Newyork’ta bir utanç davası ve Zarrab senaryoları – Taner TİMUR

Daha iki yıl önce bir dizi kahramanı gibi izleniyordu; sonra hızla bir dram kahramanına dönüştü. Daha dün bakanların elinden törenle ödüller alıyordu; bugünlerde ise Amerika’da bir dolandırıcı olarak yargılanıyor. Üstelik bu kadarla da kalmadı; kendisini aşan, sonuçlarının da yeterince ayırdında olmadığı nedenlerle, kişisel dramına yaşadığı ülkeyi de ortak etti. Bugün New York’ta onunla beraber Türkiye de yargılanıyor. Cumhurbaşkanı, Hükümet Başkanı, Adalet Bakanı ve yandaş medya hep birlikte haykırıyorlar: New York’ta yargılanan Reza Zarrab değil, Türkiye’dir! Bizi köşeye sıkıştırmak istiyorlar! Birleşelim!
***
Aslında Zarrab, geçen yıl 19 Mart’ta Miami’de tutuklandığı zaman AKP çevrelerinde hiç de aşırı bir heyecan uyandırmamıştı. O günlerde Cumhurbaşkanı ve Hükümet sözcüleri “Bu bir İran sorunudur; bizi ilgilendirmez!” diyorlardı. Gerçekten de hedefte İran vardı ve iddianamede yer alan üç sanık da İran vatandaşı idiler. Bunlardan sadece Reza Zarrab T.C. pasaportu da taşıyordu. Kısaca dava, bir “İran davası” olarak başladı. Ne var ki olaylar ilerledikçe Beştepe ve bakanlar Zarrab’a sahip çıkıyor ve AKP’nin söylemi de, eylemi de değişiyordu. Böylece bir noktadan itibaren Zarrab Davası “Türkiye Davası”na dönüştü ve bununla amaçlanan şey de, New York’tan gelen “kirli kokuları” yok etmek için kamuoyuna pompalanacak senaryoları hazırlamaktı.
***
Savcı Bharara’nın hazırladığı iddianameye göre zanlı üç kişiden en önemlisi Hossein Najafzadeh idi. Najafzadeh, İran’ın önde gelen devlet bankalarından Bank Mellat’ın yüksek yöneticilerinden biriydi ve ABD’ye gitmek gibi bir gaflete düşmediği için tutuklu değildi. Zarrab’la ilişkisini de görünüşe göre Zarrab’ın en güvenilir elemanlarından Kamelia Jamshidy (üçüncü sanık) kurmuştu. O da tutuklu değildi. İran’a uygulanan ambargoyu “akıllıca nötralize etmek, hatta özel yöntemler kullanarak fırsata çevirmek” için “İslam Devrimi’nin bilge liderinin ilan ettiği iktisadi cihat yılına, bunu ahlaki ve milli görev kabul ederek katılacağını” ifade eden Zarrab imzalı mektubu da herhalde birlikte yazmışlardı. Mektup, İran Merkez Bankası Başkanı’na hitaben kaleme alınmıştı.
***
İddianamede, Reza Zarrab ve bir takım anonim “kumpasçı”lar, Zarrab’ın Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki şirketler ağını kullanarak ambargoyu delmek, para aklamak, banka hileleri yapmak ve Amerika’yı dolandırmakla suçlanıyorlardı. Bu “kumpas”ta, iddianamede adı “Turkish Bank-1” diye geçen devlet bankaları da kullanılmıştı. Hepsi de İran Devleti’nin hizmetinde ajanlar olarak sunuluyordu.
***
Zarrab tutuklanmış, ABD’nin en ünlü avukatlarını tutmuş ve onlar da iddianamedeki suçlamaları dikkatle incelemeye başlamışlardı. Oysa savcılık da soruşturmayı derinleştiriyordu. Zarrab’ın tutuklanmasından bir yıl kadar sonra –hangi akla hizmeten Amerika’ya gittiği pek anlaşılamayan- Halk Bankası genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla da tutuklandı. 6 Eylül 2017’de ise yeni bir iddianame ile eski İktisat Bakanı Zafer Çağlayan ve Halk Bankası genel müdürü Süleyman Aslan suçlanıyor ve davaya ekleniyordu. İddianamede onlara yöneltilen suçlamalar aynen şöyleydi: “ABD’nin koyduğu yasakları çiğneyerek İran Hükümeti ve İran kurumları hesabına yüzlerce milyon dolar tutarında işlemlerle ABD finans sistemine kumpas kurmak; bu işlemler hakkında ABD makamlarına yalan söylemek; kumpası kolaylaştırmak için Çağlayan, Aslan ve diğerlerine rüşvet olarak ödenen yüzlerce milyon dolar da dâhil, para aklamak ve bu işlemlerin gerçek niteliğini gizleyerek birçok finans kuruluşuna karşı hile yapmak”! İddialar bunlardı; duruşmalarda bunlar kanıtlanmaya çalışılacaktı.
***
Görüldüğü gibi iddianamede bir T.C. eski bakanı ve banka müdürü rüşvet karşılığı İran hesabına çalışan ajanlar olarak sunulmakta ve dava da bu noktadan itibaren siyasileşmekteydi. Artık Türkiye’de kimse “bu dava bizi ilgilendirmez!” diyemezdi ve bu andan itibaren AKP iktidarı dava dosyasını bir tarafa bırakarak doğrudan Amerikan yönetimini suçlamaya başladı. Ve suçlamalar da giderek bir meydan okuma havasına büründü. 6 Eylül 2017’de, Zafer Çağlayan’ın davaya eklenmesinden hemen sonra, Erdoğan, gazetecilere şunları söylüyordu: “Neymiş? İran’la ilgili yaptırımları delmiş. İran’a biz bir defa herhangi bir yaptırım uygulama kararı, Türkiye olarak, almadık ki! Bizim İran ile ikili ilişkilerimiz var; hassas ilişkilerimiz var (…) Bu ekonomik ilişkileri yürüten bakanımız kim? Ekonomi Bakanı. Ekonomi Bakanı hükümetin attığı adıma ne yapacaktır? Uygulayanlardan bir tanesi olacaktır. Atılan bu adımlar siyasidir…” (Milliyet, 9 Eylül 2017). Kısaca Erdoğan, “Ekonomi Bakanı Çağlayan ne yaptıysa hükümet politikası olarak yaptı” diyordu ve bu sözler, tam da Amerika mahkemesinin Zarrab’ın ağzından duymak istediği (ve bugünlerde de duyduğu) sözlerdi. Bunun karşılığı olarak da Zarrab, Çağlayan’a 50 milyon avro civarında rüşvet ödemişti.
***
Elbette ki AKP iktidarı New York’taki davayı kendi açısından tamamen siyasi bir dava olarak göstermek isteyebilir. Bunu siyasal çıkarları açısından yararlı bulabilir. Ne var ki dava ABD’de yürürlükteki kanunlara göre açılmış ve Zarrab da Amerika’nın en ünlü avukatlarını tutmuştu. Üstelik davayla ilgili tüm bilgiler (iddianameler, basın açıklamaları, özel konuşma ve yazışma kayıtları vb) ABD Adalet Bakanlığı Kamusal İşler Ofisi sitesine konularak herkesin bilgisine sunulmuştu. Oysa bu arada, iktidarın yoğun bir kamuoyu oluşturma kampanyası (ya da “algı operasyonu”) altında, “Zarrab tartışmaları” da tamamen “dava dosyası”ndan bağımsız bir şekilde yapılmaya başlıyordu. Belli ki amaç bir “İslamcı-milliyetçi cephe” kurmak ve tüm muhafazakârları ABD’ye karşı seferber etmekti. Hatta “milli duruş” ve “anti-emperyalizm” aldatmacaları altında bir kısım “kullanışlı aptallar” da cepheye ithal edilebilirdi. Zarrab’ın suçunu kabul edip “itirafçı” olacağı anlaşılınca bu kampanya daha da canlandı.
***
Gerçekten de New York’taki dava, hukuktan tamamen kopmuş muydu?
Aslında işin doğrusu şudur: Amerika, kendi vatandaşı olsun olmasın, ülkesinde yürürlükte olan yasaları çiğneyenleri suçlu sayıyor ve yargılıyor. Vatandaşı olmayan ve ABD’de bulunmayan kimseleri fiilen yargılayamadığı için, bunları da iddianameye sokarak teşhir ediyor ve kendine özgü araçlarla (muhbirler, gizli dinlemeler, satın alma vb) izliyor. Bunu zaten kendi kanunları çiğnenen her ülke (ve bu arada Türkiye) de yapıyor. Aradaki fark ise güç ve hukuk anlayışı farklarından doğuyor.
Amerika’nın Zarrab Davası’ndaki hukuki dayanağını, onu bir çeşit “dünya jandarması” haline getiren “Uluslararası Olağanüstü Hal İktisadi Güç Kanunu” (International Emergency Economic Powers Act – IEEPA) teşkil ediyor. 1977’de Jimmy Carter döneminde kabul edilen bu kanun, “ulusal güvenliğe, dış ticarete ve ülke ekonomisine olağanüstü tehditler” durumunda Başkana büyük yetkiler veriyor. Ambargo kararları da bu yetkiler çerçevesinde düzenleniyor. 1979’da İran’da devrim olup, ABD Elçiliği rehin alınınca, Carter İran’a bu kanuna dayanarak ambargo başlatmıştı. Daha sonra da bu uygulama, çeşitli tarihlerde -özellikle de İran’ın nükleer silah yapma girişimi vesilesiyle- genişletildi. Zarrab tutuklandıktan iki gün sonra ABD Adalet Bakanlığı sitesine konulan açıklamaya göre, Türkiye’de iktidara yakın bazı “zanlı”lar daha 2010 yılından itibaren izlenmeye başlamıştı. Bugünlerde Zarrab’ın mahkemede yaptığı itiraflara göre, kendisi daha o tarihlerde İran Merkez Bankası Başkanı Mahmud Bahmani ile iki kez görüşmüştü. Ayrıca 2010 yılı, Türkiye’nin Haziran ayında Brezilya ile beraber BM’de İran’a ambargo konulmasına karşı çıktığı yıldı. 21 Mart 2016 tarihli basın açıklamasında, FBI Başkan Yardımcısı Diego Rodriguez -Zarrab’ın tutuklanmasındaki rolünden ötürü- FBI Miami Ofisi’ni, övüyor ve “bugün açıklanan suçlamalar, gerçek iş ortaklarını gizlemeye çalışanlara bir mesaj olmalıdır” diyordu.
***
Gerçekten de dava dosyasına girmiş olan bilgiler (e-mail yazışmaları, para transferi kayıtları, telefon dinlemeleri, rüşvet alışverişleri vb) Amerikan servislerinin Türkiye’de olup bitenleri bu ülkeyi yönetenlerden de daha iyi bildiklerini ortaya koymaktadır. Kuşkusuz en korkuncu da budur. Türkiye’de oligarşik bir çıkar grubu, hiçbir önlem almadan ve sonucunu düşünmeden, şarklı kurnazlığı ile vurgunculuğa kalkmış ve yakayı ele vermiştir. Ne var ki bunun bedelini, sorunu kendi içinde çözemediği için tüm Türkiye ödeyecektir. Oysa bu koşullarda bile, bu ülkede hala bir Adalet Bakanı çıkıp, davayı asıl kendilerinin siyasileştirdiğini gizleyerek, “Bu dava siyasidir, hukuki dayanaktan yoksundur. Bu Türkiye’ye dönük bir kumpastır. ABD mahkemeleri Zarrab’ı Türkiye’ye karşı iftiraya zorluyorlar” diyebilmektedir.
Aslında Amerikan’ın en ünlü avukatları bir buçuk yıl boyunca Zarrab’ı kurtarmaya çalışmışlar, bunu başaramayınca da ona “başka yolu yok; sen git mahkemeye her şeyi olduğu gibi anlat; ancak bu koşullarda mahkemeden hakkında en hoşgörülü karar çıkabilir!” demişlerdir. Zarrab da ne Erdoğan’ın, ne Rusya şantajının, ne de ünlü avukatlarının kendisini kurtaramadığını görünce, “İş başa düştü!” diyerek hâkim karşısına çıkmış ve bütün yaptıklarını anlatmaya başlamıştır. Mahkemenin hükmünü ve davanın sonuçlarını önümüzdeki dönemde hep birlikte göreceğiz ve yaşayacağız.
***
Gerçek şu ki bu ülkede bir süreden beri “rüşvet” ve “yolsuzluk” kavramları tüm anlamını yitirmiş görünüyorlar. Siz istediğiniz kadar en doğru şeyleri söyleyin, en güçlü delilleri ileri sürün, “sahte!” ve “iftira!” nidaları milyonlar için her türlü delilin yerini tutuyor. Daha beş gün önce, Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın yakınlarına ait bir takım şaibeli banka hesaplarını açıklarken, AKP korosu daha bunları görmeden “sahte!”, “iftira!” çığlıkları atıyordu. Ertesi gün de AKP’li bir yazar, yazısına -Kılıçdaroğlu’na hitaben- “Her tarafın belge olsa ne yazar!” diye bir başlık koyarak durumu çok güzel özetledi. “17-25 Aralık darbesi” de bu mantıkla hasıraltı edilmişti. Oysa aynı oyun –PR’cıları bu kez dünyanın ünlü yayın organları olmak üzere- şimdi New York’ta sahneye konulmuş bulunuyor. Üstelik Türkiye’deki bir partizan grup dışında hiç kimsenin de bu yeni oyuna “sahte!”, “iftira!” demesi beklenmiyor. Bu koşullar altında, iki yıl önce Türkiye’de bakanlar elinden ödül alan, şimdi ise yaşam korkusuyla Amerikalılara teslim olduğu söylenen bu dolandırıcı, herhalde bundan böyle Amerikalı ya da İranlı komploculardan çok Türk komploculardan korkacaktır. Zaten bilmiş yazarlar bu kez de bu sahtekârın estetik ameliyatı yapıp yapmayacağı konusunda senaryolar düzenlemeye başladılar. Onun kaderini kendisine bırakarak Türkiye’ye dönersek, yıllardır bu ülkede okuyan, düşünen, tartışan herkesi kendi seviyesine indirmeye çalışan bir siyasal hareketin, bugün bir soygun politikasını “antiemperyalizm” diye pazarlayarak bir “cephe” oluşturma çabaları karşısında “Zavallı Türkiye! Sen bu kadarını da hak etmiyordun!” diyebiliriz. Oysa tarih bitmedi; kavga devam ediyor. Bir atasözümüz “bir musibet bin nasihatten evladır” der. Ve tarihi de, musibetleri yaratanlar değil, onları en iyi yorumlayarak halka umut saçacak kuramları geliştirenler yazar.

Birgün’den alınmıştır.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=43016

Editör - 3 Ara 2017. Kategori Mülkiyeli Köşe Yazarları, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes