Ev Sorunu – Yunus ER | Ceride-i Mülkiye

Ev Sorunu – Yunus ER

Bilgelik tanrısı Athena, bir ev yapmaya karar vermiş. Eleştiri tanrısı Memos’ tan evin projesini değerlendirmesini istemiş. Memos, Athena’ya demiş ki; “Kötü bir komşu gelirse yanına, kolayca uzaklaşabilmen için, evin altına tekerlek koymalısın.”

Kaldığımız bütün evlerin altında görünmeyen bir tekerlek vardı. Kötü misafirler geleceği hissine kapılırsak hafakanlar basmadan iki üç saat içerisinde evi taşırdık. Kaldığımız hiçbir evde iki gün sonrası için plan yapılmazdı, iki gün sonrasına hayal kurulmazdı. Taşınmak için açık bir tehlikenin olduğundan çok da emin olmak gerekmezdi. Öyle bir duyguya kapılmak, evhamlanmak, tehlike hissetmek yeterliydi.

Hani keçi çobanının huysuz bir keçisi dağda kayalara çıkar.  Çoban keçinin peşinden tırmanır.  Aynı kayada bir de keklik yuvası vardır. Keklik kuluçkadadır. Çobanın kayaya çıktığını, yuvaya yaklaştığını hisseden keklik, panikle uçar gider. Çobanın derdi keçidir; kekliğin yuvası, yumurtaları değildir. Yuvaya da yumurtalara da el sürmemiştir. Ancak keklik için o yuva, o saatten sonra güvenli değildir. Nöbetleşe kuluçkaya yattıkları eşi olan kekliğe durumu haber verir. Bilinmedik bir başka kayada tez elden yeni yuva kurulur. İki keklik bir gün içerisinde yumurtalarını, kanatlarının arasında yeni yuvalarına taşırlar.

Aralık 1982, bize misafirliğe gelen komşular anlattılar, bir akşam. Buraya bir kar yağsın, yerler buz tutsun, iki ay araba inip çıkamazmış bu yokuştan. Yayalar güç bela, düşe kalka, kaldırım kenarındaki demirlere tutuna tutuna yürüyebilirlermiş.

Sıkıntıdan, boğulur gibi oldum. Çok bunaldım. Duvarlarda resmim asılı; ben bir kaçağım. Evi taşımamız gerektiğinde; havalar iyi olacak, kar yağmayacak, buz tutmayacak gibi hesaplar yapamazdık.  Cemreyi, baharı bekleyemezdik. Kaygı doğdu içime. Bayırdaki bütün binalar üstüme geliyor, ben altlarında kalıyorum, boğuluyorum.

Kafeste keklik olmamalıydık. Kayalardaki kekliklerden olacaktık.  Tez elden güvenli başka bir mahallede, güvenli bir ev bulunacaktı ve taşınacaktık. Beklemeye gelmez, kışın eli kulağında. Her an karlar yağabilir. Yerler buza çekebilir. Bu yokuşa araba inip çıkamayabilir. Gerçek isimlerimizi bilen, eski tanıdık birisine rastlarsın bu bayırda, aniden taşınmak gerekebilir.

Ertesi gün başka bir güvenli mahallede, güvenli bir ev kiralandı. Taşınılacaktı. Taşınacak ev eşyası kekliklerinki gibi dört yumurtadan oluşmuyordu. Kaçak yaşarken bütün eşyaların, dolapların, koltukların, halıların, buzdolabın, çamaşır, bulaşık makinaların, televizyonun, müzik setin, her şeyin, her şeyin dört başı mamur, en kalitelisinden olmalıydı. En hırslı ispiyoncular bile zenginlerle uğraşamazlardı. Görüntüyü kurtarmak zorundaydık.

İki cadde öteden bir kamyon çevirdim; taşıyıcıları da var üstünde. Taşıyıcılar, doluştular eve.  Toplanmış eşyaları kamyona aktaracaklardı. Kamyonun şoförü, karşı apartmanın görevlisi ile tanış çıktı. Eskilerden derin bir sohbet tutturdular, yüksek sesle. Artık o ev, o kamyonla güvenli bir yere, bilinmeyecek bir yere taşınamazdı. Nuray ile göz göze geldik, çabuk karar vermeliydik: “Bir çözüm üret. Bir çıkış yolu bul. Bu kamyonu gönderelim,” dedim. Nuray, her zaman ki kesin, emin tavrıyla:

- Şimdi öyle bir rol yapacağım ki sen bile şaşıracaksın.  Kamyon, şoför kalmayacak ortada.

Nuray, hiddetle indi, bahçeye, gözlerini belertti, kamyonun kasasına bir bakış attı.  Şoförünün yanında, öyle bir bağırış bağırdı. Gün görmedik “hakaretleri” yağdırdı. Kadına vur dedim. Öldürdü beni; rezili rüsvan etti. Malama etti herkesin ortasında:

- Allah göz, izan vermiş ama göz yerine ağaç budağı vermiş. Orasını burasını delmiş koyuvermiş. Bu kadar eşya, bu kamyona sığar mı hiç? …

Hızını alamadı, boğulacak gibi yutkundu, sözünü tamamlamadığı belli. Yukarıdakine öfkelendi, sitem etti:

- …Sana ne kötülük ettim de bu salağı verdin başıma! … derken avazının çıktığı, bütün gücüyle bağırdı.

Çimlerin üstünde büyümüş gülün goncası, korkudan kapandı. Kendisini korumaya aldı.  Çocuk parkında oynayan çocuklar evlerine kaçtılar, bebekler annelerine sarıldılar.  Ağaçlardaki kuşlar, yerdeki kediler, köpekler saklanacak kuytuluk aradılar.

Kamyonun etrafına toplanan sitenin etrafına toplanan kadınları, kocalarını hatırladılar. Kendilerini yok sayan, kendilerini yaralayan kocalarını. Dille yaralayan, kolla elle yaralayan kocalarını. Nuray gibi bağıramadıklarına, esip yağamadıklarına hayıflandılar. İçlerini çektiler, dudaklarını ısırdılar…

Kamyon şoförü motoru çalıştırdığı gibi aşağı doğru hareket etti. Peşinden koştum, bir beşlik banknot elimde: “Ağabey mazot parası.”

Şoför, kamyonu durdurdu, camı açtı ama uzattığım parayı almadı. Başını başıma dayadı, bir dostuyla dertleşirmiş gibi, sessizce anlattı : “Mazot parası mı olur aramızda?  Kader ortaklığımız var ya. Ben saray gibi bir ev yaptırdım, gece gündüz borçlarını ödemek için direksiyon sallarım. Evle ilgili bir şeyi istenilen gibi yapamadığımda, seyreyle halimi. Otuz kusur yıldır aynı laflar, her Allah’ın günü söylenir bana. Evim dağılır, yuvam bozulur korkusuyla kaplumbağa gibi boynumu içe çekerim.  Ama kaplumbağa, sevmediği bir ot biterse yakınında; ortamın havası, suyu, tadı, tuzu, kokusu değişecek olursa, uzaklaşır oralardan. Nasıl olsa evi sırtında..”

Kocaman kamyon, kulakları sağır eden homurtuyu, egzozundan çıkan dumanlarını geride bırakıp, gözden kaybolurken, kamyonun arka kasasındaki yazı mıhlandı usuma,  hep orada asılı kaldı:

“Bey gibi ev yaparsan; köle gibi yaşarsın. Köle gibi ev yaparsan, bey gibi yaşarsın.”

 

Topkapı’nın arkasında, Merter tarafında Londra asfaltının güney kenarında ambarlar vardır. Oraya gittim; evi taşıyacak kamyon bulmaya. Anadolu’dan yük getirmiş; dönüşte mazot parasını çıkaracak bir iş, bir yük bekleşirler. Daldım bu kamyonların arasına. İstanbul’a en uzak sınır illerden birisine plakalı bir kamyon duruyor orada; gönlüm hep onda. İstanbul’a uzak ya. Motor kapalı. Plaka uzak diyarlara ait olabilir de sürücü İstanbulludur. Bizim iş yine sakata gelir. Kamyonun direksiyonundaki eşyayı nereden aldığını, nereye taşıdığını bilmemeli. Üç ay işkence yapsalar söyleyecek bir sözü olmamalı.

Ben kamyonun yanında siftinirken, kara yağız toy delikanlı koştu geldi,

- Buyur ağam,…  Yük mü var?

- Yük var da, sen İstanbul’u biliyor musun?

- Yanımda sen olmayacak mısın? Bilen birisi olmayacak mı?

- Sen İstanbul’a yeni mi geldin?

-  Ben yeni gelmişim, ilk gelmişim.  Ama kamyonu her yere sokarım, sorun olmaz.

- Tanıdığın, akraban, arkadaşın yok mu bu koca İstanbul’da senin?

- Daha yoktur.

Gözüm tuttu. İşi anlattım. Semt, mahalle ismi söylemedim. Parasını anlaştık.

- Taşıyıcı da bulacaktım, dedim.

- Gerek yok, amcam oğulları ile gelmişim ben. Onları çağıralım.  Kahvedeler… Amca çocukları da bunun yaşlarda, İstanbul’a ilk gelişleri. Doluştuk kamyona, şoförün yanına.  Yaşar Kemal, ‘İnce Memed 3’ kitabına ilişti gözüm, torpido gözünün üstünde.

- Bu kamyonun asıl kullanıcısı kim? deyiverdim. Sürücü yanıtladı:

- Babam kullanıyordu. Babamı askeriye aldı. İş bana kaldı.

- Bu kitabı okumaktan mı aldılar babanı?

- Hayır. Babam zaten mimli,  eski öğretmenlerden. Emekli oldu, bu kamyonu aldı, yine başı dertten kurtulmadı. Babam da hep aykırı birisi oldu.

- Ne aykırılıklar yaptı?

Kenan Evren ve arkadaşları geldiler bizim oraya. Bazı zenginler onları karşılamaya gelen bütün ahaliye ziyafet verdiler. Köylüsü, şehirlisi hep ortalıkta. Bütün arabalar da konvoyla; gelenleri karşıladılar.  Babam, Van yollarında, direksiyonda; yükü var. Kafasında kamyonun ödenecek taksitleri, 4 çocuğun okul masrafları. Karşılamaya katılamadı. Fark edilmiş gelmediği. Babam zaten bilindik birisi.

Ertesi gün Belediye’ye çağırtmış, Komutan Belediye Başkanı. Tam babamı azarlayacakken O,  koltuğunun altında taşıdığı kitabını açmış, Komutan Belediye Başkanına, bir sayfasından bir bölüm okumaya başlamış:

“Tanrı Zeus düğününe bütün hayvanları davet etmiş. Kaplumbağa dışında hepsi seve seve bu muhteşem eğlenceye katılmışlar. Ertesi gün Zeus kaplumbağayı yanına çağırmış ve düğüne neden gelmediğini sormuş. “Benim için en güzel mekan kendi evimdir,” diye cevap vermiş kaplumbağa. Buna çok kızan Zeus ceza olarak evini daima sırtında taşımasını emretmiş.” (1)

Bazılarına göre de kaplumbağa ödüllendirilmiş, özgürleştirilmiş, derken babam; askerler tarafından götürülmüş.

 

(1) AİSOPOS MASALLAR. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. IV Basım Haziran 2017, İstanbul. Sayfa: 60

 

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=43151

Editör - 15 Oca 2018. Kategori Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes