolayısıyla halka yayılacak faşizmin beslendiği kaynak da doğal olarak İslam oluyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Anadoluda okul yokken, Osmanlı döneminde tarikatlar, zaviyeler, medreseler, dini kurumlar, din adamları, aşiretler, aşiret reisleri, feodal güçler Anadoluda hep bu dini örgütlemişler, dinle toplum- devlet arasında bir irtibat sağlamışlar ve dini, devletin toplumla ilişkilerini düzenleyen bir mekanizma olarak kurgulamışlar ve bundan yüzyıllar boyunca faydalanmışlardır.

Dolayısıyla bu hazır kalıbın devamı hâlâ Anadoluda yaşamakta. Bu yapı toplumun dinsel inançlarını belirlemede etkin olmuş ve bu halkın günlük yaşam ideolojisini, günlük aile ideolojisini, sosyal ilişkiler ideolojisini belirleyen, temel normları düzenleyen bir düşünce, bir anlayış bu İslam düşüncesi olmuştur.

Türküyle, Kürdüyle, Çerkeziyle,Boşnağıyla- gayrimüslimleri ayrı tutarsak- genel anlamda müslüman menşeili halkı bir arada tutmak için en bütünleştirici ideoloji İslam olmuştur. Dolayısıyla devlet İslamı sisteme dahil ederek, bu ideoloji ile kitlelerle yeniden bir bağ kurarak (Kemalist radikalizmin baştan kopardığı), tekrar kitleleri

sisteme entegre etmek için bir mekanizma olarak dini ideolojiyi faşist ideolojiye, yönetim ideolojisine eklemiştir.

Bu faşist ideoloji eklenirken buradaki temel argüman İslam Kardeşliği’dir. Yalnız burada gözden kaçırılmaması gereken bir durum var: Bu tahkim edilen İslam, halkın inandığı gibi halk İslamı değildir. Bu saltanat, devlet yönetimindeki varolan İslam, Hz. Hüseyin veya Ebu Zer’in İslamı değildir. Hak, adalet, onur, emeğin hakkını helal gören, müslümanın meşru varlığı olarak gören İslam anlayışı, burada devlet yönetiminde değişik bir anlayışa uğramıştır. Devlet yönetimindeki İslam Türkiye’de bildiğimiz anlamda Kur’an İslamı değil, Muaviye- Yezit İslamı’dır. Yani saltanat İslamı’dır.

Bu İslam, Osmanlı’da feodalizme hizmet ederken, kapitalist toplumda daha da dönüştürülüp, yozlaştırılarak kapitalizmin bir ideolojisi haline getirildi. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş, aynı zamanda feodalizmin İslamından kapitalizmin İslamına geçiş sürecidir.

AKP İslamı; Osmanlı İslamı değil, kapitalizmin bütün mekanizmlarına, sömürü ilişkilerine, yönetim tarzlarına, devlet kurumlarına uyum sağlamış kapitalizmin İslamıdır.

***

Türkiye’de faşist hareket gelişirken, Türkiye’de bütün toplum faşistleşti, diye bir şeyden bahsetmek mümkün değil. Türkiye’de faşizm gelişirken aynı zamanda faşizmi reddeden laik, hatta daha ileri gidip Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını talep eden, çağdaş, demokrat, sol bir kesim de var.

Dolayısıyla Türkiye’de Cumhuriyet tümüyle başarısız oldu, bu başarısızlığın sonunda AKP iktidar oldu, diye bir varsayımda bulunmak doğru bir yaklaşım değil. Elbette, Cumhuriyetin başarısızlıkları var. Ama Cumhuriyetin başarıları da var. Bunlardan biri Cumhuriyetin kendi makbul vatandaşlık çerçevesi içerisinde, o kalıp içerisinde yaratmış olduğu laik, cumhuriyetçi bir tabandır. Bu, Cumhuriyetin başarı tarafı.

Çağdaş demokrasiden, laiklikten, aydınlanmadan yana bu güçlerle, bunlardan hoşnut olmayan, bunlar olmadan yönetimi sürdürmek iddiasında olan gerici-faşist güçler arasında çatışma, gerilim bugün alabildiğine keskinleşerek devam ediyor.

Türkiye’de bu cumhuriyetçi, modern, ilerici, laik, sol güçlerle gerici güçler arasında hesaplaşma giderek derinleşiyor. Ve Türkiye’de bu gerici-faşist güçler, bu laik güçlerin direncini kıramıyor. Bütün baskılara, devlet ve polis terörüne rağmen bu direnci kıramıyor. Dolayısıyla kendi ideallerine, İslamcı histerilerine uygun olarak dört başı mamur bir devlet oluşturamıyorlar. Çünkü toplumda var olan güçler, sınıflar dengesi buna izin vermiyor.. Dolayısıyla tosladığı bir yer var. Bu yer, Türkiye’nin iki yüz yıllık çağdaşlaşma birikimidir.

Türkiye’nin sol geleneği, sol güçleri, solun mücadele deneyimleri, solun fikri birikimleri, sol kültürün, sol değerlerin, demokrat-laik değerlerin toplumda oldukça geniş bir kesim içerisinde varlığını sürdürmesi, kabul görmesi, bir davranış kalıbı oluşturması ve bu kesimlerin doğrudan şeriatçı, dinci, faşist yönetim tarzını, devlet biçimini reddetmesi, en gerici laik kesimde bile asgari parlamenter burjuva demokrasisinin talep edilmesi, Türkiye’deki siyasal İslamın gelip tosladığı duvar oluyor.

İktidar bu duvarı aşmak için zorluyor ama aşamayacak. Bu direnci kırmak için denemeler yapıyor. Örneğin, Cumhuriyet ve Sözcü gazeteleri operasyonları, HDP’lilerin tutuklanarak halk iradesine tecavüzde bulunulması, Kılıçdaroğlu’nun avukatının FETÖ’cülükle suçlanması… Bunlar denemeler. Direnç ne kadar var, diye direnci yokluyorlar.

Tecavüzcülere evlenme kanunu çıkartılması, müftülere nikah kıyma yetkisi vererek Medeni Hukuk’un kadınlara verdiği hakları ortadan kaldırarak, kadınları tekrar cariye, köle haline getirecek uygulamalara geçiş denemeleri, bir direnç yoklaması aynı zamanda. Eğer tepki büyürse, dalga dalga fırtına şeklinde toplumda yayılmaya başlarsa; bu sefer bu tasarılar geri çekiliyor, bu tür uygulamalardan geçici de olsa vazgeçiliyor.

Gezi’den beri, daha sonra 16 Nisan referandumundaki Hayır Bloku’nun sokak gösterileriyle ve Adalet Yürüyüşü’yle bu süreç devam ediyor ve bu direnç tüm zorlamalara rağmen kırılamıyor.

Senin dediğin biçimde; dinci, şeriatçı, faşist bir devlet biçimi olması için bu direncin kırılması, bu direncin direnme kapasitesinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bugünkü AKP’nin devlet içerisindeki gücü, İslam- Türk Sentezcilerinin gücü bunu başarmaya yetmiyor. Yetmediği için de bu duvara tosladılar, bu direnci kıramıyorlar. Bu direnç devam ettiği sürece de başarılı olmaları mümkün olmayacak. Bu başarıyı gösteremeyecekleri için de çekip gidecekler.

***

Türkiye’de faşizmin temel özelliklerini sayarken, bunlardan birinin beka sorunuyla ilgili bir geleneksel tavır olduğunu ve bu beka sorununun gerçek nedenlerden kaynaklandığını belirtmiştik.

Bugün bu konuda devletin en hassas olduğu konu Kürt Sorunu’dur. Kürt Sorunu devlet tarafından; devletin bekasını tehdit eden, dış mihrakların, “üst aklın” yani emperyalizmin kullandığı bir güç olarak algılanıyor.

Türkiye’de gerçekleştirilen darbeler bir yanıyla Kürt Sorunu’yla ilgili olmuştur hep. Dolayısıyla faşist darbenin en önemli sebeplerinden birisi, beka sorunundan kaynaklanan Kürt Sorunu’nun tehdit olarak görülmesi oluyor. Türkiye’de Kürt Sorunu, Kürt tehlikesi her zaman faşist darbenin meşrulaştırıcı etkenlerinden biri olarak varsayılmış, öyle kabul görmüştür.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42885

Editör - 19 Eki 2017. Kategori Mülkiyeden, Mülkiyeli Yüzler. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes