UNUTMA-K: BAŞLANGIÇ – M. Şehmus GÜZEL

Unutma-k korkusu çocukluğumuzdan beri kabuslarımızdan biri, belki en birincisi.

Hani bir şeyi unutmamak için bir parmağımıza ip bağladığımız günlerden beri. İki şeyi unutmamak için ise iki parmağa ip bağlanırdı. İyi de hangisinin neye ilişkin/ait olduğunu unutunca ne yapıyorduk? Meçhul. Anımsayamıyorum. Siz anımsıyor musunuz? Evet mi? Ne mutlu size.

İşte böyle başlıyor unutmak. Anımsayamarak. Ama hemen eklemeli: Her anımsamamak, her unutmak da unutkanlık hastalığına yakalandığımız anlamına gelmiyor. Peki o zaman bu bela başımıza ne zaman bela oluyor? Bela bela oluyor dikkat!

Zaman geçip giderken önce aniden ve bilhassa asla farkına varmadan günleri karıştırmaya başlıyoruz: Çarşambaya pazartesi, salıya pazar, pazartesine cuma diyoruz. Aslında bunun farkına biz varmıyoruz, yakınlarımız, çok yakınlarımız varıyor. Evet, “önce günleri karıştırmaya, bugünün haftanın hangi günü olduğunu unutmaya başladı” diyoruz. “Unutkanlık hastalığı” böyle baş gösteriyor. Doktor Alois Azheimer kusura bakmasın ama 20. yüzyılın başında ortaya çıkardığı, (yoksa keşfettiği mi demeli?) hastalığa kendi isminin verilmesi tıpta alışılmış bir gelenek ama işi kolaylaştırmak için buna şimdilik “unutkanlık hastalığı” diyelim. Doktor Alzhemier’e saygıda asla kusur etmeden. Bir de elbette bu hastalığa tutulmaktan korkanlarda baş gösteren “unutma korkusu hastalığı” var onu da burada es geçmeyelim. Anımsayalım. Unutmadan.

Uzun sözün kısası bu hastalık evet böyle başlayabilir, her hastada başka bir yoldan da gelebilir, o da var:

“Bugün ne gündür? Hangi gündeyiz?”

Bugün kıyamet günüdür.

“Hangi ayın hangi günündeyiz?” “Ayın (Hangi ayın?) 5’i mi? 6’sı mı?”

Tarih nedir? Tarih? Tarih konuşmaz, dili yoktur. Yazar. Zamanı gelince. Bugün o zamanın geldiği andır. Tarihin yazma zamanı hangi güne rastlar? Tarihin yazma saati hangi gün, hangi saatte çalar? Tarihin yazma zamanı hangi gün, hangi tarihte, nereden, nasıl gelir?

“Sonra tarihleri karıştırıyor oldu” diye sürdürüyor konuşmasını Maurice. Eşi Simone çünkü kendikendisiyle, eşiyle, çocukları ve torunlarıyla, torunlarının çocuklarıyla ve dünya ile ilişkilerini kesmiş durumda. Simone’u siz gençken görmeliydiniz: Hele Paris’in nazi işgalinden kurtulduğu günlerde üstü açık kamyonda saçları püfür püfür rüzgarda uçuşurken. Elinde çakar almazı. Yüzünde bir “Şark Çıbanı” kadar güzel tebessümüyle. (1)

Simone birkaç yıldır isimleri, yerleri/mekanları karıştırıyor. Yeri? Neredeyiz? Umursadığı yok. Evet umursadığı yok: Yere, mekana, cografyaya hiç mi hiç önem vermiyor. Doğrusunu isterseniz önem verip vermediğini de bilemiyoruz. Konuşmuyor çünkü Simone. Arada bir eşine bozuk atıyor. İnce ve iyi seçilmiş bir küfür savuruyor. Ama düzenli bir sohbet bağlama olanağımız artık yok. Bazen bir kelime, bir gazetedeki bir başlık, televizyondaki bir imaj kendiliğinden bir sayfa açmasına olanak verebiliyor, o zaman anımsadığı geçmişi en ince ayrıntısına kadar anlatabiliyor. Ağzınız açık dinliyorsunuz. İşte Bizim Simone budur kardeşlerim.

Evet bugün kıyamet günüdür.

Doğrusunu isterseniz, Simone’un gözünde, yerin, mekanın, cografyanın bu saatte (hangi saatte?) artık (neden artık?) herhangi bir kıymeti harbiyesi, gelir geçer bir değeri de kalmamış-tır. Yakın geçmişle ilgili herşey silinmiş, yaşanmışlıklar yaşanmamış, dün ne dünü daha birkaç dakika önce yediklerimiz, tanışıkların isimleri, cisimleri unutulmuştur. Kızkardeşi telefon ettiğinde, Simone her zamanki alışkanlığıyla, telefona koşar ama kız kardeşi “Ben Michelle” deyince, Simone “Hangi Michelle?” diye soruverir. Kızkardeşi üzülür … Telefonu kapatınca eşi Maurice “Kimdi?” diye sorduğunda yanıtı “Kim kimdi?” olur. Telefonu ve telefonda kimle konuştuğunu birkaç saniye içinde ve çoktan unutuvermiştir çünkü. Yakınları için zorlu, üzüntülü, belalı anlar …

Alzheimer belası haince nöronlarımıza hücum ediyor. Yaşlılık günlerimizde yorgun nöronlar hemen teslim bayrağını çekiyor. Elbette herkeste ve her zaman değil, ama unutkanlık hastalığına yakalananlarda, kaçınılmaz olarak bu bela böyle baş gösteriyor: Nöronlarımız mücadaleyi yitirince. Baş vurduğunuz nörolog, “Beyin zedelenmiştir” diyor: Teşhis böyle konuyor. Peki, olsun! Savaşı henüz kaybetmedik ama norönlarımızdan birçoğunu maalesef. Nöronlarımızı ve beynimizi korumanın yollarını araştırıyoruz ve mutlaka bulacağız. Umutluyuz. Doktorlarımızdan, araştırmacılarımızdan ve yarınlarımızdan.

Unutkanlık hastalığına yakalanmışlarda geçmişten kimi izler taptazedir: Hele söylenen türküler, şarkılar, gençlik zamanlarının toplu gösteri ve yürüyüşlerinin marşları unutulmamıştır İki Gözüm… Simone’la salonda, mutfakta başbaşa kaldığımızda Enternasyonal’e başlıyorum. Simone hemen sözü benden alıyor ve Enternasyonal’i keimesi kelimesine ve asla  şaşmadan sürdürüyor. İkinci Savaş sonrasının ihtilalci günlerindeyiz, Bastille’i belki yeniden zaptetmek üzereyiz. Belki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı. Bunu unutmamış, unutmaz Simone. Kurban olayım sesine, sözüne. Sonra öğlen yemeğini yemişsek ve kahve saati gelmişse Edith Piaf’a dalıyoruz. “Je ne regrette rien”e ben başlıyorum yine Simone sürdürüyor. Tek kelimesini unutmamıştır. Tek kelimesinin hakkını yemez asla. Edith Piaf üzerine dünya kadar şey anlatabilir.

Hafızanın kaypak, vefasız, insafsız olduğu artık ispatlı. Seçmeci olduğu da biliniyor. Yaşananlardan istediğini saklıyor, istemediğini silip süpürüyor ve kilim altına atıyor … Ama unutkanlık hastalığı daha karmakarışık. Tedavisi olmayan, kurtuluşu bulunmayan bir bela. Şimdilik böyle. Önceden farkına varılır, özen gösterilirse ve kimi ilaçların da katkısıyla yayılması/büyümesi/gelişmesi yavaşlatılabiliyor ama tamamen ortadan kaldırılamıyor. (2) “İlaçların katkısı” konusunda Maurice bana katılmıyor ve “İlaçların hiç bir yararı yok! O nedenle Simone ilaç milaçı bıraktı, evet hakikaten artık ilaç milaç  almıyor!” dedi, birkaç gün önce.

Yakın geçmişi silip atınca geriye ne kalıyor? Yemek, içmek, seyretmek, uyumak. Hepsine, herkese en yakınına bile, uzak olarak.

Yakın geçmişi silip attıktan, silinip atılmasının önüne geçemedikten sonra uzak geçmişi anımsamak, uzak geçmişten birkaç anıyı yeniden yaşamak mümkün. Bu meselede müziğin belirleyici önemi artık biliniyor. İlginç bir saptama. Bu sadece benim saptamam değil. Unutkanlık hastalığına tutulmuş babasını haftada bir veya iki kez otomobiline alıp, gezdirmek, hoşca vakit geçirmesini sağlamak umuduyla şehir dışına çıkaran, geniş kırlarda, alanlarda, küçük ve büyük yollarda otomobiliyle dolaştıran bir oğul, otomobil radyosunu da açarak zamanın bir parçacık eğlenceli olmasını arzulayınca, babasının gençlik yıllarının çok sevilen bir şarkısı söylenirken babasının da şarkıya eşlik ettiğini ve mucize kardeşlerim tek kelimesini sektirmeden söylediğini farkedince dünyalar kadar sevinmiş. Simone’un Enternasyonal’i ve Edith Piaf’ın şarkılarını anımsaması gibi. Bunun üzerine otomobil gezintisi bir tür tedavi yöntemine dönüşüyor: Oğul babasıyla otomobile biner binmez radyoyu açıp otomobil turunu o bilinen ve babasının eşlik ettiği şarkı söylenene kadar sürdürüyor. “Müzik ruhun gıdasıdır” deyişi de böylece bir kez daha burada ispatlanmıyor mu? Yes! Aktardığım olay İngiltere’de yaşandığı için İngilizce bir evet yazabilirim sanıyorum. Yes evet! (3)

Unutkanlık hastalığı hiçbir şeyi, bir kuruşu, bir saniyeyi, bir adımı, bir hiçi, bir hiçbirşeyi yitirmek isemeyenlerin dünyasında koskocaman bir boşluk, bir yarık, bir çukur, dipsiz bir uçurum. (4) Gününü, haftasını, ayını, yılını inceden inceye düzenleyenlerin dünyasında kendi kendine çeki düzen verme yeteğinin bozulması, ve hatta bu yeteğin kimi kez tümüyle yitirilmesi öyle kolay kolay üstesinden gelinebilinecek bir şey değil. Maurice işin farkında. Dört yıldan beri. Maurice ve Simone otuz beş yıldan fazla bir zamandan beri aile dostlarımız. Maurice bugün 87, Simone 89 yaşında. Altmış beş yıldır aynı yastığa baş koyuyorlar. Aşkları ilk günün tutkusu düzeyinde. Maurice arada bir ağlamalarını saklayamıyor. Hele Simone ona ters bir iki laf edince. Geçen gün Maurice’e “Bugünlerdeki korkun nedir?” sorusunu sordum. Yanıtı şu oldu :

“Bir sabah uyandığımda Simone’un bana ‘Siz kimsiniz? Yatağımda ne yapıyorsunuz?’ diyeceği.”

NOTLAR

(1)     Simone nazi işgali sırasında, 12-16 yaşlarındaydı, doğrudan doğruya silahlı mücadaleye katılamadı ama Paris’te güney mahallelerinden “aldıklarını”, her zaman ne “aldığını” da bilmeden, evet aldıklarını, bisikletinin orta boy çantasına, ıvır zıvırın ve varsa ucuza alınmış, yoldaşların köylerden getirdiği bir-iki patatesle, bir-iki havucun altına saklayarak, Paris’in kuzey mahallerine taşımakta da üstüne yoktu. O güzelliğe benim diyen nazi belalar bile ağızları iki karış açık bayılıp kalıyordu. Başabelalar evet. Paris’in Kurtuluşu büyük bir halk bayramı gibi kutlanırken adet üzere kadınlardan birkaçı da silahla fotoğrafcılara ve kameralara poz verdiler. Simone da böyle geçti Tarih’e. Kadınlardan silahlı mücadeleye katılanlar olmadı değil, örneğin Madeline Riffaut: O’nun hikayesini de anlatmalıyım birgün.

(2)     Yapılacak daha dünya kadar şey var elbette, onlardan bildiklerimi, okuyarak, izleyerek ve dinleyerek öğrendiklerimi bir sonraki makalede sunacağım.

(3)     Bu olayı aktaran gazete haberini kesip Alzhemir dosyama yerleştirmiştim ama bugün bulamıyorum, belki dosyalarda hata yaptım belki “unutuyorum”. Şaka. Ama bulunca mutlaka yayınlayacağım. Söz. Unutmadan.

(4)      Neyzen Tevfik’i de burada anmak gerekiyor: Unutkanlık hastalığı filanla değil bir “Hiç!”le ilgili olarak.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42917

Editör - 31 Eki 2017. Kategori Mülkiyeli Köşe Yazarları, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes