HAYAT ÜZERİNE DİYALOGLAR-15 Türkiye Nereye götürülüyor? Cengiz TÜRÜDÜ&Naim KANDEMİR

“Buradaki eksen esnemesinin sınırları vardır. Bunu belirleyecek olan güç Türk burjuvazisi değildir, tam tersine Türk burjuvazisinin varoluşunu belirleyen, denetleyen Türk burjuvazisini kendisine bağımlı, uydu bir güç haline getiren Batı tekelci kapitalizmidir. Ekseni o belirler. Onun tolere ettiği kadar bir esneklik payı söz konusudur. Bundan ötesi küresel sistemi zorlama olur. Küresel sistem burjuvazinin öncülüğünde buna izin vermez. Bu sistemin eksenini kaydırmak isteyenin, böyle bir siyasal yapının uluslararası kapitalizm eksenini kaydırır”

“AKP, bu laik Cumhuriyet’in sonunu getirirken, aynı zamanda kendi rejimini kuramadığı için, kendi rejimini kuracak bir güç potansiyeline, bir iktidar iradesine sahip olmadığı için, laik Cumhuriyetin sonunu getirirken aynı zamanda kendi sonunu da getiriyor.
Bir daha devletin, Türkiye’nin böyle bir siyasal İslam sistemi ile karşılaşmaması için, geleneksel muhafazakârlığın dışında uç bir eğilim olan siyasal İslamcı seçeneğin tekrar iktidarı hedeflemesini engellemek için, devlet-düzen bunları gönderirken, bunları cezalandırırken; bunları maskara ederek, rezilleştirerek, bunları iyice itibarsızlaştırarak gönderecek ve bir daha bunların büyük ölçüde ikinci kez iktidar seçeneği olması engellenmiş olacaktır. Düzenin operasyonlarının bu yönde gelişeceğini düşünüyorum.”
***
Naim- Arka planı, Türkiye’de çok partili hayata geçişle başlatarak; iktidarların gerici güçlerle uzlaşmalarını, bugünkü adaletsizliği, hukuksuzluğu; tarımdan sanayiye ekonomi, ilkokuldan üniversiteye eğitim gibi birçok alanın siyasal İslam tarafından tarumar edilmesini ve bunun nedenlerini konuşarak başlayalım.
Cengiz- Türkiye’de kapitalizmin tek parti yönetimi şeklinde süregiden durumunun zaafa uğramasının, yetersiz kalmasının sonucu olarak, Türkiye’nin kapitalist metropollerle girdiği ilişkilerin kaçınılmaz sonucu Türkiye’de tek parti yönetimi tıkanmış, bunu aşmak için tek parti yöneticileri tarafından çok partili sisteme geçilmiştir.
Burada çok partili sisteme nasıl geçildiğini tartışmayacağız. Çok partili sisteme geçerken Türkiye’de bir şeyin altını çizmek gerekiyor. O da şu: Türkiye’de burjuva demokratik devrimin, burjuva sınıfı olmamasından dolayı cılız kalışının kaçınılmaz sonucu olarak burjuva jakoben gelenek hızını kaybediyor. Devlet aydınlarını, devlet seçkinlerini kullanarak Türkiye’de burjuva demokratik dönüşümleri gerçekleştirme çabasında ama o elitlerin gücü toplumda diğer sınıflaşmaya bağlı olarak bir noktada yetersiz kalıyor. Ve bu yetersizliğin sonucu olarak diğer burjuva güçleri ve feodal güçler, toprak ağaları, tefeciler bu tek parti dönemindeki burjuva gelişmeyi kendi menfaatlerine uygun görmüyorlar ve kendilerine başka bir yön çiziyorlar.
Bu sadece uluslar arası emperyalizmle ilgili değil, aynı zamanda içerideki toplumsal sınıflar içerisindeki bu gerici güçler, burjuva demokratik başlığa göre karşı devrimci diyebileceğimiz bu güçler tek parti yönetimini zorluyor ve bu güçler kendileri arasında koalisyona girerek tek parti yönetiminin sonlanmasında önemli rol oynuyorlar.
Bunun için diyebiliriz ki tek parti yönetiminden çok partili hayata geçiş sadece uluslar arası kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun bir gelişme değil, aynı zamanda Türkiye’deki karşı devrimci güçlerin palazlanıp kendi arasında koalisyon kurmasıyla ilgili, Doğan Avcıoğlu’nun deyimiyle “gericiler-tutucular koalisyonu”nun gerçekleşmesiyle ilgili bir gelişme oluyor.
Bu süre içerisinde, çok partili hayata geçerken; baştan, 1923’lerde çizilmiş burjuva devrimin bir ana programı vardı. O da şuydu: Batılı anlamda modern bir toplum, modern bir burjuva toplumu inşa etmek. Modern bir burjuva toplumuna uygun seküler bir hayat inşa etmek. Kılık-kıyafetiyle, adab-ı muşeretiyle, hukuk sistemiyle, devlet kurumlarıyla, modern bürokrasiyle, sosyal hayatta insan ilişkileriyle, din-devlet ilişkilerinde yeni düzenlemelerle bu modern burjuva toplumunun ilişkilerini kurarken bu burjuva elitler yetersiz kalıyor ve burjuvazi kendi cılızlığından dolayı bu parogramı sonuna kadar götüremiyorlar.
Dolayısıyla programdan taviz vermek zorunda kalıyorlar. Yani jakoben-radikal burjuva devrimi programı tıkanıyor ve bu tıkanıklığın sonucu olarak jakoben elitler, Mihri Belli’nin “asker-sivil-aydın zümre” dediği kesim taviz vermek zorunda kalıyor ve bu tavizle birlikte Türkiye’de iktidar jakobenlerden doğrudan tutucular koalisyonunun eline geçiyor. Tek partili sistemden çok partili hayata geçişin ana unsurlarından birisi de bu tutucular koalisyonunun doğrudan iktidarı oluyor.
Bu tutucular koalisyonunu eskiden sol gelenekler; işbirlikçi burjuvazi, toprak ağalarının en irileri ve tefeci-bezirgan zümreler ittifakı olarak değerlendirirdi genel olarak.
Daha sonraları; sermaye birikiminin merkezileşmesine, yoğunlaşmasına bağlı olarak komprador işbirlikçi burjuvazi giderek, sol tarafından, tekelci burjuvazi olarak nitelendirildi. Dolayısıyla tekelci burjuvazi olarak nitelendirilen bu işbirlikçi sınıfın azınlık kesiminin yönlendirdiği bu hegemonyanın genel adına solun ana akımı tarafından “oligarşi” denildi. Oligarşi, aynı zamanda bir gericiler koalisyonuydu, ittifakıydı. Çok partili sistem genel anlamda bu tutucular koalisyonunun oluşturduğu bir oligarşi. 1950’lerden beri Türkiye’nin genel panoramasını; iktisadi, sosyal, kültürel hayatını şekillendiren bir güç olarak ortaya çıktı.
***
Dolayısıyla bu geçişte egemenler bloku yeniden kurulurken, burjuvazinin zayıflığından ötürü kapitalizm öncesi sınıflarla bu ittifaklar kurulurken, bu ittifakın mayası, çimentosu olarak en çok din öne çıkartıldı.
Cumhuriyet’in en radikal dönemlerinde kısmen baskı altına alınmış, hatta “devletin dini İslamdır,” anlayışı terk edilerek laikleştirilmiş bir devletin karşısında baskı altına alınmış, tarikatlar, zaviyeler, medreseler, dini örgütlenmeler yasaklanmış; fakat bu çok partili dönem içerisinde, kanunen yasak olmasına rağmen fiilen tarikatlar, dini cemaatlar, medrese kalıntısı eğitim kurumları serbest bırakılmıştır.
Örneğin, Kürt coğrafyasında, dağlarda bu medrese eğitimi illegal biçimde sürdürülmüştür. Devlet bunu bilmesine rağmen müdahale etmemiştir. İhsan Süreyya Sırma isimli Siirt’li Kürt ilahiyatçının ”Nasıl Sömürüldük?” diye bir kitabı var. Kitapta, yazarın gençlik yıllarında, Siirt’te Dicle Nehri boyunca illegal dağ medreselerinden bahsediliyor. Aynı şekilde, Kürt meselesinin İslamla ilişkisini anlatan bir Kürt İslamcısı var: Nihat Dağlı. Mazıdağ’lı bir Kürt. Kitabının adı: Bu Kavga Kimin?” Bu kitapta da, Kürt coğrafyasında illegal medreselerin nasıl eğitim verdiğine dair geniş bilgi var.
Demek istediğim şu: kanunen tekkeler, zaviyeler, medreseler yasak olmasına rağmen, çok partili dönemde bunlar, kuvveden fiile çıkartılıyor. Önleri açılıyor, kanunen yasak olmalarına rağmen fiili etkinliğini, eylemliliğini sürdürüyorlar. Daha doğrusu; yeraltına itilmiş din, açığa çıkarak, bu tarikat güçleri sosyal tabanla birlikte bu gericiler koalisyonunun ana çimentosu oluyor.
Bu aynı zamanda devletin resmi; o Batıcı, pozitivist, laik ideolojisinin kırılması, onu terk ederek onun yerine Türk-İslam Sentezi’nin ikame edilmesinin başlangıç tarihi oluyor.
Türk-İslam Sentezi, bazı solcuların bildiği gibi 80’li yıllarda Aydınlar Ocağı’yla ortaya çıkmış bir şey değil. 1950’lerden beri fiilen iktidarın kendisinin adım adım içine yerleştiği bir ideolojik kılıf, bir form oluyor.
Bu tarikatların kuvveden fiile çıkması nasıl oldu? Tarikatlar, nasıl iktidara, devlete ortak edildi? Gerici koalisyonun temel payandalarından biri haline nasıl getirildi? Ve bu süreç sonunda sosyal hayat nasıl değişime uğradı? Bütün bu konuları daha detaylı bir biçimde merak edenler; Server Tanilli’nin “Din ve Politika”, Tarık Zafer Tunaya’nın “İslamcılık Akımı”, Prof. Ahmet Yücekök’ün “Türkiye’de Din ve Siyaset” ve “Dinin Siyasallaşması” kitaplarına temel başvuru kaynakları olarak bakabilir.
***
Sosyal hayatta din etkinleştirilirken, dinin aktivitesi artırılırken, dini taban geliştirilirken, sosyal hayat dinsel söylemler, dinsel propaganda araçları ve dinsel örgütlenme ağları kullanılarak dönüştürülürken, aynı zamanda Cumhuriyet kurumları tasfiye ediliyordu. Halk Odaları’nın peşinden Halkevleri’nin, özellikle Köy Enstitüleri’nin kapatılması; bunların sonucu olarak illegal Kur’an kurslarının aşırı bir şekilde çoğaltılması, illegal medrese eğitiminin özellikle Kürt coğrafyasında yaygınlaştırılması, imam-hatipler’in çoğaltılması; Türkiye’de sosyal ve ideolojik dönüşümün temel manevraları oluyor. Burjuvazi devrimci barutunu bitirdikçe, gericilik alabildiğine canlandırılıyor, güçlendiriliyor ve devletin dayandığı temel ideolojik form oluyor.
Naim- Panorama bu, tamam. Siyasal İslam, 15 yıldır bunları yaparken ve son zamanlarda Üsküdar’dan öte atını dörtnala hedefine doğru sürerken ve bu arada Cumhuriyet tarihinin en büyük kitle kalkışması Gezi olmuşken ve siyasal İslamın başı ABD ile birçok alanda sürtüşürken, ekonomide ve dış politikada hezimetler yaşanırken, seçimlerde yüzde elli civarında oy almasının sırrı nedir ve bu başarısında solcuların, devrimcilerin dahli yok mudur?
Cengiz- Diyanet İşleri Başkanlığı’yla, orduyla, istihbarat kurumlarıyla ve bu kurumların bilgisi dahilinde Türkiye’de İslam canlandırılırken, eğitim müfredatları da buna göre düzenleniyor. Burjuvazi yavaş yavaş Batı modern düşüncesinin yerine Türkçü-İslamcı bir eğitim vermeye başlıyor. Bizim lise dönemimizde, 70’li yıllarda da böyleydi. Türkçe, tarih, yurttaşlık bilgisi, inkılap tarihi, derslerinde Türkçü-İslamcı bilgiler veriliyordu. Yani Türk-İslam Sentezi’ne dayalı bir eğitim müfredatı uygulanıyordu bizim gençliğimizde de. İşte böylece, din canlandırılırken, eğitim sistemi de böyle bir dönüşüme uğratılıyor. Dini okulları öğrenci yetersizliğinden kapatan, İlahiyat Fakültesi açmayan bir anlayıştan, dinin alabildiğine önünü açan ve okullarda din dersinin mecbur olmadığı dönemler dahil dini ve Türkçü eğitimi esas alan bir analayışla müfredatlar düzenleniyor. Gericilik, karşı devrimcilik, Türkçülük, ırkçılık devlet ideolojisinin vazgeçilmezi haline geliyor.
1950’lerden sonra yavaş yavaş, Türkiye’deki sosyal mücadele konjonktürüne bağlı olarak bunun dozu azalıyor ya da artıyor ama bu esastan hiç vazgeçilmiyor. Türkiye’deki eğitimin esası Türkçü-İslamcı bir eğitim sistemi. Gençlerimiz bu anlayışla eğitiliyor. Aynı zamanda, bunun yanısıra devletin kendi ideolojisi de Türkçü- İslamcı bir ideolojiye dönüştü.
Örneğin, bugün iktidardaki AKP-MHP fiili koalisyonu, aynı zamanda Türkçü-İslamcı bir koalisyon demek oluyor. İşte, bütün bunları ortaya çıkaran gelişmelerin kökleri 1950’lerde çok partili hayata geçişle şekillenmeye başlıyor.
Türkiye’de bu karşı devrimci dönüşümler ve özellikle 12 Eylül’den sonra solun bastırılması, aydınlanmacı, laik düşüncenin geriletilmesi, aydınlanmayı, solu-sosyalizmi anlatan kitapların, yayınların yasaklanması, binlerce kitabın suç aletiymiş gibi toplanıp yakılması(Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın başına geldiği gibi), o dönemde çıkan bütün dergilerin evlerden, yayınevlerinden toplanıp hepsinin imha edilmesi, bu kitapları bulunduranların suçlu kabul edilip hapsedilmesi; bütün bunların sonucu olarak sol, laik, çağdaş düşünce yasaklanırken, devlet bizzat istihbarat bağlantılı Aydınlar Ocağı aracılığıyla İslam- Türk Sentezi’ni 12 Eylül’den sonra devletin resmi ideolojisi haline getiriyor ve buna maske olarak Atatürkçülüğü kullanıyor. 12 Eylülcüler kendine has, herkesi Atatürk’ten ve Türk Devrimi’nden nefret ettiren, değişik bir Cunta Atatürkçülüğü ilan ederek bu Türk-İslam Sentezi maskeleniyor. Bu ideolojinin en çok canlandırıldığı dönem 12 Eylül dönemi oluyor.
Dolayısıyla bu Aydınlar Ocağı; Milliyetçiler Derneği, Komünizme Karşı Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti oluşumlarının daha geliştirilmiş, daha rafine bir biçimi oluyor. Devlete ideoloji tasarlayan, devlete yön çizen bir kurum haline geliyor. Bu kurumun temeli ise Türk-İslam Sentezi oluyor. Aydınlar Ocağı, devletin yarı-resmi bir kurumu olarak kabul görüp, onun önerileri doğrultusunda eğitim sistemi düzenleniyor.
Solun bastırılması, yeraltına itilmesi, sol düşüncenin ve yayınların yasaklanması, sol filmlerin, müziklerin, oyunların yasaklanması, bütün bunların yanında bu İslamcı-Türkçü düşüncenin yayınlarının alabildiğine çoğaltılması, özellikle İslamcılığın aşırı biçimde geliştirilmesi; örneğin, Türkiye’de İhvan Hareketi’nin yani Müslüman Kardeşler’in teorisyenlerinden (Mısırlı) Seyyid Kutub ve yine bu örgütün kurucularından Hasan el-Benna’nın; bu iki Arap yobazının kitaplarının Türkçeye ilk çevirisi MİT tarafından gerçekleştiriliyor. Yani Arap şeriatçılığını, İhvancılığı Türkiye’ye ilk taşıyan, onun taban edinmesinin önünü ilk açan MİT oluyor. Onların kitaplarını MİT bastırıyor, MİT yayınlıyor. Bu çok önemli bir ayrıntı. 1950’lerden sonra Türkiye’deki gelişmeleri anlamak için; bu kitapların ilk çevirilerini MİT’in yaptırmış olması, Türkiye’de siyasal, ideolojik dönüşümün en önemli işaretlerinden birisidir. Bu basit bir şey değildir. Gençlerin, toplumun bu yöne sevk edilmesi bu ideolojik-siyasal dönüşümün sonucu olarak gerçekleşiyor.
***
Az önce söyledik, solun beli 12 Eylül’de kırıldı. Sol büyük bir travma yaşadı. Sol yapılar dağıtıldı. Solun kendi ilişki ağı parçalandı. Sol düşünce etkisizleştirildi. Sol yayınlar yasaklanıp yakıldı. Solcular ağır işkence gördüler, sakatlandılar, toplumdan dışlandılar. Bunlar cebri yöntemlerle oldu. Bunu gerçekleştiren devlet oldu. İnziva Diyalogları’nda bahsetmiştik: 12 Eylül’ün esas programı toplumu gericileştirmek. Yani toplumun genel siyasal hattını Türkçü-İslamcı bir zemine oturtmak. 12 Eylül’ün esas programı buydu. Bu aynı zamanda devletin yeniden yapılanma süreci demek oluyor. Eğitimin, sosyal hayatın, ideolojinin daha çok gericileşmesi, sosyal hayatta, aile hayatında, eğitimde dinin daha belirgin, daha etkin bir hale getirilmesi programıydı 12 Eylül.
Burada solun şöyle bir günahı var. Sol, bir birlik sağlayamadı. 12 Eylül’de de sağlayamadı. Sol, 12 Eylül’de yaşadığı travmaların etkisinden kurtulup, yeni bir seçenek oluşturacak kadar hiçbir zaman güçlenmedi. Bir ideoloji, çözüm, program da üretemedi.
Özellikle, bir de bunlara bağlı olarak dünyada Sosyalist Sistem’in çöküşünün yarattığı genel travma ve genel olarak sola güvensizlik psikolojisinin gelişmesinin sonucunda Türkiye’de sol; gericilik, sağcılık, faşizm karşısında ikna edici, çekici bir seçenek haline gelemedi toplum nezdinde.
Burada sonucu yaratan; solun suçundan çok, emperyalist-kapitalist sistemin uyguladığı operasyonlar ve sürekli uyguladığı acımasız sistemin gücüydü.
Bütün bunlara rağmen; dağınık, amorf ve ilişkilerini kaybetmesine karşın, solun yine anılarından, düşünce birikiminden, geçmiş mücadele deneyimlerinin akılda kalanlarından hareketle, Türkiye’de bütün baskı koşullarından, işkence dönemlerinden geçerek; Mamak, Metris, Diyarbakır zindanları gibi toplama kamplarından geçerek, özellikle Kürt mücadelesinin yükselmesine bağlı olarak, toplumda yeniden ufaktan da olsa hareketlenmeye başlayan sol, kendi etki sistemi çerçevesinde Türkiye’de kimsenin beklemediği bir dönemde Gezi ayaklanmasını gerçekleştirdi.
Gezi, 12 Eylül’den sonra solun Türkiye’de ulaştığı en büyük kitlesel zirveydi. Gezi, aynı zamanda sol ve toplum için de yeni bir yol ayrımıydı. Gezi, sola; eski kafayla, eski anlayışla Türkiye’de solculuk olmayacağını, Türkiye’de solun yeniden tanımlanması gerektiğini ve yeni bir programı şekillendirmenin gerekliliğini gösterdi. Gezi, sadece düzene karşı bir protest hareket değil, solun yol haritasını belirleyen bir gelişme oldu.
Bütün bunların sonucunda, sol bu gücü kendinde bulmuşken, sosyal demokraside canlanma ihtimali varken, ayrıca bu gericiliğe karşı Cumhuriyetin jakoben damarında bir canlanma, hareketlenme, bir radikalizm söz konusuyken AKP’nin 15 yıldır güç olmasının sebebi; Türkiye’de 2001 Krizi’nde merkez, sağ partilerin iflasından sonra boşluğa düşmüş, özellikle Doğruyol, ANAP tabanındaki kitlelerin adressiz kalması ve gidecek adres olarak kendine en yakın muhafazakar, müslüman diye bildiği parti olarak AKP’yi görmesi; AKP’nin oy tabanının bu kadar geniş olasının en önemli nedenlerinden biridir.
***
Mehmet Şevket Eygi, kendi dar kafasına göre bir şeyden bahsetti: Türkiye’de iki temel oy bloku var, diyor. Biri alevi oyları, etrafında sol; diğer tarafta sağ, muhafazakar, İslamcı oylar, diye kaba, gerçekliği olmayan bu analiz yine de bir şeyi işaret ediyor ama, o da şu: Türkiye’de siyasal bilinç, demokrasi kültürü, bireyleşme, laikleşme, modernleşme yeterince gelişmediği, toplum hayatına yeterince nüfuz etmediği için bu analiz, genel anlamda bir doğruluk payı taşıyor. Yani alevilerin, solcuların bir yerde, sünnilerin, başka bir yerde toplanması, bu dediğim etkiden dolayı bir gerçeklik taşıyor.
Türkiye’deki solun seçenek olmaması, bir program çıkaramaması, kendi birliğini sağlayamaması ve solda büyük bir boşluğun olması, kitle için güvenli bir adres olunamaması gibi etkenler ve ikincisi merkez sağ partilerin çöküşü, sistemin seçeneksiz kalması, sistemin seçenekleri içerisinde oligarşinin ürettiği en gerçekçi seçeneğin AKP yani siyasal İslam etrafında şekillenmiş muhafazakarlık olması nedeniyle, muhafazakar kitleler bu adrese yöneldiler ve bunların içinde Atatürk’le, Cumhuriyet’le sorunu olmayan insanlar da vardı ama onlar da genel anlamda muhafazakar olduğu için onlar da AKP’ye gittiler ve orada toplaştılar.
Kitleler seçeneksizlikten dolayı AKP’de toplandı. AKP’nin gücü; düzenin(sağdaki)kendi boşluğu ve soldaki boşluktan geliyor. Bu iki boşluk kendiliğinden bir kabarma ve taban genişlemesi yarattı ve AKP bunu kullanarak 15 yıldır iktidarda kaldı.
***
AKP’nin güçlenmesi sadece düzenin marifeti değil. Bu düzen yeniden kendini, devleti, ideolojisini dönüştürüp kendini yeniden yapılandırırken, entelektüel çevrelerden-ki sol olarak biz bunlara; burjuva entelektüelleri, burjuva liberalleri diyoruz- büyük destek aldı.
Daha doğrusu bu dönüşümün programını belirleyen, programın temel taşlarını döşeyenler, bunun entelektüel açıklamasını, izahını yapanlar ve bu siyasal İslama, bu tutucular koalisyonuna teorik, siyasal zemin, ideolojik form sunanlar burjuva aydınlarının bu liberal ve muhafazakar kesimleri oldu.
Liberallerin; İslamı yanlış değerlendirmesi, siyasal İslamda dönüştürücü devrimcilik, reformculuk bulması, siyasal İslamı demokrasiyle bağdaşır bulması gibi ahmakça varsayımların sonucu olarak bu liberaller ve muhafazakar aydınlar hep birlikte AKP’nin önünü açtılar ve teorik tasarımını gerçekleştirdiler.
Liberallerin buradaki amacı şuydu: bunların derdi kapitalizmi yaşatmak olduğu için, bu İslamı ne yapıp edip kapitalizmle yaşayabilir hale getirmek. Yani kapitalizmin Türkiye ideolojisinin esas malzemesini İslamda bulmak gibi bir muratları vardı bu liberallerin. Ondan dolayı siyasal İslamın destekçisi oldular. Bu siyasal İslamı radikal tarafları törpülenip kapitalizmle uyumlu, küreselleşmiş emperyalist taleplerle uyumlu bir İslam haline nasıl dönüştürürüz? Yani kapitalizmin İslamı nasıl yaratılır? Onlar, Türkiye’deki siyasal İslamcı harekette bunları bulacakları varsayımından hareketle siyasal İslamı destekleyip, onun teorik hatlarını oluşturdular, onların önünü açtılar, böylece siyasal İslamın işlediği suçlarda suç ortaklığı yaptılar.
Siyasal İslamın demokrasiyle bağdaşmadığı, kapitalizmle sorunlu olduğu anlaşıldığı noktadan sonra bu liberaller hep beraber “biz aldatıldık, kandırıldık” teranesi tutturdular. Fakat bu pişmanlığı yaratacak sonuçları kendileri yarattılar.
Siyasal İslamın icraatlarına bunlar ortak oldular, bunlar onay verdiler, siyasal İslamda olmayan misyonlar yüklediler, siyasal İslamda demokrasi, sivil toplumculuk buldular, siyasal İslamın gönüllü menejeri oldular. Şimdi hayıflanmaları, pişmanız, aldatıldık demeleri kendi ürettikleri sonuçlar karşısında duydukları şaşkınlığın sonucu olarak ortaya çıktı.
Naim- Önceki diyaloglarda konuştuk. Siyasal İslamcı iktidarın gideceği bir yol kalmamıştır. Yüzde ellilik duvara toslamışlardır ve bu saltanat İslamcılarının ipliği pazara çıkmıştır, diye.
Öngörü bu ama şu da bir gerçek: bu iktidar kenelerinin, bu yaptıklarımızdan çok mahcup olduk, Allah affetsin bizi, deyip iktidarı bırakacak halleri yok.
Öte yandan ülkede bunlara-şimdilik- boyun eğmeyen yüzde ellinin de bir araya gelip iktidarı onların ellerinden alacak güçleri yok. Bu gericileştirme sürecine karşı duracak ana gövdeyi ne olarak görüyorsun ve bu sürecin nasıl durdurulabileceğini düşünüyorsun?
Cengiz- Gericilerin karşısında baştan pasif kalan, baştan dağınık olan, giderek tehlikenin farkına varan, Türkiye’de şeriatçılaşmayı, dincileşmeyi, eğitimin, devletin, her şeyin dini forma bürünmesi konusunda duyarlı olan, buna tepki veren ve bu tepkilerini Cumhuriyet Mitingleriyle, daha sonra Gezi’yle dile getiren, muhtelif eylemleriyle; sokak gösterileriyle, özellikle kadın eylemlerinde, sivil toplum kurumlarının eylemlerinde bu endişelerini dile getiren geniş, yaygın bir kitle var.
Bunlara ana kitle olarak, genel anlamda sol-sosyalist demek yerine, bunları doğru tanımlayıp, bunlara Cumhuriyetçi, laik, çağdaş güçler demek daha doğru. Türkiye’nin demokrasi güçlerinin şu andaki esas gücünü oluşturanlar bu insanlar.
Türkiye’de siyasal İslama karşı en duyarlı kesim özellikle jakoben geleneklerini sürdüren laiklerdir. İslamcılığın karşısında, bunu durduracak yüzde ellilik duvarı daha sağlamlaştıracak, siyasal İslama geçit vermeyecek, onun planlarının uygulanmasını, sonucuna varmasını engelleyecek esas kesim şu anda, Korkut Boratav hocanın deyişiyle Cumhuriyet Solu görünüyor. Yani laik, çağdaş, demokrat diye tarif edeceğimiz, genel anlamda Kemalizmin başlangıçta umduğu güçlerden oluşan bir Cumhuriyet Solu var ve esas güç bu oluyor şu dönemde. Buna, siyasal İslamı durduracak Kürt sekülerleşmesi de dahildir. Kürt Özgürlük Hareketi’ndeki değerleri, Kürt coğrafyasında sosyal yapının değişmesini, daha modern yapılar hale gelmesini, Kürt bölgesindeki sınıflaşmanın daha modern ilişkileri ortaya çıkartıp sekülerleşmesini de unutmamak gerekiyor.
Kürt dinamiği, Cumhuriyetçi sol dinamik ve genel anlamda dağınık da olsa sol-sosyalist güçler Türkiye’de bu şeriatçı kuşatmayı püskürtecek, bu şeriatçı iktidar planının mantıksal ifradına ulaşmasını engelleyecek, şu anda kendi aralarında birlik sağlanmamış, dağınık dağınık güçler de olsa var olan temel güçler olarak görülüyor.
Naim- Nasıl durdurabilecekler?
Cengiz- Eylem platformlarıyla, kitle örgütleri aracılığıyla, eylem birliği gerçekleştirerek, program birliği gerçekleştirerek, ilkeler etrafında güç yaratarak bunu ancak gerçekleştirebilirler. Bunu bir programa bağlamak zorunludur. Bu dağınıklığa, kendiliğindenliğe teslim olarak bu işin üstesinden gelinemez.
Gerçek anlamda bu siyasal İslamcı, gerici, faşizan dinci kuşatmayı püskürtmek, geriletmek, iktidardan alaşağı etmek için bu güçlerin; Kürtlerin, Cumhuriyetçilerin ve sosyalist solun kendi eylem platformlarının ve bu platformları yürütecek yapıların gerçekleşmesi gerekiyor. Bu siyasal İslamın Türkiye’yi cehennemi bir noktaya sürüklemesini engellemek için başka seçenek yok. Ancak bu güçler birlik yaparak; seçimlerde, eylemlerde, günlük yaşamda birlikte hareket ederek, ayrı noktalardan çok, temel noktalarda bir anlayış birliği, bir eylem birliği sağlayarak bir güç yaratıp bu siyasal İslamcı, Türkçü, faşist kuşatmayı kırabilir, bunları iktidardan alaşağı edebilirler.
Naim- Demokratik haklar mücadelesi üzerine de konuşalım. Solda, bugünkü hak mücadelelerine temkinli yaklaşıp, daha ileri mücadele aşamalarından bahsetmek ne kadar gerçekçi? Yüzme ve dalmayı bilmeden sünger avcılığına kalkışmak gibi bir şey değil mi bu?
Cengiz- Dünya sol literatüründe bu tartışılmış. Kendiliğindenci eylemlerle, bilinçli eylemlerin farkları tartışılmış. Rosa Luxemburg şunu demişti: “Kitlelerin kendi deneyimleriyle öğrendiği gerçekler, en yanılmaz merkez komitelerinin öğrettiklerindendaha güçlüdür.” Yani kitleler kendi deneyimleriyle öğrenirler. Buradan hareketle bizler de gençlik yıllarımızda “Sosyalizm kitlelerin eseri olacaktır,”ı öğrendik. Kendi deneyimleri ve birikimlerinin sonucu gerçekleşecektir bu ütopya, diye bir anlayışımız vardı gençliğimizde.
Bir örnek vereyim; Dimitrov’un “Leninizmin Yolunda” kitabında; en küçük demokratik hakların emekçilere ait olduğunu ve faşizme karşı birleşik cephe mücadelesinde kitlenin antifaşist birliğini sağlarken en küçük demokratik haklarını ihmal etmek biçimindeki sakatlığı kesin biçimde eleştirir, bunu devrimcilikle, sosyalizmle bağdaştırmaz. Bu demokratik hakların en küçük bir kırıntısının bile emekçilere ait olduğunu ileri sürer.
Az önce verdiğin örnek gibi, denize girmeden yüzme öğrenilmez. Kitleler en küçük haklarını, ekmeğini, günlük yaşamını, çocuğunun eğitimini, yaşama, beslenme hakkını, konut hakkı, çalışma hakkı gibi insani temel hakları savunmasını bilmeyen bir emekçinin sosyalizm gibi büyük bir ütopyayı savunması zaten mümkün değildir.
Kendi hayatına doğrudan dokunan temel hakları savunmayan, o konuda duyarsız kalan, o bilinçten yoksun, o duyarlılığı gelişmemiş bir insanın, zaten büyük idealleri savunması, büyük ütopyaların peşinde koşması, büyük hayalleri hayata geçirmek için bir eylem içinde bulunması zaten mümkün değildir.
Burada büyük-küçük haklar ayrımı yapmadan, en küçüğünden en büyüğüne temel hakların, insan haklarının bütününü göz önüne alarak, bütünlüklü bir bakış açısıyla soruna yaklaşıp, en küçük temel hakkı, örneğin dilekçe verme hakkını, büyük özgürlüklerden ayırmadan bir hak mücadelesi verilmeli. Tüm hakların birbirinin tamamlayıcısı olduğu bir an bile gözden uzak tutulmamalı.
Naim- Ülkede bir yandan yerli Işidciler; nişanı, kınayı yapmışlar gerdek gecesine hazırlık yaparken, bunun paralelinde solun bazı klavye-sosyalmedya militanları onlardan daha çok kendileri dışındaki sola, demokrat yapı ve insanlara adeta savaş açmış durumdalar. Cumhuriyet’ten daha iyisini neden kuramadık? Asıl bunu konuşmamız gerekmez mi?
Bir diğer nokta da, CHP meselesi. CHP yönetiminin bu haliyle ne olduğu ve ne olmayacağı da belli iken, devrimcilerin asıl işinin kendi yoluna taş döşemek olması gerekmez mi? Beğenmediğimiz CHP kadar bir parti kuralım da kurtaralım halkı onun tasallutundan! Sorun tek başına CHP mi? İdeolojik olarak o parti gibi düşünen bir halk kesimi olduğu sürece, CHP veya bir benzeri, biz istesek de istemesek de yaşamayacak mı?
Cengiz- İnziva Diyalogları’nda şuna değinmiştik; sol neden geçmişten ders çıkarmıyor? Bu soruyu sormuştuk. Niye sol kendi kusurlarını görmemezlikten geliyor, kendi kusurlarına karşı sol niye duyarsız? Bunu “ayna korkusu”yla açıklamıştık İnziva Diyalogları’nda.
Solun aşamadığı bir zaafı var. Sol henüz nasıl bir travma yaşadığının farkında değil büyük ölçüde. Bu travmayı nasıl aşacağının da farkında değil. Geçmişte birçok yaralara yol açmış, sıkıntılar yaratmış sekter, dogmatik, dar kafalı, Lenin’in “filisten” dediği anlayışlar, taşralı anlayışlar, dar kafalı kasaba anlayışları hala solun bir kesimindeki bazı solcularda varlığını sürdürüyor.
Türkiye’de gerçekten modern bir sol hareket inşa etmek istiyorsak, modern bir demokrasi kurmak istiyorsak, modern demokratik laik bir Cumhuriyeti kurmak istiyorsak ve bu modernlikleri yaratarak, bu modernlikler üzerinde modern bir sosyalizm kurmak istiyorsak önce kafaların değişmesi gerekiyor.
Şu anda sol için elzem olan genel koşullardan biri zihniyet devrimi zorunluluğudur. Sol geçmiş zihniyetle hesaplaşmadan, geçmiş zihniyeti dönüştürmeden, geçmişin kalıpları içerisinde düşünerek aynı sekterlikleri, dogmatiklikleri, taşları önyargıları devam ettirerek zaten Türkiye’de modern bir seçenek olamaz. Sol bunlardan kurtulmalı, bunları bir zayıflık, zaaf, eksiklik, kusur olarak görmeli; bunlardan kurtulmalı, bunları aşmalı; çağdaş enternasyonalist, aydınlanmacı, laik ve sosyalizme giden yolun; aydınlanma, laiklik, bilgelik ve ahlak zemini üzerinde yükseleceğini bilen, bilinçli, programını, eylemlerini, politikasını buna göre şekillendiren sol yapılar inşa edilmeli.
Türkiye’de sosyalist solun bir sorunu var: kendini gerçekleştiremiyor şu anda. Yeni döneme uygun sosyalist sol yok kitlelerin gözünde. Sosyalist sol çıkıp da: Ey kitleler! Senin için umut benim, çözüm benim, çare benim! İşte programım! diyecek bir durumda değil Türkiye’de bugün sosyalist sol.
***
Dolayısıyla Türkiye’de sosyalist solun önemli bir kesimi, sol tabana ait olan geniş emekçi kitleleri, okumuşlar, gençlik kesimi de büyük ölçüde oyunu seçimlerde CHP’ye veriyor. Burada karıştırılan bir şey var; CHP’nin yönetimi devletçi, tutucu, gericilerle işbirliği yapan güçler olarak bulunuyor…
Bunun dışında bir de CHP’nin taban gerçeği var. CHP’nin sınıf karakteriyle CHP’nin sosyal tabanı birbirine karıştırılıyor. Elbette CHP’nin sınıf tabanı burjuva tabanı. Sonuçta CHP de oligarşinin bir partisi, düzenin bir partisi. Bu onun sınıf karakteri ama aynı zamanda CHP’nin tabanında bu düzenle uyuşmayan, düzenle çatışma halinde, taleplerinin nasıl gerçekleşeceği konusunda bilinci berraklaşmamış sola, sosyalizme açık geniş bir kitle var.
Solun geleceği açısından bizi ilgilendiren- CHP’nin sınıfsal karakterinden daha çok- CHP’nin tabanındaki modern, eğitimli, büyük ölçüde aydınlanmış bu emekçi kesime yeni bir yön çizmek, yeni bir istikamet kazandırmak. Bunu yapabilirsek zaten CHP sol için sorun olmaktan çıkar. Boş yere CHP’nin tabanı ne, sınıfı ne diye tartışmanın bir anlamı yok. Bizim göz diktiğimiz, CHP’nin tabanıdır. Biz zaten biliyoruz CHP’nin oligarşinin partisi olduğunu. Sol bunu 40 yıldır söylüyor, bunda tartışılacak bir şey yok ki. Burada bir yenilik de yok ayrıca.
Burada dikkat etmemiz gereken, geçmişteki solcular gibi; CHP ne olacak hafifliğine, basitliğine düşmeden oradaki okumuş, sola açık, her an politize olabilecek kitleleri politize etmek, onlara bir bilinç, çözüm sunmak. Bizim derdimiz bu. CHP’ye yaklaşımımız bu olmalı. Sol maharetini bu noktada gösterecek.
Naim- Bizim kuşak, genel olarak maddi bir zenginlik yaşamadıysa da hayat zenginliğini yaşadı. Elde ne var’ın cevabı ise herkesin yapacağı muhasebeye bağlı.
1955-60 yılları arası doğumlular, birçok ülkede yaşayamayacağı, göremeyeceği güzellikleri de gördü, rezillikleri de…
Bugün geriye dönüp baktığında insan ister istemez şöyle düşünüyor; bu Cumhuriyet’in yanlışları hatta zulümleri öyle çok ki… Ancak öte yandan bu Cumhuriyet bir kesime belki de en büyük kötülüğü yaptı, bunu tam olarak fark edeceğimiz günleri umarım görmeyiz.
O da şu: bizim kuşağın çocukları Cumhuriyet’in sağladığı imkânlarla tanışmamış olsaydılar, mesela dağ başında eğitimsiz, tek derdi sürüsünü otlatmak ve kurda kaptırmamak olan, hüznünü kavalına üfleyen bir çoban olsaydılar, sanki bizlerden daha mutlu olurlardı gibi geliyor bana.
Bizim kuşağın çocuklarının yaşları 60’a giderken, ayakları Anadolu’da zihinleri Arabistan çöllerinde olan yerli Vahabiler gelsin, onbeş yılın sonunda, Cumhuriyet’in kırıntılarıyla kurdukları yaşam tarzının içine etsinler; senin eğitiminden, yemek yeme, hatta cinsel pozisyonlarına kadar hayatın her alanında fetvalar verip bu yönde düzenlemeler yapmaya çalışsınlar…
Olaya böyle bakınca bu yarım-yamalak Cumhuriyet bizlere, eğitimli olana, kafası çalışana daha çok kötülük etmiş olmayacak mı? Halkın kahir ekseriyeti bizlerden çok mutlu ve bizi rahatsız eden şeyler onları ırgalamıyor. Bunlar finalde de başarılı olursa, İran’daki Humeyni sonrası aydınların yaşadığı “kültürel şizofreni” bizleri beklemiyor mu?
Cengiz- Biraz önce Türkiye’de devletin, oligarşinin sola ne yaptığını ana hatlarıyla anlatmaya çalıştık. Türkiye’de sol devletin, devletin içindeki karanlık odakların katliamlarıyla, suikastlarıyla, kaçırmalarıyla, faili meçhulleriyle, gözaltında kayıplar gibi olaylarla karşılaştı. Devlet sola tenkil politikası uyguladı. Yani açık, alenen terör politikası uyguladı. Devlet solu hep terörize etti. Sola acımasız bir terör, işkence ve katliam politikası uyguladı devlet.
12 Eylül bu uygulamaların zirveye çıktığı yıllardı. Bizim kuşak, 70′li yılların o sınıf mücadelesinin giderek kargaşaya, anarşiye, karmaşaya dönüştüğü o acılı ama aynı zamanda coşkulu, mutlu yıllarda biz sadece, o mücadeledeki çatışmaların, sertliklerin yarattığı ateşi görmedik, biz aynı zamanda Nazım’ın deyişiyle, ihaneti gördük. Yani ateşi ve ihaneti gördük. Biz sadece ateşte yürümüş kuşak değiliz, aynı zamanda ihanete uğramış kuşağız. Oligarşinin bu zulümlerinin sonucu bugün; binlerce arkadaşımız hasta, binlerce arkadaşımız toprağın altında. Bu zulmü bize yapan, bu vahşeti yapan 12 Eylül faşist dönemi.
Nazizmi, Türkiye versiyonu olarak biraz daha hafif biçimiyle uygulayanlar, Mamağı, Metrisi, Diyarbakır’ı yaratanlar, binlerce devrimci-demokratı faili meçhullerde yok edenler, asit kuyularına atanlar, dağ başlarında bırakanlar; Türkiye’de bugünkü yaşanan durum; Cumhuriyet’e yaptıkları, çağdaş hayata yaptıkları ihanetin ve sola yaptıkları zulümlerin kaçınılmaz sonucu olarak bugün AKP belası ile uğraşmak zorunda kalıyorlar.
Türkiye’de Refah Partisi dönemlerinde bir istihbarat generali şunu demişti: “Biz 12 Eylül’de Marksistlere çok haksızlık yaptık,” Solu çok ezdik, demek istiyor. Solu çok ezmenin kaçınılmaz sonucu olarak Türkiye’nin başına AKP’ yi bela ettiler. Türkiye’nin başına AKP’ yi devlet bela etti, oligarşi bela etti.
AKP’ nin ülkenin başına bela olmasını engelleyecek bütün güçleri yok ederek, ortamı AKP için dikensiz gül bahçesine dönüştürdü devlet. Diken olmayınca, AKP ayağını hiç dikene batırmadan, rahatlıkla gül bahçesine girebildi. Bu ortamın yaratıcısı, hazırlayıcısı baştan beri anlatmaya çalıştığımız nedenlerle oligarşinin bizzat kendisi oldu. Taa 1950′lerden beri.
Türkiye’de biz bunları gördük, yaşadık. Biz coşkuyu da sevgiyi de umudu da dostluğu, kardeşliği de aynı zamanda katliamları da cinayetleri de suikastları da işkenceleri, idamları yaşamış bir kuşağız. Türkiye’de yaşanan acı-tatlı ne varsa; en dramatik yaşam biçiminden, en sevinçli yaşam biçimine kadar hepsini yaşadık, gördük. Hem mutluyuz, hem mutsuz. Bir ülkenin bu kadar ihanete uğraması, özellikle egemenler tarafından halkının, toplumun, demokrasi güçlerinin bu kadar büyük vahşetle, terörle karşılaşması bizim üzüntümüz, acımız.
Diğer yandan bütün bu teröre, vahşete rağmen Türkiye’de en karanlık, zulmün en kan kusturduğu dönemlerde bile direnen bir damarın olması, nefes alan bir solun, demokratların, aydınların var olması, Türkiye’de direncin hiç bitmemesi bizim umudumuz, mutluluğumuz.
Bu ülkede sosyal mücadeleler tarihi, solun tarihi bizi umutsuzluğa sürüklemiyor. Tam tersine; bu ülkede direncin olduğunu, başkaldırma ruhunun hala yaşadığını, Türkiye’de solun, demokrasi güçlerinin giderek daha çok kökleştiğini, Gezi direnişinde olduğu gibi yeri geldiğinde milyonlarca insanın sokaklara dökülecek kadar geniş bir kesimin hayatına nüfuz ettiğinin hem yaşayanları, hem tanıkları olduk.
Hem sevinçliyiz, hem üzüntülüyüz. Üzüntümüzü yaratan; egemen sınıfların topluma ihaneti, sevincimizi yaratan; ütopyamızın, inancımızın canlılığı, hayatımızın temizliği, kapitalizm karşısında sosyalizmden başka seçeneğin henüz üretilmemiş olması; bugünkü krizler karşısında kapitalizmin hızla kendini yemesi, kapitalizmin aşınması, kapitalizmin bütün dünyayı çürütmesi, pisletmesi, Radi Fiş’in deyişiyle “Bütün dünyaya lağım akıtması,” karşısında bugün giderek kitleler tarafından fark edilir biçimde sosyalizme, sol klasiklere, sol düşünceye olan ilgiler canlanıyor, yeni meraklar ortaya çıkıyor, dünyada yavaş yavaş da olsa sol maya yeniden şekilleniyor.
Sosyalist Sistem’in çökmesiyle, özellikle Ortadoğu’da barbarlığın ortaya çıkmasıyla, bunun bedelini fazlasıyla ödeyen insanlık sosyalizmin güzelliklerini yeniden fark ediyor. Bugün dünyada en çok satılan kitaplar yine Komünist Manifesto, Kapital ve Lenin’in kitapları oluyor.
Kitleler Sosyalist Sistem’in çöküşüyle yaşanan büyük travmanın şok edici uyuşturuculuğundan kurtulup yavaş yavaş kendine gelip, ayakları üzerinde durup eylemli bir güce dönüşüyor. Bunu bilmek, bunun farkında olmak, bütün dünyada bu dalganın yavaş yavaş yükseldiğini görmek bizim için umut ve sevinç kaynağı oluyor.
***
Türkiye’de bugün, burjuva sosyologları, psikiyatristleri bile söylüyor; son 40 yıllık süreç içerisinde (milat: 12 Eylül ve 24 Ocak Kararları) çok büyük değişiklikler oldu. Bu değişiklikler içinde en temel olanlardan birisi, özellikle Özal’ın pragmatizm, iş bitiricilik, benim memurum işini bilir şeklinde telaffuz ettiği yıllardan bugüne Türkiye’de devlet yönetiminden, günlük yaşama, ticaret ahlakından, iş yaşamına varana kadar bir değer değişimi oldu. Bu, değerlerin erozyona uğramasıdır. Toplum 12 Eylül ve 24 Ocak Kararları travmalarını yaşarken, aynı zamanda değerlerle ilgili de travma yaşadı.
Türkiye’de klasik anlamda o Anadolu insanı değerleri büyük ölçüde aşındı- ki bu aşınmaya bağlı olarak insanların karakterleri de aşındı- toplum büyük ölçüde pisleşmeye, yozlaşmaya, lümpenleşmeye başladı. İnsanlar da buna bağlı olarak kriminalize oldu, lümpenleşmeye, yozlaşmaya başladı.
Burada en önemli gelişme; kapitalizmin-devletin yarattığı şoklar sonucunda oluşan travmaların yaratmış olduğu değer aşınması, karakter aşınması, değer yitimi oldu. Değer aşınması-yitimi eski geleneksel, hümanist, paylaşımcı değerlerinin yavaş yavaş insan hayatında eksilmesi sonucu olarak ortaya, Durkheim’in kavramıyla “Anomi- kuralsızlık” yani değersizlik ortaya çıktı.
Bugün toplumu, siyasal hayatı yöneten, onları ilkesizleştiren, siyasal liderlerin dilini lümpenleştiren, bayağılaştıran, arabeskleştiren siyasal partileri ve siyaseti de arabeskleştiren, bütün bu çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun kökeninde kapitalizmin yarattığı, derin şokların yarattığı değer aşınmasının, değer yitirmenin, bu anomi’nin çok önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.
***
Senin dediğin şekilde, bugün Türkiye’de bu travma yaşanırken bir “kültürel şizofreni” zaten oluştu. Toplum hayatı şizofrenleşti. Toplum, zaten kültürel şizofreniden öte, bir sosyal şizofreni içinde yaşıyor hayatını. Toplumun hayatı parçalandı, değerlerden koptu, travmatik bir öz kazandı. Değersizlik toplumun hayatını yöneten temel değer haline geldi. Değersizliğin toplumun temel değeri haline gelmesi, onurun aşağılanması, erdemin, bilgeliğin hiçleştirilmeye çalışılması, değersizliğin, lümpenliğin, arabeskliğin, cahilliğin, kültürsüzlüğün, ilkelliğin, görgüsüzlüğün, kabalığın bu kadar şişirilip propaganda edilmesi, bu kadar yüceltilmesi Türkiye’de değerlerle ilgili travmanın kaçınılmaz sonucuydu ve Türkiye bu noktaya geldi. Bunun sürükleyici ana motivasyonunu sağlayanlar da siyasal İslamcılar oldu.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanan sosyal şizofreninin en büyük yaratıcısı, bu yarılmayı yaratan temel güç siyasal İslamcılar oldu ve bugün toplumun içine düştüğü bu bataklığın, bu çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun kaynağında siyasal İslamın değer bilmez, hukuk tanımaz, ahlaktan, bilgiden, bilgelikten yoksun, aydınlıktan, çağdaş yaşam değerlerinden, demokrasi kültüründen yoksun ilkelerinin sonucu bunlar ortaya çıktı.
Naim- Türkiye’nin İslamcı iktidar tarafından götürüldüğü yolda, Kürt Sorununun kronikleşerek çözümsüz kalmasını ve bu sorunun çözümü ülkenin demokratikleşmesinde önemli bir potansiyel taşırken, çözümsüzlüğünün, demokrasi için nasıl bir tehdit haline getirildiği ve devlet terörünü meşrulaştırmada iktidar tarafından önemli bir araç olarak kullanıldığı ve bu sorun bahane edilerek toplumun diğer demokratik güçlerine de nasıl bir şiddet, tenkil politikası uygulandığı konularında neler söylersin?
Cengiz- Türkiye’deki Kürt Sorunu özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca devletin vazgeçemediği temel anlayışlarının birisi. Bazen değiştirmiş, esnetmiş olarak görülse de katılığını hiç yitirmeyen bir bakış açısı var bu soruna devletin.
AKP, klasik devletin Kürt Sorunu’na bakış konusundaki yaklaşımlarını güya esneteceği, sivil toplum bağlamında soruna bir çözüm getireceği konusunda bir açılımda bulundu. Fakat Kürt Sorunu konusunda bu adımı atmaya cesaret edemedi. Zaten sonunda da Mutabakat Masası’nı devirip Kürt Sorunu’nda yeniden şiddeti öne çıkardı. Müzakere Süreci’ni bitirerek Kürt Sorununu yeniden terörize etti. Kürt Sorununu terörize ederken aynı zamanda Kürt güçlerini de büyük ölçüde kriminalize etti. Bunu bilerek yaptı. Devlet aklı ile devlet geleneği içerisinde, devletin genlerine bağlı politika takip ettiği için Kürt Sorununu çözmek yerine bastırmayı esas alan bir anlayışa sahip olduğu için, klasik devlet aklını Kürt Sorunu’nda devreye soktu ve Kürt Sorunu’nu terörize ederek Kürt özgürlükçü demokratik güçleri büyük ölçüde kriminalize etti.
AKP Kürt sorununu özellikle kendi tabanı açısından bir hak sorunu, demokrasi sorunu olmaktan çıkarıp kriminal bir sorun, hastalıklı bir sorun olarak kendi muhafazakar tabanına sunmayı büyük ölçüde başardı.
AKP’ nin Kürt Sorunu’nu önce terörize, sonra kriminalize edip, patolojik bir vakaymış gibi göstermesi; bunun sosyolojik, tarihsel, iktisadi bağlamlarını tartışmaya açmaması, tartışacak güçleri, bu konuda fikir beyan eden insanları terörize etmesi, susturması, korkutması, Kürt Sorunu ile ilgili açık- sivil tartışmanın yaygınlaşıp gelişmesinin önüne çeşitli hukuki baskılar, polis terörü çıkarması, Kürt Sorunu’nda çözüm yerine çözümsüzlüğün esas alındığının, Kürt Sorunu’nun bir ulusal sorun olarak varlığının kabul edilmediği şeklindeki geleneksel devlet mantığına geri dönüşün bir öyküsüydü.
Terörize ve kriminalize politikasıyla yapılmak istenen, başarılmak istenen asıl şey, Kürt Sorunu’nu çözmek değil, Kürt Sorunu’na demokrasi, demokratik hak ve insan hakları çerçevesinde barışçıl bir çözüm bulmak değil, tam tersine Kürt Sorunu yokmuş gibi, öyle bir sosyolojik, iktisadi, tarihsel vaka yokmuş gibi davranarak Kürt Sorunu’nu bastırmak, bu sorunu topluma unutturmak, bunu basit bir terör sorunu şekline indirgeyip, Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklanan sorunlarını göz ardı edip, taleplerini bastırmaya yönelik bir politikayı uygulamaktır.
Burada devreye giren esas mantık, AKP politikasından daha çok devlet aklı. Bu sorundaki devlet aklını genel olarak bu katı şekliyle benimseyen partiler başta AKP- MHP ve onlara yakın diğer partiler. Kürt Sorunu’nda geleneksel devlet yaklaşımını olduğu gibi benimsiyorlar ve bu bakış açısı, bu mevzileniş Kürt Sorunu’nda çözümsüzlüğün kronikleşmesinde en temel etken oluyor.
Bugün açıkça, Türkiye’de var olan hukuki çerçeve içerisinde, var olan anayasal çerçevede Kürt Sorununu çözmek diye devletin bir problemi yok. Bu aklı AKP ve ortağı MHP benimsediği için onların bu sorunu çözmek diye değil, Kürt Sorununu bastırmak diye bir çabası var.
Hatalı sonuçları ortaya çıkan, geçmişteki asimilasyonu, ulusal inkarcılığı ve tenkili esas alan bir yaklaşım gündeme getiriliyor. Bu Türkiye’de düzenin, devletin dinci- milliyetçi ve Türkçü- milliyetçi partilerin temel açmazlarından, handikaplarından birisi oluyor. Bu devlet aklı 90 yıldan beri Kürt Sorununu bir adım ileri attıramadı, bu kafayla bundan sonra attırması da mümkün değil.
***
Kürt Sorunu aynı zamanda kullanışlı bir sorun. Kürt Sorunu etki alanı açısından; politikayı, sosyal hayatı, kültür yaşamına etkileri açısından sadece Kürtlerle, Kürt coğrafyası ile ilgili bir sorun değil. Türkiye’yi ve Ortadoğu’nun birçok politik şekillenişini etkileyen temel dinamiklerinden birisi. Kürtlere fiili bir sıkıyönetim, her zaman var olan OHAL uygulaması, Kürt Sorunu bahane edilerek Türkiye’ye de yaygınlaştırılıyor ve Türkiye’deki OHAL rejiminin en önemli dayanaklarından birisi de Kürt Sorunundan kaynaklanan çözümsüzlüğün üzerini örtmek, ona kılıf bulmak. Gerçekte Türkiye’de OHAL uygulayacak bir durum söz konusu değil. Kürt Sorunu ile OHAL gerekçelendirilip, KHK Rejimi ile direkt bir Tekelci Polis Devleti uygulaması gerçekleştiriliyor.
Hukuk devleti, bu uygulamalarla beraber, yasaların verdiği haklar işlevsiz hale getirilerek Türkiye’de bir polis devleti örgütlenmesi yaratılıyor. Bu polis devletine bazı sol çevreler Tekelci Polis Devleti adını veriyor, ben de katılıyorum bu tanıma. Var olan bir devlet şekillenişi, bir hukuk devleti, hukuku işlevsizleştirilmiş bir tekelci polis devletine dönüştürülüyor. OHAL-KHK Rejimi de onun icraatlarının yasal kılıfı oluyor.
Bütün bu uygulamaların kökeninde, sadece toplumun taleplerinin karşılanmamasından doğan acziyet değil, aynı zamanda esas olarak çözümü demokrasiyi doğrudan ilgilendiren Kürt Sorununa yaklaşımları bu süreci belirliyor ve Türkiye’deki bu polis devleti asıl dayanağını bu Kürt Sorunundan alıyor ve dinci mezhepçi, faşist uygulama dönemine geçiliyor.
***
Bunun böyle olmasının sebebi sadece Kürt Sorununda devletin geleneksel yaklaşımı değil, aynı zamanda Türkiye’de demokrasi güçlerinin yetersizliği, dağınıklığı, örgütsüz hale gelişi, özellikle memur hareketinde demokratik haklara dayalı örgütlenmelere izin verilmemesi, memur örgütlenmelerinin tehditle, devlet zoruyla büyük ölçüde yandaş sendikacılığa kaydırılması, biten sarı sendikacılığın yerini yeşil sendikacılığın alması, bizim bildiğimiz genel anlamda sınıf sendikacılığının yok edilmesi, grev ve örgütlenme haklarının kullanılmasının tehditle, şantajla polis terörüyle işlevsiz hale getirilmesi, gençlik ve kadın eylemlerine aşırı polis müdahalesi, sokak gösterilerine izin verilmemesi… Bütün bunlar yapılan demokratik sol muhalefetin bastırılması, dağıtılması, sindirilmesi, korkutulup bir seçenek oluşturulmasını engellemek için yapılıyor.
Toplum muhalefeti bu şekilde sindirilip, dağıtılıp, pervasızca polis terörüyle, işkenceyle, taraflı olmuş, bağımsızlığını kaybetmiş mahkemelerdeki ağır cezalarla sindirilmiş, bastırılmış, haklarını aramayan, hakları için sokağa çıkmayan, biat eden, iktidarın etrafında toplanmış, demokrasi talep etmeyen, temel hak ve özgürlükleri için harekete geçmeyen, dağınık, örgütsüz, ne yapacağını bilmeyen, şaşkınlaştırılmış, kafası karışık bir toplum yapısı yaratılmak isteniyor. Buradaki amaç; tekelci sermaye için Türkiye’yi, hiçbir aykırı sesin çıkmadığı sömürü cenneti haline getirmek, Türkiye’yi sömürücü sınıflar için dikensiz gül bahçesine dönüştürmektir.
Demokrasi alenen yok edilirken, muhalefet bu hale getirilirken, açıkça kriminalize edilip iktidar tarafından hak arayan özgürlükçü, demokratik güçler, laik, cumhuriyetçi güçler; muhafazakar güçlerin dışında tutulmak isteniyor ve bu hak arayan güçler demokrasi, özgürlük, hukuk devleti, çevre, kadın özgürlüğü, Medeni Hukuk, laiklik, aydınlanma diyen bu güçler teröristlikle, vatan hainliğiyle suçlanarak terörize ediliyor, üzerlerine mahkeme sürülüyor, mahkemenin sopasıyla cezalandırılıyor, polis terörüyle kriminalize ediliyor ve bu şekilde bu yöntemler takip edilerek, demokrasi fiilen ortadan kaldırılıyor, hukuk devleti yerine Tekelci Polis Devleti inşa ediliyor. Burada bahane olarak Kürt Sorunu kullanılıyor.
Naim- Son zamanlarda siyasal İslamcı iktidar, bir nevi partner kızıştırması yapıyor. Bir de ABD’ye Zarrab için nota verdi hükümet. ABD’nin kucağında Rusya’ya öpücük atıp, Şanghay Beşlisi’ne göz kırpıyor. Günlük hayatta geniş mezheplilikle nitelenebilecek, dahası sonu cinayetle bitebilecek bu tür ben bir küçük cezveyim hallerinin siyasi hayatta akıbeti ne olur?
Solda kimileri de; iktidarın bu dış politikasının, Türkiye’nin 1933-44 yıllarındaki dış politikasını andıracağını, ileri sürmekte. Bu mümkün mü?
Siyasal İslamın başı, can havliyle bir altın vuruş yapıp partner/makas değiştirebilir mi?
Cengiz- Türkiye; ekonomisinden politikasına, eğitiminden sanatına kültürüne medyasına varana kadar uluslararası kapitalist sistemin uzantısı, bir parçası, ona eklemlenmiş bir güç. Türkiye ekonomisi emperyalizme aşırı bağımlı, aşırı borçlandırılmış, kendi başına değil hareket etmek kendi başına nefes bile alacak takati kalmamış, dış borçlarının toplamı milli gelirin yüzde ellisini aşmış, halkı aşırı borçlandırılmış, neredeyse halkının tümünün kredi kartlarıyla borçlandırıldığı, 14 milyon insanın açlık sınırında, 50 milyondan fazla insanın yoksulluk sınırında yaşadığı, Türkiye’de yaratılan artı değerin büyük bir kısmının sermayenin dar bir kesimine, oligarşik kesimine transfer edildiği, gelir dağılımının alabildiğine bozulduğu, servet-sefalet uçurumunun aşırı büyüdüğü, sosyal sorunların çok fazlalaştığı, değerlerin çöktüğü, dağınık, örgütsüz ve cehalete mahkum edilmiş, iyi eğitilmeyen, bilimden uzak tutulmaya çalışılan, sanattan, kültürden, felsefeden uzak tutulmaya çalışılan bir toplum modeli yaratılmak isteniyor. Bu büyük ölçüde başarıldı. Bu toplum modeli bu şekilde yaratılırken, yapısı böyle kurgulanan bir toplumla emperyalist-kapitalist sistemde nasıl bir yer bulunacak? O da ayrı bir mesele…
Ordusu, polisi, ekonomisi, hukuk kurumları emperyalizmle iç içe, emperyalizmle entegre bir kapitalist toplumda egemen sınıfların, onun temelini oluşturan burjuvazinin her şeyi ile bağlı olduğu, gebe olduğu, elini-kolunu kaptırdığı emperyalist-kapitalist sistem(Batı) içerisinde, iktidarın başı kendi başına esnek davranabilir, fakat bu esnekliğin bir sınırı vardır. Batıya bu kadar bağımlı olmuş bir ülkenin kalkıp da başka bir emperyalist kamp olan Şangay Beşlisi’ne katılması fiilen mümkün değil. Ekseni Türkiye kaydıramaz. Çünkü ekseni belirleyen Türkiye değil. Bu ekseni küresel Batı kapitalizmi belirliyor. Bu eksenin kurallarını koyan o. Türkiye de bu kurallar içerisinde bu sisteme entegre. Bu entegre yapıyı esnetmek bir yere kadar mümkün. Şangay Beşlisi’ne dahil ülkelerle ilişkilerde, ticari faaliyetlerde bulunmak, belli bir esnekliği sağlamak mümkün, fakat bütünüyle Batıyı terk edip Şangay Beşlisi’ne entegre olmak, onunla bütünleşmek mümkün değil.
Buradaki eksen esnemesinin sınırları vardır. Bunu belirleyecek olan güç Türk burjuvazisi değildir, tam tersine Türk burjuvazisinin varoluşunu belirleyen, denetleyen Türk burjuvazisini kendisine bağımlı, uydu bir güç haline getiren Batı tekelci kapitalizmidir. Ekseni o belirler. Onun tolere ettiği kadar bir esneklik payı söz konusudur. Bundan ötesi küresel sistemi zorlama olur. Küresel sistem burjuvazinin öncülüğünde buna izin vermez. Bu sistemin eksenini kaydırmak isteyenin, böyle bir siyasal yapının uluslararası kapitalizm eksenini kaydırır.
***
Bağımsız davranma, herkese mesafeli durma; günümüzde öyle bir şey yok. 1930′larda, o dönemlerde ekonomide devlet kapitalizmi vardı. Batı kapitalizmine bağımlılık bu kadar değildi. Şimdi tam tersine, ileri derecede ekonomik bağımlılık var Batı kapitalizmine. Batı kapitalizmi istediği anda Türkiye’yi, ekonomisini krize sokabilecek bir manevra yeteneğine, bir güç kapasitesine sahip. Sahip olmasının sebebi de ekonominin bütün kurumlarıyla, bütün yapılarıyla Batı kapitalizmine entegre olması, onunla iç içe geçmesi, emperyalist-kapitalist sistem zincirinin bir halkası olması. Ondan dolayı Türkiye, bağımsız politika takip edemez. 1930′ların Türkiye’sinde yaşamıyoruz. Kapitalizm daha üst aşamada ve daha gelişmiş bir örgütlenmeye sahip. Türkiye ekonomisinin kaderini belirleyen esas olarak emperyalist-kapitalist merkezlerdir. Bunlardan dolayı eksen kaymasından bahsetmek ham hayaldir, milliyetçi, aldatıcı bir söylemdir, illüzyondur, bunun gerçekliği yoktur, böyle bir şey beklenemez.
Erdoğan’ın gücü burjuvazinin gücünü aşamaz. Erdoğan’ın politik gücünün sınırı burjuvazinin, emperyalizmin tolere ettiği alan kadardır. O tolere edilen alanı zorladığı anda Erdoğan iktidarının sonu gelir. Emperyalizm kendine bağımlı bir gücün kendisini zora sokacak bir gelişmenin önünü açmasına asla izin vermez.
Burada, Erdoğan’ın AKP’ nin gücünü çok aşan uluslararası ilişkiler ağı şebekesi var. Bu şebeke, bu süreçleri yönlendiriyor, belirliyor. Erdoğan’ın buna müdahale etme şansı var. Fakat bu şebekenin işleyiş tarzını değiştirecek bir güce, inisiyatife, yeteneğe sahip olması mümkün değil. Çünkü kendisi de bu güçler tarafından oraya getirilmiş; uluslarası kapitalizmin taleplerine uygun biçimde önü açılarak, iktidarı tercih edilmiş, bundan dolayı destek görmüş, para muslukları açılmış birisi. Onun iktidarının vanaları da emperyalizmin elinde.
Naim- İktidarın başı son günlerde Atatürkçülüğe de el attı. Sıra toplumdaki dezavantajlı gruplara gelirse şaşırmayacağız. İktidarda kalmak için her kalıba girebilecek bir esneklikleri var…
Siyasal İslam iktidardan gönderilebilirse, bugün iktidar olanları yarın neler bekliyor? Bunların gidişi Tansu Çiller’in gidişine benzemeyecek gibi. Bunlar sadece Kürtlerin, solcuların, Atatürkçülerin değil, kendilerinden olmayan iş adamlarının bile canını yaktı. Devr-i sabık değil ama halkın gazını almak için de olsa yargıyla müşerref olacak mı siyasal İslamcılar?
Cengiz- Türkiye’de 15 yıllık AKP döneminde iktidar tarafından bir sürü kanunsuzluklar yapıldı, suçlar işlendi. Örneğin; anayasa askıya alındı, parlamenter sistem hiçbir hukuki gerekçe olmadan fiilen askıya alındı, anayasada yeri olmadığı halde fiilen başkanlık sistemi uygulandı, kentsel dönüşüm ve kamu ihalelerinde istemediğin kadar suçlar işlendi, bir sürü adli-siyasi suçlar işlendi.Bu suçlar sadece bir kesimi değil, geniş kesimleri ilgilendirdi; esnafından, solcusuna, kadınına, Kürtlere, alevisine varana kadar geniş bir suç kataloğu oluştu. Bu dosya çok kabarık.
Zaten AKP’nin MHP’yle birlikte koalisyon yapıp son nefesine kadar iktidarda kalmak istemesinin kökeninde bu dosyadaki suçların akıbetiyle ilgili duyulan endişeler var. AKP, Batıda olduğu gibi, seçimle gelip seçimle gitme yordamını tersine çevirip, seçimle gelip seçimle gitmemek biçimindeki ısrarının temel nedeni bu dosyadan duyduğu korku.
Biraz ceza hukuku bilgisi olan, biraz hukuk ve siyaset bilimi kitapları okumuş olan herkes; bunların ciddi suçlar işlediğini, bu suçların bir yerlerde kaydedildiğini ve bu suçların yarın bir suç dosyası olarak karşılarına çıkacağını, biliyor. Bunu en çok AKP’lilerin kendileri biliyor. Bunu bildikleri için iktidardan gitmek istemiyorlar.
Elbette bu iktidar yargılanacak. Bu yargılanmanın hangi kapasitede olacağı, o dönemin demokrasi güçlerinin tavırları ile belirlenecek, yani göstermelik mi yargılanacaklar, yoksa gerçek mi yargılanacaklar? Bunu belirleyecek olan hukuktaki lafız değil, güçler dengesidir. Türkiye’de bunların yargılanmasını, cezalandırılmalarını isteyen, bu suçların karşılıksız kalmamasını isteyen milyonlarca kitle var.
***
AKP iktidarı, geleneksel muhafazakar kesim değil, İslamcı muhafazakar bir hareket. Bunun farklılığı var. Türkiye’de bunların temel çıkış noktası Türkiye’nin 200 yıllık devlet projesine başkaldırı şeklinde. Bunlar böyle meydana çıktılar. 200 yıllık devlet projesi; çağdaşlaşma, modern toplum olma. Bu yaklaşık 3.Selim’den beri bilinen, Tanzimat’la, 2. Mahmut’la, 1. ve 2. Meşrutiyet’le denenmiş, geliştirilmek istenmiş, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte zirveye çıkmış, daha çok sahiplenilmiş bir proje.
Bu projeyi bunlar, iktidarın yandaş yazarlarına göre; ihanet olarak görüyorlar. İslamcılar, bu projeyi milli benlikten, değerlerden kopma, yerel olmaktan çıkıp kozmopolitikleşme, kendi kültürüne tarihine, ecdadına, değerlerine yabancılaşma, bir bozulma, yozlaşma, daha da ötesi bir ihanet olarak görüyorlar.
Bunlar Cumhuriyet’in kurulmasını, hilafetin ortadan kaldırılışını, Osmanlı Saltanatı’na son verilmesini, Türkiye’de Şer’i Hukuk’tan Medeni Hukuk’a geçilmesini, dinsel eğitimden laik bilimsel eğitime geçişleri; bu İslamcı hareket temel argümanlarında Batılılaşma, ihanet olarak görüyor.( Örneğin Mehmet Doğan kitaplarında bunu işliyor.)
Bunlar, kendilerini de öze dönüş hareketi, toplumun benliğine, değerlerine yeniden dönüş olarak görüyorlar. Bunu vurgulamak için, kendilerinin yerli ve milli olduğunu; çağdaş, laik, aydınlanmacı kesimin Batıcı olduğunu ve özellikle İslam’dan tamamen koptuklarını, dolayısıyla bunlardan kurtulmak gerektiğini, bunlardan kurtulmak için de laik Cumhuriyete, aydınlanmacı bilimsel eğitime son vermek gerektiğini, bunun yerine eğitimi İslamileştirmek, toplumu İslamileştirmek, Diyanet İşleri’nin fonksiyonunu değiştirerek, Osmanlı’daki gibi bir Şeyhülislamlık makamına dönüştürüp, devleti tarikatlara teslim ederek, devleti Osmanlı Devleti gibi İslami Devlet haline getirme projesi var bunların. İslamcı hareketin bu projesiyle geleneksel 200 yıllık devlet projesi çatışıyor. Bu çatışmada devletin büyük derin güçlerinin tuttuğu proje bu 200 yıllık çağdaşlaşma projesi.
***
AKP, bu laik Cumhuriyeti’nin sonunu getirirken, aynı zamanda kendi rejimini kuramadığı için, kendi rejimini kuracak bir güç potansiyeline, bir iktidar iradesine sahip olmadığı için, laik Cumhuriyetin sonunu getirirken aynı zamanda kendi sonunu da getiriyor.
Bir daha devletin, Türkiye’nin böyle bir siyasal İslam sistemi ile karşılaşmaması için, geleneksel muhafazakârlığın dışında uç bir eğilim olan siyasal İslamcı seçeneğin tekrar iktidarı hedeflemesini engellemek için, devlet-düzen bunları gönderirken, bunları cezalandırırken; bunları maskara ederek, rezilleştirerek, bunları iyice itibarsızlaştırarak gönderecek ve bir daha bunların büyük ölçüde ikinci kez iktidar seçeneği olması engellenmiş olacaktır. Düzenin operasyonlarının bu yönde gelişeceğini düşünüyorum.
***
Türkiye’de siyasal İslam 15 yıllık pratiğinde tükendi. Moral olarak, siyaseten ve hikaye olarak tükendi. Artık bunların hikayelerinin alıcıları yok. Bunların vaatlerine inanan yok. Bunların söylemleri işlevini yitirdi, bunların cazibesi cezbediciliğini kaybetti. Bunların büyüsü bozuldu. Bunların yüzü açığa çıktı, maskeleri düştü, klasik deyişle; takke düştü kel göründü. Bunların siyasal İslamla yapabileceği bir şey kalmadı.
Zaten, rahmetli Yaşar Nuri Öztürk, bu yapılanları anlatmak için, bunların maskesini düşürmek için çok önemli bir kitap yazmıştı: Allah İle Aldatmak. Allah’la aldatabilecekleri kadar aldattılar. Artık bunların Allah’la da aldatmasına kimse inanmıyor. Hastalıklı, ahlaksız, riyakar, demagojik yüzleri, cahillikleri ortaya çıktı. Hastalıklı, cahil, kaba, hoyrat tavırların, bu kaba, çirkin yüzlerin kapanması için yeni bir maskeye ihtiyaç var. Bu yeni maske sadece MHP tabanına yönelik değil. Cumhuriyetçi tabanın AKP’ye yönelik tepkilerini nötralize etmek için geliştirilmiş olan yeni bir maske, yeni bir oyuna manevraya ihtiyaçları var. Bu da: Atatürkçülük.
Atatürk’ü tekrar millileştirilip Cumhuriyetçilerin elinden almak biçiminde zuhur eden bir taktikle, bu tabanın tepkilerini nötralize etmek, iktidar karşıtlığını ortadan kaldırmak, aklı sıra Cumhuriyetçi tabanla Atatürk konusunda bir mutabakat sağlamak, toplumu Atatürk’te birleştirmek gibi bir operasyon yapmak istiyorlar.
Fakat bunda başarılı olamayacaklar. Neden olamayacaklar? Çünkü Allah ile aldatmak bittiği için, Atatürk’le aldatma aşamasına geçildi ama bunların yüzü görüldü. Bunların Atatürk’le kandırabileceği kitle kalmamıştır. Bunların Atatürk’e bakış açısı bellidir. 15 yıllık pratikleri ortadadır. Eğitim sistemleri ortadadır. Atatürk’e karşı söylemleri ortadadır. Siyasal İslam Tarihi ortadadır, yaklaşımları ortadadır. Atatürk’le aldatmanın hiçbir inandırıcılığı yoktur. Bu oyun tutmayacaktır.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=42972

Editör - 24 Kas 2017. Kategori Mülkiyeden, Mülkiyeli Yüzler. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes