Hayat Üzerine Diyaloglar-14/ Kadın Sorunu – Cengiz TÜRÜDÜ-Naim KANDEMİR

“Sosyalizm feminist olmak zorunda. Çağımızın sosyalizmi, reel sosyalist yapıların çöküşünden çıkardığımız derslerin birisi olarak; feminist, çevreci ve hümanist bir sosyalizm olmak zorunda. Çıkardığımız dersler ve bugünkü dünyanın gerçekliği bizi buna zorluyor. Türkiye’de, dünyada sosyalizm olacaksa, bu sosyalizm hümanist, çevreci, aydınlanmacı, feminist bir sosyalizm olacak.”

“Bunlar kadının insanlığına inanmıyor. Kadını yarım insan olarak görüyorlar. Erkeği tam tekâmül etmiş olarak görüyor, kadını görmüyorlar. Bu nedenle de dinsel kültürün kısıtlamalarından dolayı, bastırılmış cinselliğin dışa vuruş biçimi naimkandemircengiztürüdüde kadını cinsel obje olarak görmek oluyor. Kadınla ilişkisini cinsel obje etrafında kurgulayan, böyle bir ilişkiler sistematiği geliştiren, sakat- hastalıklı bir zihin yapısı var bunların.”

“Bugün, Türkiye’de kadın ve çevre mücadelesi Türkiye’deki sol mücadelenin en aktif, en dinamik unsurları haline gelmiştir. Bu, Ortadoğu’da olmayan bir durumdur. Ortadoğu ve İslam ülkelerine baktığımızda kadın mücadelesinin en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir. Bunu sadece sol bağlantılı değil, aynı zamanda modernizmin toplum yaşantısının derinliklerine nüfuz etmesinin bir sonucu olarak da düşünmemiz mümkün.”

***

Naim- Dünyada kadın sorununun solda ele alınışı konusunda genel olarak neler söylersin?

Cengiz- Dünyada kadın sorununun ele alındığı ilk toplum kapitalizm. Kapitalizmde burjuva düşünürleri de bu konuda bir şeyler söylemişler, ama esas olarak kapitalist toplumda kadının konumu yeri ve değerlerle kadın sorunu arasındaki ilişki üzerine ilk derli- toplu inceleme-araştırma ve analizleri yapan sol gelenek olmuştur. Anarşistleri bir yana bırakacak olursak esas olarak bu konuda kapsamlı araştırmalar yapan Marksist gelenek olmuştur.

Marx’ın kadın sorunu konusundaki yazıları daha sonra Engels’in kapsamlı çalışması olan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in bu konudaki yazılarının derlendiği Türkiye’de “Kadın ve Marksizm” diye çevrilen kitaptaki görüşler, “Lenin’in Bütün Dünya Kadınlarına Vasiyetleri”/Clara Zetkin, Lenin’in “Kadınların Kurtuluşu” gibi kitapları genel anlamda Marksist ustaların kadın konusundaki görüşlerini dile getiren çalışmalar.

Bu kitapları dikkatli biçimde okuduğumuz zaman, dünyada kapitalist toplumda kadınların çifte sömürüsünü teşhir eden, kadınların sadece sistemin sömürüsünün muhatabı değil, aynı zamanda ataerkil- erkek egemen toplum yapısından gelen sömürü biçimlerini de açığa çıkartan ilk kuramsal çalışma, ilk pratik eylemci girişim Marksist gelenekte olmuştur.

Bu klasik kitaplarda kadınların kurtuluşu hep sınıf mücadelesi ile ilgili olarak düşünülmüş ve kadınların esas olarak kurtuluşunun sosyalizmde olacağı, kadınlar olmadan sosyalizm, sosyalizm olmadan kadınların kurtuluşu olamayacağı biçimindeki teorik bir denklem kurulmuştur klasik ustalar tarafından.

Esas olarak kapitalizmin yapısından dolayı kadın sorununun çözümü kapitalist toplumda mümkün değil; kadınların birtakım haklar elde etmesi, kadınların ifade özgürlüğü, örgütlenmesi, kadınların hak mücadelesi içinde yer alması gibi birtakım ilerici hakların kapitalist toplumda gerçekleşmesi mümkün ama kadınların gerçek anlamda özgürleşmesi, ataerkil değerlerin dışına çıkıp kadın- erkek eşitliğinin kurulması sosyalizmde mümkün görülmüştür.

Bunun dünyada değişik uygulamaları vardır. Ekim Devrimi’nde, Küba’da, Çin’de farklı deneyimler yaşamış kadın mücadelesi. 12 Eylül’den önce Ser Yayınları’ndan “Vietnam’da Kadın” isimli bir kitap vardı. Halk Kurtuluş Savaşı örgütlenmesi, daha sonra bağımsızlığın kazanılması ve sosyalizmin inşa döneminde kadının rolünü, adım adım özgürleşme sürecini anlatan bir kitapdı bu kitap. Bu konuda değişik ülkelerde değişik deneyimler ortaya konmuştur. Esas olarak kadınların kurtuluşu sosyalizmde görülmüştür.

Naim- Türkiye’de klasik sol bakış, kadın sorununu ele almada neden yetersiz kaldı? Solun feminizme bakışındaki önyargılar ve bunların nasıl aşılacağı ile sol, sosyalizm feminist olmak zorunda mı? Bunları konuşalım.

Cengiz- Kadın konusunda Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Kollantay, Krupskaya gibi kadın devrimciler, kadın sorununa yine sosyalizm sorunuyla birlikte farklı yaklaşımlarda bulunarak, kadın sorununun daha hassas noktalardaki durumlarını ortaya koyan teorik- pratik çalışmalar yapmışlardır. Ekim Devrimi öncesinde Lenin’in arkadaşı Armand kadın konusunda çok farklı görüşler öne sürmüştür.

Bütün bu aydınlanmacı, özgürlükçü, eşitlikçi perspektifine rağmen sosyalizm, hem Sovyet deneyimindeki pratik uygulamada, hem de teoride bu ataerkil alışkanlıklardan önyargılardan kurtaramamıştır kadını. Sosyalist toplum Ekim Devrimi gibi görkemli bir devrime rağmen kadını ataerkil değerlerin baskısından kurtaramamıştır.

Örneğin Andre Michel’in “Feminizm” diye bir kitabı var Türkçe’ye çevrilmiş. Benim de feminizm hakkında önyargılarımın kırılmasını sağlayan en önemli kitaplardan biridir. Bu kitapta bir fotoğraf var, Sovyetler Birliği’nin Komünist Partisi Kongresi’nde çekilmiş. Fotoğrafa bakıyorsun, fotoğraftakiler hep erkek, aralarında kadın yok. Parti yönetiminin neredeyse tamamı erkek. Sanki erkekler sosyalizmi! Kadın- erkek arasında eşitliği sağlama konusunda teorik perspektife sahipti ama Ekim Devrimi de pratik uygulamada yetersiz kaldı.

Dünya sosyalist deneyimleri de benzer şeyler yaşadılar. Kadın gerçek anlamda bir özgürlüğe kavuşamadı. Epeyce bir özgürlük elde etti ama sosyalist toplumlarda tam anlamıyla bu ataerkil değerlerden kurtulamadığı için kadın sorunları kapitalist topluma göre daha az olmasına rağmen o ülkelerde de sorun olarak yaşamaya devam etti.

***

Türkiye’deki sol, İslam toplumunun bir solu. Ataerkil değerlerin alabildiğine güçlü olduğu, pederşahi alışkanlıkların, yaşama biçiminin, aile yapısının güçlü olduğu, bunun İslamcı ve diğer dinsel ideolojilerle, mezheplerle, tarikatlarla örüldüğü bir toplumsal yapıya sahip Türkiye. Bu toplumda kadın sorunu, modern kapitalist, daha çok özgürleşmiş, aydınlanmış, ilerlemiş endüstri toplumunun kadın sorunundan daha trajik- acıklı bir hikâye şeklinde.

Çünkü bu tür ülkelerde daha fazla baskı var. Burjuva demokratik devrim yapılmış ama nefesi yetmemiş, sonuna kadar gitmemiş. Burjuva demokratik devrimin çözmesi gereken bütün sorunlar hâlâ varlığını sürdürüyor. Bunlar klasik anlamda; toprak sorunu yani tarım meselesi, kadın sorunu ve ulusal sorun. Din ve devletin birbirinden ayrılması anlamında laiklik sorunu, hukuk sorunu ve eğitim sorunu. Burjuva demokratik devrimin ana programının esasını oluşturanlar bunlar. Bu sorunları çözemeyen burjuva demokratik devrimler, bu sorunları sosyalizme bırakıyor. Örneğin, Rusya’da da burjuva demokratik devriminden kalan sorunları (ulusal, kadın, eğitim, hukuk ve kilisenin devletten ayrılması) Ekim Devrimi çözmüştür.

Türkiye’de de durum benzerdir. Örneğin, aşiretçi- feodal yapılar, kapitalizm öncesi üretim biçimleri, az da olsa feodal üst yapının kalıntıları, örneğin dinsel ideoloji, aşiretçi gelenekler, töreler; cılız burjuvazi toplumu tek başına yönetmek kabiliyetinden ve inisiyatifinden yoksun olduğu için bu yapılarla uzlaşmış, bunları kendine eklemleterek; üstyapıda, eğitimde, hukukta, devlet yönetiminde karmaşık feodal- burjuva bir yapı kurmuştur.

Örneğin 78 kuşağının ‘80 öncesi liseli gençliğinin attığı sloganlardan birisi: “feodal- faşist- militarist eğitime hayır” dı. O eklemlenmiş yapıyı vurgulamak için, eğitime “feodal” de deniyordu o zaman.

Burjuva, devrimi demokratikleştirememiş ve bu burjuva, devrimini mantıksal sonuçlarına da ulaştıramamış ve çözemediği sorunları bugünün insanlarına bırakmış, böyle bir toplum yapısı arz ediyor Türkiye’nin genel manzarası. Türkiye’de kadın sorunu da böyle bir toplum içerisinde var oluyor. Değerleri, üstyapısı, devlet yönetim tarzı, sosyal ilişkileri bunlar tarafından belirlenmiş bir toplumun solu, aydınları, devrimcileri ve kadınları da böyle çelişkiler yaşayan, bu tip değerlere sahip insanlar oluyor. Dolayısıyla sol bunlardan muaf olamıyor. Sol, kadına, devlete, sosyal ilişkilere, hayata, kadın- erkek eşitliği sorununa bakışında çok farklı düşünmesine rağmen, pratik yaşamında sol da büyük ölçüde bu toplumun etkisini taşıyor. Solda da, kadın- erkek ilişkilerinin kurulması ve sürdürülmesinde sadece bunların değil, dinsel ideolojinin de ciddi payı var olduğunu söyleyebiliriz.

Sol da büyük ölçüde feodal bir düşünce artığı ile malul olduğu için, sol da bu önyargıların içerisinde şekillenen o erkek egemen toplum içerisinde kendisini var etmeye çalışan bir sol olduğu için, bunlarla malul bir sol olduğu için, kadın konusunda bundan kaynaklanan önyargılara sahiptir.

Örneğin, 80 öncesi devrimci gençliğin çok duyarlı olan, ileri, gelişmiş kesimleri bu konularla bağlantılıydı. Büyük kesimi bu konuyla ilgisizdi. Kadın konusunda okumazlar, seminerlere katılmazlar, kafa yormazlardı. 80 öncesi solda kadına bakış; teoride en ileri Markstan, Engels’ten, Lenin’den, Castro’dan, Kolantay’dan, Vietnam Devrimi’nden, Balkanlardaki özgürlük ve sosyalizm hareketlerinden, romanlardan esinlenmiş kadın haklarındaki düşünceleri savunmamıza rağmen, kadınlarla pratikte kurduğumuz ilişkiler büyük ölçüde feodal erkek egemen değerler tarafından kuşatılmış, onlar tarafından belirlenen, onların normlarına uygun biçimde kurgulanan ilişkilerdi.

Burada sınıfsallaşma yetersizliği, modernleşme, demokratikleşme, laikleşme eksikliği, genel anlamda medeniyet gelişmesi eksikliği söz konusu. Burjuva anlamda bir medeni gelişmenin eksikleri, yetersizlikleri var. Bundan kaynaklanan bir sorun var. Sol da bu sorunları yaşayan bir yapıya sahip.

Böyle bir sol, kadın sorununa bakarken teoride, klasiklerin ötesinde, Türkiye’ye özgü ciddi araştırmalar, görüşler ortaya koyamadı. O dönemde Türkiye’de kadın sorunu konusunda kitap yazan bir erkekti: Aytunç Altındal. ”Türkiye’de Kadın” kitabını yazmıştı. O dönemde kadın sorununa ait ikinci kitabı da Profesör.Dr. Türker Alkan, 12 Eylül döneminde yazdı. Kadınların bugünkü durumunun yaşanmasıyla dinsel ideolojinin ve geleneklerin bağı, kadın üzerindeki baskının dinsel kökenleri üzerine Türkiye’de yapılmış ilk araştırma kitabıydı. Adı: ” Kadın- Erkek Eşitsizliği Sorunu”ydu. O gün önemliydi, bugün hâlâ önemlidir.

Şirin Tekeli’nin Birikim’den çıkan “Kadınlar ve Siyasal-Toplumsal Hayat” kitabı dışında kadın sorununa sosyolojik, siyaset bilimi açısından, toplum analizleri çerçevesinde bakış açısı getiren bir çalışma hatırlamıyorum ben ‘80 öncesi. Dergilerde çıkan kısa kadın sorunlarıyla ilgili yazılar dışında.

Şimdi, toparlarsak; birincisi, böyle bir sol, genel olarak kadın- erkek arasında medeni ilişkiler kurmakta da yetersizdi, ikincisi, kadın sorunuyla ilgili düşünce birikimine vakıf olma konusunda yetersizdi, üçüncüsü, var olan toplumu eleştirel aklın süzgecinden geçirip yeni değerleri ortaya koymakta yetersiz olduğu için bu ataerkil erkek egemen değerleri ile maluldu ve bu malulluğundan dolayı da solda bir önyargı vardı.

Örneğin solun en önemli önyargılarından birisi, kadın konusundaki feodal, taşra şartlanmışlıklarını, dar kafalılıkları aşamamasıydı. Bu konunun siyasi sonuçlarından birisi de feminizm konusundaki aşırı önyargıydı. Benim de o zamanlar bilgisizlikten kaynaklanan tutarsızlıklarım, önyargılarım vardı. 1987’de Andre Michel’in “Feminizm” kitabını okuyunca bu önyargılarım ortadan kalktı.

Mutlaka sosyalist kadınların da feminist olması gerektiğine inanıyorum şimdi. Sosyalizm feminist olmak zorunda. Çağımızın sosyalizmi, reel sosyalist yapıların çöküşünden çıkardığımız derslerin birisi olarak; feminist, çevreci ve humanist bir sosyalizm olmak zorunda. Çıkardığımız dersler ve bugünkü dünyanın gerçekliği bizi buna zorluyor. Türkiye’de, dünyada sosyalizm olacaksa, bu sosyalizm humanist, çevreci, aydınlanmacı, feminist bir sosyalizm olacak.

Naim- Cumhuriyet’in kadın hakları konusunda sağladıkları ve Cumhuriyet’in kadın imgesi konusunda neler söylersin?

Cengiz- Osmanlı döneminde cariye, köle hayatı sürdüren kadın konusundaki ilk uyanışlar Meşrutiyet döneminde canlılık gösteriyor. O dönemde ilk feministlerden biri Halide Edip Adıvar. Halide Edip, sadece bir romancı değil, aynı zamanda bir düşünür ve kadın hakları savunucusu.

Osmanlı toplumunda kadınlar; peçe altında, çarşaf içerisinde, sadece gözleri görünen, aşırı baskı altında erkeğe biat etmiş, erkeği efendisi bilen, aile içerisinde bir anlamda erkeğin kölesi haline getirilmiş bir haldeydi. Kölelik durumunu sürdüren bir kadındı. Yurttaş bir kadın değildi. Mutfak ve yatak odasına mahkum edilmişti.

Cumhuriyet modernist bir perspektife sahip olduğu için, Cumhuriyet’in amacı Batılı anlamda modern, aydınlanmış, laik, kapitalist bir burjuva toplumu inşa etmek olduğu için, kapitalizmde gerekliliği ortaya çıkan bir takım çözümler Cumhuriyet döneminde gündeme gelmiştir. Örneğin, bunlardan birisi de kadın sorununun daha fazla güncellenmesi ve önce kadının eğitilmesi, daha sonra dünyada ilk örneklerden birisi olan seçme ve seçilme hakkının kadına verilmesi (1934) önemli bir adımdır.

Türkiye’de kadın hakları, kadınların eğitilmesi, kadınlara haklarının verilmesi, kadının siyasal ve toplumsal hayata katılmasının önünün açılması, aynı zamanda Türkiye’de Türk Devrimi’nin gelişmesiyle, özellikle Türk Devrimi içerisinde laiklik ve aydınlanma damarının gelişmesiyle ilgili süreçlerdir.

Cumhuriyet nasıl bir kadın yarattı, bu kadın nasıl eğitildi, nasıl eğitilecek, bu konuda yöneticilerin perspektifi neydi, aydınlanmanın, laikliğin, Türk Devrimi’nin kadın sorununun, kadın özgürlüklerinin ortaya çıkışında kadın hak ve özgürlüklerinin gelişmesinde etkisi, payı neydi? Bu konuları merak edenler için, Firdevs Gümüşoğlu’nun “Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet” kitabını bir başucu kitabı olarak söyleyebilirim.

Cumhuriyet döneminde bunlar yapılıyor, kadın özgürleşiyor, dinin toplum hayatındaki inisiyatifi-gücü kırıldıkça, devlet dinden ayrıldıkça, daha doğrusu din -Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla- devlet denetimine daha fazla geçtikçe, Cumhuriyetin ilk evrelerinde kadın daha çok özgürleşiyor, kadının toplumsal, siyasal, eğitim hayatına ve devlet yönetimine katılımının önü açılıyor, kadın hakları gelişiyor, toplum yaşantısında kadın daha fazla görünür hale geliyor ve kadının giyiminden, aile yaşantısındaki ilişkilerine, eğitiminden, sosyal davranış biçimine kadar Cumhuriyet kadın hakları konusunda küçümsenmemesi gereken çok ciddi büyük bir ilerleme sağlıyor.

Naim- Cumhuriyet’te kadına bu denli önem verilmesinin Türk Devrimi’nin yol almasını kolaylaştırdığını söyleyebilir miyiz?

Cengiz- Atatürk, “Bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer yarısının göklere yükselmesinin imkânsız,” olduğunu belirtiyor. Millet sadece erkeklerden oluşmaz, milletin yarısı kadındır. Çağdaş Cumhuriyet’in kadın felsefesinin temelindeki anlayış bu oluyor.

Naim- İslam kültürünün genel olarak kadın sorunundaki etkilerini konuşalım.

Cengiz- Bin beş yüz yıllık İslam tarihinde kadına bakış, kadına karşı davranış şekilleri kadının toplumda ve devlet hayatında yer alması ile ilgili en kapsamlı araştırma -benim bildiğim kadarıyla- İlhan Arsel’in “Şeriat ve Kadın” kitabı. Bu kitabı incelediğimizde; bütün şeriatçı ulema, şeriat çevreleri, gerici- yobaz takımı kadını hep dun’lukla suçluyor. Yani akılcı, akıllı olmamakla, yarım akıllı olmakla, kendine yetmemekle, mutlaka erkeğin efendiliğine mecbur olmakla suçluyor. Bu dinci gericilik, erkeği kadına niye efendi tayin ediyor? Çünkü kadının kendi kendini yönetecek bir kapasiteye sahip olmadığına inanıyor. Zayıf, akılsız, yarım akıllı bir cins olan kadının erkek tarafından yönetilmesinin, kadının erkeğe biat etmesinin zorunlu olduğunu öne sürüyor.

Bin beş yüz yılda dünyadaki modern gelişmelere rağmen, dindeki bu algı hâlâ değişmemiştir. Ortadoğu’daki kadınların bugünkü köle durumu, kadın haklarının dünyada en düşük olduğu ülkelerin başında Ortadoğu İslam ülkelerinin gelmesi, kadının hâlâ peçe- çarşaf altında, bütün özgürlüklerinden, siyasal hayattan, devlet yönetiminden, her yerden dışlanmasının en bariz örnekleri Ortadoğu ve etrafındaki İslam toplumlarıdır.

***

Ülkemizde yüzyıllardır ataerkil- feodal değerlerle, aşiret yapılarının kıskacı altında ezilmiş, köleleştirilmiş Kürt kadınının trajik öyküsü birçok sanat eserine konu olmuştur. Bu gerici değerler ittifakının prangasıyla köleleştirilen Kürt kadını, Türkiye’de Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu alanda verdiği mücadelenin sonucu prangalarından büyük ölçüde kurtulmuştur. Kürt Hareketi’nin en büyük başarılarından birisidir bu.

Bugün Türkiye’ye baktığımız zaman; kadınların en fazla özgürleştiği, en fazla aktive olduğu, en fazla siyasal- sosyal hayatın önünde olduğu- tüm kusurlarına rağmen- kadın ve erkeğin en fazla eşit olduğu yerin Kürt Hareketi ve onun çeperindeki oluşumlar olduğunu görüyoruz. Kürt kadını, mücadelesi ile direnişiyle prangasını attı, köle zincirlerini kırdı ve bugün özgürleşme yolunda hızla ilerliyor. Bu da Türkiye’deki solun, aydınlanmanın, laiklik düşüncesinin en önemli başarılarından biridir.

***

İslam kültürünün kadın üzerindeki şiddetteki etkisine dönersek; bin beş yüz yıllık İslam pratiğinde kadın hep değersiz varlık olarak görülmüştür. Örneğin Şeriat Mahkemeleri’nde erkek için bir erkek tanık gerekirken, kadın için iki kadın tanık gerekiyor. Kadınlara babasından kalan mirasın yarısı veriliyor. İslam, Şeriat Hukuku’nda kadın baştan dışlanıyor. Şeriat Hukuku’ndan günlük yaşama varana dek, kadın etrafında örülen değerler sistemi içerisinde, kadın akılsız ve değersiz varlık olarak görülüyor. Daha doğrusu kadın, çocuk doğuran kuluçka makinesi, yemek pişiren bir aşçı, yatak odasında sevişilen erkeğin zevk nesnesi, cinsel obje, bir de erkeğe biat eden cariye şeklinde görülüyor.

Algı bu olunca, buradan çıkan sonuç, kadını değersiz varsayma, erkeğe eşit görmeme, erkeğin haklarını kadına tanımama ve bunun sonucu da kadın üzerinde mutlak bir hegemonya kurma, kadını yönetme, kadına efendilik etme oluyor. Bu düşünce, bu psikoloji İslam toplumlarında kadınlar üzerindeki yaygın şiddete kaynaklık ediyor.

Türkiye’de kadın cinayetleri, kadınlara yönelik şiddetin en önemli nedenlerinden birisi bu dinsel-geleneksel kültürdür. Bu şiddeti, bu cinayetleri yapan kriminal katiller buradan besleniyor.

Naim- Bugünkü siyasal İslam iktidarının kadına bakışı ve pratikteki girişim ve uygulamalarıyla bunların kadın tahayyülü hakkında neler söylersin?

Cengiz- Bugün siyasal İslam iktidarının başındaki tek adam bir açıklama yapmıştı: “Ben zaten kadın- erkek eşitliğine inanmıyorum,” demişti. Kadın- erkek eşitliğinden kastedilen ikisinin fizyolojik eşitliği değil, kadın ve erkeğin hak olarak eşitliği. Çağdaş dünyanın kastı bu.

Türkiye’de bugün iktidardaki siyasal İslam’ın kadın hakkındaki görüşü geleneksel İslam’ın, tarikatların, dünyadaki İslam Devleti uygulamalarından, İslam toplumlarındaki kadına geleneksel bakıştan farklı, ondan kopuk, onun dışında bir bakış açısı değil. Aynı değerler, benzer psikolojiler tarafından oluşturulmuş, politikleşerek benzer sonuçlara yol açan bakış açıları.

Az önce dediğimiz gibi, Türkiye’de bu geleneksel gerici- dinsel kültürde kadın değersiz varlık olarak kabul ediliyor. Siyasal İslam’ın başının dediği gibi, bunların hiçbirisi kadının eşitliğine inanmıyor. Fıtratı bu, yani yaratılıştan eşitsiz yaratılmıştır, diyor.

Kadını tekrar peçenin, çarşafın altına sokmaya çalışmaları; özellikle eğitimi İmam Hatipleştirerek, öğretmenleri imamlaştırarak, bilimi eğitimden dıştalayıp, bilim yerine dini ikâme ederek, bilimsel bakış açısıyla değil, dinsel bakış açısıyla; kindar ve dindar bir nesil, biat eden, sorgulamayan, eleştirmeyen, eleştirel akıldan habersiz, düşünmeyen, düşünmesi için beyni eğitilmemiş, beyni dondurulmuş bir nesil yetiştirme çabalarının bir parçası.

***

Bütün bunlar yapılırken buradaki sonuçlardan birisi de, bu şekilde kadına ulaşılmak isteniyor olmasıdır. Bu nasıl yapılıyor? Toplumu dinselleştirerek. Bunlar hangi toplumu dinselleştiriyor? İslam toplumunu tekrar İslamileştiriyor. Bunlar, dinin toplum üzerindeki etkisini yetersiz buluyor. Eğitimde, devlet yönetiminde, sosyal hayat içerisinde dinin yerini yetersiz buluyor. Bütün bu yetersiz bulmalarının sonucu olarak, bir İslam toplumu olan Türkiye toplumunu tekrar İslamlaştırma çabasına giriyorlar. Kendi deyişleriyle buna, toplumu yeniden İslamileştirmek, diyorlar. Bizler de buna toplumun İslamizasyonu diyoruz.

Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. Bir Hıristiyan toplumu İslamize edilmiyor. İslam toplumu tekrar İslamlaştırılıyor. Bu dinin gücünün eğitimde, aile yaşamında, özel ilişkilerde, kamu hayatında, devlet yönetiminde, siyasal hayatta, dinin etkisinin- normlarının, dini anlayışın geliştirilmesi, ona göre bir sosyal hayat düzenlenmesi, yani kamu hayatında dini, bütün ritüelleri ile sembolleri ile daha görünür hale getirmek, kadın- erkek eşitliğini ona göre düzenlemek, şer’i yönetim tarzını meşrulaştırmak için bu yollar deneniyor.

Bu eğitim stratejileri geliştirilirken Cumhuriyetin temel sütunları laiklik ve aydınlanma yıkılmak isteniyor. Bildiğimiz Jakoben Cumhuriyet’in bıraktığı miras tasfiye edilmek isteniyor. Daha doğrusu Türk Devrimi bütün sonuçları ile beraber tasfiye edilmek isteniyor. Karşı-devrim açısından toplum, devlet, sosyal hayat, insan ilişkileri yeniden kurgulanmak isteniyor ve kadın da bu kurgu içerisinde bunların düşüncesine göre bir rol ifade ediyor.

Naim- Kadın deyince dincilerin aklına hep neden cinsellik geliyor?

Cengiz- Bunlar 21. Yüzyılda yaşamasına rağmen, bunların aklı 7. Yüzyılın Arap Çölleri’nde, Bedevi hayatında kalmış. Bunların en büyük açmazı, çözümsüzlüğü ve toplumu ikna edememelerinin en önemli nedeni, 21. Yüzyılın uygarlık dünyasına bunlar 7. Yüzyılın Bedevi çöl hayatını getirip monte etmeye kalkıyorlar. Vahabilik, zaten böyle bir monte etme işinin teorisi. İhvancılık da bunun bir değişik türü.

Dogmatik düşündükleri için bunun imkânsızlığını görmüyorlar. 21. Yüzyılın medeni dünyasına 7. Yüzyıl Bedevi Arap çöl hayatının doğrularını getirip monte etmenin imkânsızlığını görmüyorlar. Buradan doğacak direnci, protestoyu, başkaldırı gücünü görmüyorlar. Bunu görmeyişlerinin sebebi; bilimsel düşünmeyişleri, dinsel, dogmatik, hurufi düşünüyorlar. Böyle bir açmaz içindeler.

Bunlar kadının insanlığına inanmıyor. Kadını yarım insan olarak görüyorlar. Erkeği tam tekâmül etmiş olarak görüyor, kadını görmüyorlar. Bu nedenle de dinsel kültürün kısıtlamalarından dolayı, bastırılmış cinselliğin dışa vuruş biçimi de kadını cinsel obje olarak görmek oluyor. Kadınla ilişkisini cinsel obje etrafında kurgulayan, böyle bir ilişkiler sistematiği geliştiren, sakat- hastalıklı bir zihin yapısı var bunların.

Kadına karşı acımasız davranışlarının, kadını ezmesinin, kadına karşı kıyıcı olmasının en önemli nedeni de bu hastalıklı psikolojileri.

Naim- Türkiye’de kadın mücadelesinin geldiği noktadaki durumu ve bu mücadelenin öncü kadınlarını konuşalım son olarak.

Cengiz- Kadın haklarının mücadelesini başlatan Türkiye’de ilk başlarda Jöntürkler etrafındaki kadınlar oldu. Genel anlamda, daha geniş kapsamda bütün toplumun kadınlarına yönelik bir perspektifi ilk geliştirenler sosyalistler oldu.

Az önce söylediğimiz nedenlerden dolayı Türkiye’de sol bakış açısında, sol yaşantıdaki birtakım sorunlardan dolayı kadın- erkek ilişkilerinde medeni gelişmeler açısından yetersizlikler, sakatlıklar söz konusuydu. Bütün bunlara rağmen geçmişte devrimci hareket içerisinde yer almış devrimci kadınlar, solun zaaflarını, yanlışlıklarını, noksanlıklarını görerek, daha farklı bir mücadele platformu belirlediler kendilerine. Genel olarak işçi sınıfının kurtuluşunu yadsımadan, gözardı etmeden, özellikle Doğu İslam toplumunda kadınların kadın olmaktan gelen çok başka sorunları olduğu ve bunların birçoğunun bütün kadınları ilgilendirdiğini gördüler ve ona göre bir mücadele perspektifi geliştirdiler.

Feminist akım bunlara öncülük yaptı. Türkiye’de bu akımın öncüleri Halide Edip’ten başlayarak, Cumhuriyet döneminde Behice Boran’lar, Şirin Tekeli’ler, Necla Arat’lar, Duygu Asena, Nesrin Tura, Filiz Kerestecioğlu, Handan Koç, Didar Abla (Şensoy), Aksu Bora, Firdevs Gümüşoğlu gibi devrimci kadınlar; bunun sadece düşünce önderliğini yapmadılar, aynı zamanda kadın mücadelesinin eylemcileri oldular. Kadın mücadelesinin örgütlenmesinde büyük rol oynadılar. Bu kadınlar Türkiye’de kadın mücadelesinin birer onur taşlarıdır.

Bugün müftülere nikâh kıydırma, Medeni Hukuk’la kadınlara verilmiş hakları geri itme, kadınları tekrar eski dinci-tarımcı toplumun değerleri içerisinde hapsetme biçimindeki gerici- yobaz bir çabanın karşısında, yine bu -az önce saydığımız- kadınların başlattığı mücadele heyecanıyla, enerjisiyle ve onların tutuşturduğu meşale ellerinde kadınlar yine sokaklarda mücadele ediyor. Onlar Toma’nın, biber gazının, copun hedefi oluyorlar.

***

Bugün,Türkiye’de kadın ve çevre mücadelesi Türkiye’deki sol mücadelenin en aktif, en dinamik unsurları haline gelmiştir. Bu, Ortadoğu’da olmayan bir durumdur. Ortadoğu ve İslam ülkelerine baktığımızda kadın mücadelesinin en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir. Bunu sadece sol bağlantılı değil, aynı zamanda modernizmin toplum yaşantısının derinliklerine nüfuz etmesinin bir sonucu olarak da düşünmemiz mümkün.

Cumartesi Anneleri’nden, feminist dergilerden, Kadın Eserleri Kütüphanesi’nden, üniversitelerde kurulan kadın inceleme araştırma merkezlerinden, kadın kitaplığından, kadın derneklerine kadar birçok yapıyı, oluşumu bu kadın mücadelesi içinde sayabiliriz.

Tüm bunların sonunda varacağımız sonuç şu: Türkiye’de kadın hareketi sürekli yükselen, gerilemeyen, gittikçe militanlaşan, daha çok pratik eylemlilik ve örgütlülük kazanan, daha çağdaş boyutta, sadece soldaki kadınları değil, muhafazakâr çevrenin kadınlarını da içine alan bir genişleme içinde, sürekli yükselen bir trend izliyor. Bu da sol açısından, Türkiye’nin aydınlık güçleri açısından sevindirici, olumlu, umut verici güzel bir gelişme.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42923

Editör - 2 Kas 2017. Kategori Mülkiyeden, Mülkiyeli Yüzler. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes