Kimlik Sorunu – Yunus ER

30 Aralık 1978. Ankara İzmir otobüsünü, Afyon girişinde gece yarısı polis durdurdu. Kimlik kontrolü yapılıyordu. Oturduğum cam kenarı koltuktan, sakince öğrenci kimliğimi uzattım, koridordaki görevliye. Kimliğimi görür görmez, daha adımı bile okumamıştır; bağırdı amirine:

-          Amirim buldum! Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi. Amiri eliyle ‘indir’ işareti yaptı. Memur, nazik ve kısık bir sesle:

-           Bizimle geleceksiniz, der demez ben sesimi yükselterek, adımı soyadımı, öğrencisi olduğum fakültenin tam adını söyleyip: ‘Bu fakültede öğrenci olmaktan göz altına alınıyorum.’ diye bağıdım.

Bu isyanım üzerine, iki ön koltuktan, otuzlu yaşlarda şık giyimli, erkek yolcu ayağa kalktı:

-           Ben Avukat İsmail … “

 

O günden sonra, öğrenci kimliğimi taşımadım. Nüfus cüzdanımla gezmeye başladım. O zamanki nüfus cüzdanları pasaport gibi çok sayfalıydı. Özellikle yaz, bahar aylarında taşımak zorlaşırdı. Tek sayfalı kafa koçanına geçilecekti. Ankara pilot bölge seçildi. Cebeci’ye sıra gelmesi zaman alacaktı. Muhtarlıktan aldığım ‘zayi ilmühaberi’ ile gittim nüfus idaresine. Beklemeden yeni tip kimliğimi alacaktım.

-          Kayıtlı olduğun yerden nüfus sureti istenecek, dedi görevli.

-          Daha önce oradan istemiştiniz, nüfus suretimi, tarihini, sayısını hatırlıyorum. Arşivinizdeki

belgeye göre yine yazıp verseniz.

Memur şefine gönderdi. Şef sakin sakin izah etti:

-          O künye o tarihte geçerli idi. O günden bu güne senin başına, kim bilir, neler geldi?

-          Ne gelmiş olabilir benim başıma?

-          Belki evlenmişsindir. Ya da ölmüşsündür?  Hastalanmış da olabilirsin.

-          Benim haberim olmadan mı? . … Ben hissetmez miyim bunları?

-           Haberin olmayabilir. Hissetmeyebilirsin. Ben o kadar çok insan tanıyorum ki evlendiğinden

haberi yok. Evlenip de hiçbir şey hissetmeyen milyonlarca insan var. Hele bizim gibi ülkelerde nüfusun yarıdan fazlası, hasta olduğunu bilmez ya da hastalığını kabul etmez. Yaşarken ölmüş binlerce insan var şu caddede. Öldüğü halde yaşayan insanlar da var.

Aklıma pratik bir çözüm geldi.

-          Benim nüfus kaydımı buraya alsak. Kızılay’dan her geçişimde size uğrayıp sorsam:  Evlenmiş

miyim? Ölmüş müyüm? Hasta mıyım?

Şef, memuru çağırdı.

-          Nakil işlemi yapılacak. Tanık kısmına kendini ve beni yaz.

Orta yaşlı, kadın memur, ‘Nakil talebi belgesini’ hem imzaladı hem söylendi.

-          Ana baba, bu oğlanı Siyasalda okutmak için ne kadar çırpınmışlardır. Oğlan iki dakikada ana

babanın kütüğünü terk edip gidiyor.

 

***                                             ***                                               ***

Mayıs 1981, İstanbul’a geldim; tanındığım şehirde barınamazdım. Nerede başımı kaldırsam, duvarlarda resmimle arananların arasındayım. Kadıköy ve Karaköy vapur iskelesinde, Sirkeci Garında, Çemberlitaş’taki bankanın camında asılı fotoğraflarımın önünden geçiyorum, her sabah, her akşam. Cebimde kendi kimliğimi taşıyorum. Bu böyle gitmez uzun süre. Bir gün, birisi tanıyacak, pat diye alacaklar beni.

Her yerde kimlik soruluyor; trene binerken, vapurdan inerken, ara yollarda, caddelerde. Herkes, hepimiz kimliğimizi soğukkanlı biçimde gösteriyor, yolumuza devam ediyoruz. Kimliğe bakanların ellerinde daha arananların listeleri yok.  Yakında listeleri olur bunların. Bu kimlik olayını acilen çözmem lazım.

26 Mayıs 1981. Laleli’den Yenikapı’ya inen dar yollardan birisinde, sabah işe gidiş yoğunluğunda, dimdik dikildim. Ben, herkese kimlik sormaya başladım. Sorun yok. Herkes kimliğini bana gösterip geçiyor. Bu işlemi aynı yerde çok sürdürmeyecektim. Kısa sürede aradığımı buldum. Kendi yaşımda, tipi tıpkı bana benzeyen; itirazsız, saf yüzlü birisini uzaktan gözüme kestirdim. Kimliği yeni alınmış, yıpranmamış, pırıl, pırıl; önüne arkasına baktım: Benden bir yaş büyük, bu sorun değil.  Muğla Ortaca nüfusuna kayıtlı, bu oldukça iyi bir durum. Kimliğini o kadar inceleyince; masum yüzüne çaresizlik, tedirginlik, korku çöktü. Yalvarır gibi gözlerimin içine baktı. Yufka yürekli olmayacaktım. Bağırdım:

-          Düş önüme karakola gidiyoruz.

Önüme geçti, ayakları titriyordu, vücudu titriyordu. Düştü, düşecek. Arkasından benim geldiğimi düşünerek yalvarıyordu. Kalabalığın arasında kaybolurken, kulağıma yarım yamalak ulaşan sözcükleri:

-          Ağabey, ben bir suç işlemedim, Askerde onbaşıydım. İstanbul’da iş arıyorum… İş arıyorum…

Gözlerim buğulandı; yüreğim, Muğlalı onbaşıya takıldı kaldı, acıdı. Süratle bölgeden uzaklaştım.

 

***                           ***                             ***                                ***

Şubat 1990. Sahte nüfus cüzdanımın ön ve arka yüzüne, minnettar bir tebessümle uzun uzun baktım. Sayısını sayamadığım, yıllarca birlikte yaşamıştık. Onu hiç yanımdan ayırmamış; her gün on sefer: ‘Yerinde duruyor mu?’ diye kendisine bakmıştım. Bu gün sade bir veda töreninin ardından, bir dönemin tanığı, o dönem kullandığım sahte isme ait kimliklerimin tamamını yurt dışına göndereceğim.

 

Kayıtlı olduğum nüfus idaresinden, üzerinde gerçek ismimi yazan nüfus cüzdanımı alacaktım. Avukat arkadaşlarım:

-          Acele etme, nüfus idaresindeki defterin seninle ilgili sayfasına, ‘Polisçe aranıyor!’ yazılmış.

Bu yazıyı sildirmeye uğraşıyoruz. Ancak bir sıkıntı var orada: Nüfus idaresinin arşivini su basmış, bütün belgeleri gitmiş. Bu yazının dayanağı evrak bulunamayınca, nasıl silineceği de bilinemiyor.

23 Şubat 1990. Sabırsızlandım. Kendim dayandım nüfus idaresine: ‘Nüfus cüzdanı istiyorum.’ diye. Görevli memur elimden aldığı evraka göre ilgili defteri çıkardı, benim sayfayı açtı, bir eliyle ağzını kapattı. İçindeki ses: ‘konuşma’ diyordu anlaşılan.  Memur benim sayfada, kırmızı kopya kurşun kalemle yazılmış yazıya ve yanına aynı kırmızı kalemle çizilmiş altıgene işaret parmağını dokundurdu ve dedi ki:

 

-          Olmaz, size nüfus cüzdanı veremeyiz…. Siz… siz hastalanmışsınız… Burada hastalığınız..

Bu sefer ben kırmızı altıgene parmağımı dokundurarak:

-          Bu ne hastalığı? diye sordum.

-          Onu biz bilemeyiz… Seninkisi yine altıgen; gerçi kırmızı ama olsun. Bunların bir de üçgeni var.

İnsan gördükçe korkuyor, üç yanı da sivri. Maazallah, insanın her yanına batacak cinsten. Kare olanı var. Yuvarlak olanı var. Siyah renklisi, yeşili var. Toprak damar damar; İnsan çeşit çeşit, hastalıklar da öyle.

O arada şefi geldi, memura bağırdı:

-          Vatandaş sayfasındaki işareti, yazıyı bilmeyecekti. …

Ben şefe çıkıştım:

-          Hastalığımı bilemeyecek miyim?

Şef tane tane konuştu:

-          Bazı hastalıklar, hastaya söylenmez! …

Bu arada, nüfus idaresinin bulunduğu bina polis birliklerince kuşatılmış. Katlara polisler doluşmuştu.

Yaşı otuzu yeni bulmuş, spor giyimli, genç bir adam, kalabalığı yararak geldi. Polislerin başındaki yetkiliye:

-          Ben Avukat Ümit…

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42951

Editör - 13 Kas 2017. Kategori Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes