ABD yenilsin, Suriye özgürleşsin istiyorum – Mahmut ÜSTÜN | Ceride-i Mülkiye

ABD yenilsin, Suriye özgürleşsin istiyorum – Mahmut ÜSTÜN

Her ne kadar savaşan devletler “vatanın çıkarları”, “terör tehdidi”, “bağımsızlık”, ” diğer halklara yardım” vb. gibi “soylu” gerekçeleri öne sürseler de, savaşların arkasındaki neden kural olarak çok “duygusal”dır: Para…Bugünün diliyle konuşacak olursak, yeni pazarlar elde etmek ve hegemonyayı yerelden evrensele taşımak…

Bugünün dünyasında emperyalizm en temel savaş sebebidir.

Doğal olarak savaşa dahil olan her devletin o an için savaşı istediği söylenemez. Emperyalist saldırganlığın suçluları varsa mağdurları da vardır. Başka ülkeleri işgal etmek, oralarda tahakküm kurmak isteyen güçler olduğu gibi bu tahakküme/işgale karşı direnen halklar da vardır. Egemenlik hakları ihlal edildiği ve toprakları işgale uğradığı için savaşa mecbur bırakılmış ülkeler vardır.. Dün Irak’ta bugün Suriye’de yaşandığı gibi…

ULUSLARARASI HUKUK/MEŞRUİYET VE HAKLI SAVAŞ…

Yakın zamana kadar bütün dünya da egemenlik hakkı ihlal edilen, toprakları yabancı ülke askerlerince işgal edilen, bir diğer ülkenin ekonomik/ziyasi/askeri tahakkümüne karşı direnen bir ülkenin savaşı ortak bir kabul olarak “meşru müdafaa savaşı” olarak görülürdü. “Haklı savaş” da denilmekteydi buna.

Yakın zamana kadar diyorum zira, sosyalizmin yenilgisi ve kapitalizmin dizginlerinden boşanmasıyla, dünya hemen tüm alanlarda olduğu gibi savaş hukuku ve etiği konusunda da “vahşi kapitalizmin” insansız, insafsız ve vicdansız ahlak(sız)lığına teslim olmuştur.”Soğuk Savaş”ın sona ermesi barışın değil tam aksine sıcak savaşın önünü açmıştır. Yerel ve bölgesel savaş ve çatışmalar o tarihten bugüne misliyle artmıştır.

Uluslararası hukuk bu konuda temelde hep güçlüden yana olmuştur. Savaşla ilgili meşruiyet kıstasları kimin ezmek, talan etmek ve tahakküm altına almak niyetiyle savaştığı kimin ise bu işgal ve tahakküm çabasına direnmek, karşı koymak için savaştığı gibi sorunun en esaslı yanını es geçen, egemenlik hakkı, çatışmayı kim başlattı vb. gibi sorunun kıyısından dolaşan unsurlara dayanmaktaydı.

Ama yine de dün ve bugün arasında işin dozajı arasında büyük bir fark vardır.

İki kutuplu dünya da var olan denge nedeniyle açık  ve keyfi işgal girişimleri çok daha azdı ve meşru sayılmazdı. Devletlerin egemenlik haklarına saygı gereği bir ülkede yabancı askerlerin varlığına “barış gücü” adı altında ancak temsili olarak izin verilirdi. O ülkenin yönetimine doğrudan müdahil olan uygulamalara çok daha az rastlanırdı.

Neo liberalizm döneminin yeni güvenlik anlayışı ise “Bizden olmayan herkes açık ya da potansiyel terör tehdididir; bu tehdide yönelik her yerde operasyon yapmak meşrudur” biçiminde özetlenebilir. Yalnızca bazı gruplar değil artık bizatihi bazı devletler de “terörist” ilan edilmektedir. Sözümona o ülke halklarına özgürlük ve demokrasi getirmek cilası kullanılarak ve/ya “önleyici savaş stratejisi” denilen yaklaşımla bu ülkenin ileride tehdit olacağı  iddiasıyla tüm ülkelere yönelik operasyon, savaş ve işgal emperyalist güçlerin sınırsız hakkı olarak lanse edilmiştir. “İnsancıl gerekçeler”, “yerel halk için duyulan demokratik endişeler” devletlerin egemenlik haklarını yok saymanın meşrulaştırıcısı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Daha önce Kosova da en son olarak da ABD’nin son Suriye saldırısında görüldüğü gibi müdahale için geçmişte aranan BM Güvenlik Konseyi vb. onayına bile artık ihtiyaç duyulmaz olmuştur.

PEKİ YA DİKTATÖRÜN HİÇ Mİ SUÇU YOK?

Saddam, Esat, Kaddafi vb. elbette kendi halklarına özgürlük ve refah getiren, emperyalist paylaşım senaryolarının taşeronu olmaktan imtina eden “barışsever” liderler değillerdi. Bu ülkelerde içeride ciddi özgürlük ve refah sorunları, dış politikada da ise ilhakçı ve saldırgan eğilimler söz konusuydu. Dolayısıyla emperyalist bağımlılık ilişkilerine isyan eden liderler de değillerdi.

Bu ülkelerin halklarının bu liderlere karşı yürüttükleri bağımsızlık,özgürlük ve refah taleplerini desteklemenin doğal olarak yadırganacak hiç bir tarafı da yoktur. Fakat emperyalist müdahalelerin meşrulaştırıcısı cilası olan bu argümanları sanki emperyalistlerin gerçek müdahale saikleriymiş gibi yorumlamak ya saflıktır ya da emperyalizm taraftarlığıdır.

Bütün bu gerekçeler bayağı birer yalandan ibarettir. Tarih bugüne kadar emperyalistlerin askeri işgalleri vasıtasıyla özgürleşen hiç bir ülkenin varlığını kaydetmemiştir. Her işgal bu ülkeler için sadece katliam, yıkım ve dağılmayla, çok daha büyük özgürlük ve refah sorunlarıyla sonlanmıştır. Emperyalistleri çok sevdiği diktatörler ve hiç sevmediği diktatörler vardır. Ya da bir emperyalistin çok sevdiği diktatörü öteki emperyalist hiç sevmemektedir. Herkes kendi diktatörünü ayakta tutmaya ve/fakat diğerini yıkmaya çalışmaktadır. Tüm bunlar bu işgallerin ardında “özgür dünyanın” bir diktatöre karşıtlığının değil açık bir talan ve paylaşım amacının olduğunu göstermektedir. ABD işgaline karşı ama “Esat’ta Diktatör!” argümanı kullanmak, yalnızca emperyalist işgal politikalarının gerçek özünü gizlemeye ve bu talan politikalarını meşrulaştırmaya yarar.

Diktatörlüğe karşı çıkmak o ülke halklarının özgürlük ve refah için mücadelesini amasız/fakatsı maddi ve manevi anlamda desteklemeyi gerektirir. Ve emperyalistler böylesi bir halk muhalefeti ile karşılaştıklarında pek sıklıkla halktan yana değil diktatörlüklerden yana tavır almaktadırlar. Ayrıca bu destek asla bir ülkenin işgali olamaz.  Diktatörlüğün ekonomik, siyasi, askeri ayaklarını ambargo, boykot, uluslararası eylem vb. araçlarla işlemez hale getirmekle ve muhalefete ise tüm bu alanlarda gerekli desteği sunmakla olur.

“DİKTATÖRLÜK MÜ YOKSA “EMPERYALİZM Mİ?” SEÇENEĞİNE SIĞMAYIZ…

Bir sosyalist olarak diktatörlüğe de emperyalizme de aynı ilkesel yaklaşımla karşı çakarım.  Anti emperyalizmi bir emperyalist ülke ya da blokla şu ya da bu nedenle karşı karşıya gelmeye indirgemem. Bu gerici diktatörlüklere güzellik makyajı yapmak ve/fakat anti emperyalizmin yüzüne de kezzap atmak gibidir. Son dönemde AKP’nin anti emperyalizmi üzerine dillendirilen masalların ABD’nin geçen günkü Suriye saldırısıyla nasıl hayatın gerçekleri karşısında tuz buz olduğunu düşünün…

Ama aynı zamanda bir ülkenin geleceğine o ülke (devletinin değil) halklarının karar vermesi ilkesinden milim sapmamak gerektiğini düşünürüm. Hiç bir ülkeye başka ülke(ler)in askeri, ekonomik, diplomatik “amborgoyu” aşan açık askeri müdahalesini onaylamam, açıkça ve “ama”sız karşı dururum.

Bir ülke halkı tüm emperyalist ikili anlaşmaları yırtıp atmak, ulusal bağımlılık ve kölelikten kurtulmak için (anti emperyalizm) harekete geçmişse “kim ilk kurşunu attı”ya bakmadan o mücadeleyi sonuna kadar desteklerim.

Bu işin ilkesel yanıdır. Bir de politik yanı vardır işin.

Öyle tarihsel anlar vardır ki, sosyalistler savaşan iki gerici güçten birinin yenilgisinin dünyadaki özgürlük mücadelesi açısından daha avantaj yaratacağını düşünerek (diğerine ilerici/ anti emperyalist payesi biçmeden) o gücün yenilgisini arzulayabilirler.

Suriye halkının özgürlükleri için mücadeleyi yükseltip hem emperyalizmi hem de diktatörlüğü yenilgiye uğratması en büyük arzumdur. Ama eğer bu olamıyorsa, gerek Suriye’ye yönelik askeri müdahaleye ilkesel bakımdan karşı çıktığım için ve gerekse siyaseten ABD bloğunun bu savaşta mağlup olmasının dünyanın ezilen sınıf ve halklarına daha avantajlı bir ortamı hazırlayacağını düşündüğüm için, bir sosyalist olarak önceliğim ABD’nin yenilmesidir.

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=43325

Editör - 17 Nis 2018. Kategori Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes