Şüphe – Yunus ER

Şubat 1981, Ankara. Resmimi önce televizyonda gösterdiler, ardından da duvarlara, camlara astılar. Gündüzleri evden çıkamıyorum.  Sokağa çıkmayı bırak, apartmanın içinde aşağı inmeye bile çekiniyorum. Sanki bu ülkenin bütün insanları resmimi hafızasına mimledi, beni bulmaya ant içti.

Maden ocağında bir kaza olur, yüzlerce insan ölür. Maden işçileri ocaklara inmek istemezler; tedirgindirler, diken üstündedirler. Ayakları onları geri geri götürür. Kendilerinin de yer altında öleceğini düşünürler. Günler, haftaları, haftalar ayları kovalar; maden ocakları üstüne en çok konuşanlar bile unuturlar yaşanan acıları. Yine ateş düştüğü yeri yakar, madende çalışanların korkuları; gündüzleri bize görünmeyen yıldızlar gibi aslında hep oradadırlar. Her sabahın alacakaranlığında madene gitmek için evden çıkarken eşi, çocukları, evdeki bütün yakınlarıyla bir daha görüşemeyebiliriz kaygısı ile sarılıp vedalaşırlar. Bu hüzünlü veda töreni her sabah yaşanır, yaşları küçük de olsa bütün madenci çocukları o saatte ayaktadır.

Bizim gibi ülkelerde yer altında maden ocaklarında çalışanlarla, yer üstünde kaçak yaşamak zorunda kalanlar aynı kaderi paylaşırlar. Yüreklerinde aynı şüpheyi taşırlar: “ Akşam eve dönebilecek miyim? …”

Ülkede yönetimsel bir kaza oldu.  Tren rayından çıktı, otobüs uçuruma yuvarlandı. Siz deyin: “Uçak düştü.” Darbe oldu ülkede. Yüzbinlerce insan tutuklandı, ellisi idam edildi. İşkence suç sayılmadı. İşkence görenler ve işkencede öldürülenler de sayılmadı. Kaybolanlar bulunmadı. Aranıp yakalanamayanların resimleri duvarlara, camlara asıldı. Sonrasında onların da çoğu yakalandı. Ben de topun ağzındayım, her an yakalanabilirim, sokağa çıkmak istemiyorum, maden işçilerinin ocağa inmek istemedikleri gibi.

Hareketsizlikten bütün eklemlerim ağrımaya başladı. Sıcak su torbasına kaynar suyu doldurdum, en çok ağrıyan omuzuma giysilerin altına çıplak ete koydum. Kısa sürede omuzumdan dirseğime doğru acı veren ılık bir sıvının aktığını hissettim. El bileğime doğru geliyor ılık sıvı, acı büyüyor. Köyde bize öğretilenleri anımsadım:

“Bütün acılar, ağrılar biteceğine yakın ağrının, acının en büyüğünü yaşatır. Dayanacaksın! Direneceksin!”  Dayanıyorum… Direniyorum…

“Ağrılar elimden, parmaklarımdan çıkıp gidecek” diye düşündüm. Ilık sıvı elime ulaşınca anladım ki elime parmaklarıma akan çıkıp gidecek olan ağrılar değilmiş. Omuzum yanmış, kolumdan akan ılık sıvı kanımmış. O günden sonra hiçbir eklem yerim ağrımadı. Ağrıyacak yerim, başına geleceklerden korkup, ağrımaktan vaz geçiyor olmalı.

 

Ev köpekleri akşam eve gelecek insanı bekler. Beklediğini karşısında görünce, sevincinden çılgına döner; koşar, zıplar, gelene nanikler yapar, sevinç çığlıkları atar, ön ayaklarını havaya kaldırır, O’na dokunmak ister. Gelen insan yorgun değilse köpeği sokaklarda gezdirir.

Akşamın olmasını, Hürriyet’in o gün de yakalanmadan işinden eve dönmesini dört gözle beklerdim. O kapıdan girince ev köpeklerinin yaptıklarını yapardım.  Karanlıkta koluma girer, bütün tenha sokaklarda dolaştırırdı beni.  Ayaklarım açılırdı yürüdükçe, saatlerce yürümek isterdim. O günden beri nerede bir ev köpeği görsem hüzünlenirim.

Ortalık hep karanlık olsun dilerdim. Gündüzlerin uzamasını istemezdim.

Gündüzleri evden çıkamayınca, iyi bir sokak gözlemcisi oldum. Kim saat kaçta apartmandan çıkar, akşam kaçta nasıl döner. Sokaktan geçen seyyar satıcıların, bağırtılarındaki ortak yanları, farklılıkları o günlerde öğrendim. Apartmanda bir aile; karı koca, aralıksız her akşam çevredeki evlerden birisine “misafirliğe” gidiyorlar. Aynı eve üst üste ikinci defa gitmiyorlar. Huylandım bunlardan. İstihbarata bilgi aktarıyor olabileceklerini düşündüm. İncecikten izlemeye aldım bunları.

Adam orta boylu, otuzlu yaşlarda, zayıf, soluk benizli, yanakları çökük biri… Erkenden, yetişkin olmaya zorlanmış sanki. Karpuz gelişimini tamamlamadan içi kızarsın, olgunlaşmış görünsün diye kökünden besin aldığı sapını iyice burarak örselerler, ezerler ama koparmazlar. Görünürde köküne, kökenine bağlı, ancak oradan gıdalanamayan; bunu da kimselere anlatamayan karpuz gıdasızlıktan keçeleşir,  kızarır. Bu adamın kolları, bacakları burma karpuzun örselenmiş, ezilmiş sapı gibi ala canlı, incecik. Yüzü, keçeleşmiş burma karpuzun içi gibiydi. Kadının sırtından hiç eksilmeyen, hiç değişmeyen güllü fistanı köklerini iyi anlatıyordu, ama geldikleri gül diyarından, köklerinden bir güç, bir destek alamadıkları, bağlarının örselendiği her hallerinden belliydi. Bu tipler çok az para karşılığında, ya da parasız istihbarata ispiyonculuk yapabilirler. Bunu yaparken bir kimlik kazandıklarına, ulvi bir görevi ifa ettiklerine de inanırlar.

Bu adam ve eşine ilişkin sorular, şüpheler büyüdükçe büyüyor kafamda. Kendi kendime söyleniyorum:

“Bunların istihbaratla iş birliği yaptıklarını bütün mahalleli biliyor olmalı ki; korku bokuna herkes evine alıyor bunları. Sıra bize ne zaman gelecek acaba?  Bu bela ile nasıl baş edilecek?”

Bir akşam, apartman girişinde, Hürriyet bu adamla karşılaşınca selam vermiş ve sormuş:

“Size misafirliğe geleceğiz. Ne zaman müsaitsiniz?”  Cevap hızlı ve net:

“Hadi hemen gelin!”   Apar topar indik. Bu adamım konumunu çözecektik. Giriş kapısından bizi aldı, önümüze düştü, kömürlükler katına indirdi. Artık kullanılmayan genişçe kömürlüğün kapısını eliyle itekledi, tek elektrik lambasını yaktı.  Bizi önden buyur etti.  Bir somyadan başka hiçbir eşya, kap kacak yoktu. Eşi yorgana iyice sarılmış somyada hareketsiz oturuyordu. Bizi görünce şaşkınlık yaşadı, toparlandı, ayaklarını somyanın yanında betonda duran yarım ayakkabılarının üstüne dayadı. Toprak altında, kış uykusunda, baharı bekleyen bir canlı gibi hareketleri yavaştı. Akşam gidilecek sıcak, aydınlık evin hayali, yüzlerinde bir yalancı bahardı…

***                                   ***                               ***

Haziran 1984, İstanbul. Hürriyet, hamileliğin dördüncü ayında, bir cumartesi akşamı, Beyoğlu’nda sinemaya gittik. Eve dönüşte Aksaray’da otobüs değiştirecektik. Gündüz vakti on binlerce,  yüzbinlerce insanı ağırlayan bu kadar insanın gürültüsü, acımasızlığı ile yorulan Aksaray meydanı gece dinginleşmiş, dinlenmek ister gibiydi. Vatan Caddesinin başındaki insanlar sayılacak kadar azdı. Yusuf Paşa durağından hemen otobüse, minibüse atlayıp eve gitmek varken oralarda o saatte turlamak istedik. Doktorlar Hürriyet’in bol bol yürümesini önermişti. Üzerimizdeki kimlikler sağlam, çalıştığımız işyerlerinden dolayı konumumuz iyi.  Kafamız rahat yani… Polis kimlik kontrolü yaparsa gibisinden kaygılarımız yok.

Oracıkta birden bizimle birlikte turlayan giyim kuşamlarıyla itici,  genç, orta yaşlı iki erkek belirdi. Sonra ikisi daha turlamaya başladı. Biz usulca uzaklaşmak istedik, onlar da peşimizden geldiler. Yusuf Paşa durağında beklemeye başladık, iki yanımıza gelip dikildiler. O saatte otobüs, minibüs de az geliyor. Durakta sağa sola turluyoruz, onlar da turluyorlar. Biz dikiliyoruz onlar da dikiliyorlar. Böyle ağır bir takip altında gidilecek yere ve yöne gidilmezdi.

Yolun karşı tarafına geçtik, onlar peşimizden gelmediler. İlk gelen otobüse bindik, bizden sonra binen olmadı. Bu Taksim otobüsü, Şişhane’de indik. Pera’da ara sokaklardan geçip tekrar tekrar takip kontrolü yaptık, peşimizde kimse yok. Bir sonraki duraktan Mecidiyeköy otobüsüne bindik, Osmanbey’de inip Samanyolu sokakta aynılarını yaptık… Mecidiyeköy-Bakırköy güzergahında beş defa daha otobüs değiştirdik. Yollarda bindiğimiz otobüsleri izleyen sivil araçlar olmadığından emindik. Bahçelievler’deki evimize geldiğimizde yorulduğumuzu anladık, yollarda saatlerce didinmiştik.

Eve takip getirmedik, bundan emindik ama olayın şokunu, analizini o gece bitiremedik… Bunlar polis mi? Polis değilse bizi neden takip ettiler?… Neden etrafımızı  kuşattılar?…  Neden almadılar? … Polis bizi hemen almayacak, bir süre takip edecekse, bunu bize fark ettirmeden yapmaya çalışır. Açıktan gelip dört yanımızı kuşatıyorsa alacaktır. Kuşatıyorlar ama almıyorlar… Gideceğimiz yöne gitmekten vazgeçip, karşı yola geçiyoruz, bizi başka sivil memurlara izlettirmiyorlar… Çok farklı bir durum var. Hiç bilmediğimiz bir taktik mi bu?…  Yeni bir teknoloji mi getirdiler?… Üzerimize gözle fark edilmeyen bir takip sistemi fırlatıp, peşimizden gelmeye gerek duymadılar mı acaba?  Uyu uyuyabilirsen. Çık işin içinden.

Pazartesi günü iş hanının Sivaslı bekçisi Ali Ağabeyi yakaladım:

“Sen gece nöbet değişiminde eve nasıl gidiyorsun?”

“Aksaray’da Vatan’ın başından kalkan otobüse biniyorum.”

“Oralar o saatte de kalabalık mı olur?”

“Hayır hayır kadın ticaretiyle uğraşan, tipleri bozuk üç beş erkek dolaşır ortalıkta.”

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=43387

Editör - 30 Nis 2018. Kategori Mülkiye'den Damlalar, Mülkiyeden. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes