24 Haziran,” Abdülhamid’in neferleri” ve Anayasa.. – Taner TİMUR

Gökte süzülen Zümrüdü Anka kuşu; şaha kalkan atlar; havada kavis çizen kılıçlar; çöl aşan ordular.. Ne var, ne oluyor, demeyin! “Abdülhamid’in neferleri” geliyor! Yanlış anlaşılmasın, bu bir dizi fragmanı değil, bir reklam. AKP’nin seçim reklamı! Hedefte de “Darül Harp” değil, seçim sandıkları var.

Şimdi kimse çıkıp “Sultan Hamid’in fetihlerle ne ilgisi var?” demesin. Aslında yok! Ama hayallerle yaşamanın da galiba hoş bir yanı var. Üstelik Haşmetli’nin saltanatına “fetih”le değil de, Balkan eyaletlerinin yarısını kaybederek başladığı çoktan unutuldu. Ardından da “Ulu Hakan” Kıbrıs’ı İngilizlere hediye etmişti! Öyle ki o günlerde Osmanlı düşmanı Lord Salisbury bile Türklere acımış ve “zengin bir eyaleti (Kıbrıs’ı) kendileri için (93 Harbinde) hiçbir şey yapmamış bir memlekete vermelerini kimse anlayamayacak” demişti.
***
Yine de anlayanlar oldu; fakat zamanla her şey unutuldu. Şimdilerde ise pop-tarihçilerimiz o dönemi allayıp pullamaya başladılar. Oysa Fatih’in, Kanuni’nin ordularını resmedip, ardından da “Abdülhamid’in neferleri”nden medet ummak biraz ayıp olmuyor mu? Galiba artık alışık olduğumuz “algı operasyonları”nın sınırları bile zorlanmaya başladı.
Sultan Hamid ve Reis Erdoğan.. Gerçekten de başka çağların, başka zihin yapılarının, başka sosyal tabakaların ürünü olan bu iki şahsiyet arasında ne gibi benzerlikler olabilir? Doğrusu ben de merak ettim; notlarımı karıştırdım ve izleyen satırlarda genel hatlarıyla bir “Devr-i Hamid” tablosu çizmeye çalışıyorum.
***
İlk söylenecek şey herhalde şu: Sultan Hamid’de “modern bir ulus” anlayışı yoktu; ülkeyi “cemaat esprisi” içinde, “Mülk-Devlet” anlayışıyla yönetiyor, “devlet”e kişisel “mülkü” gözüyle bakıyordu. Mabeyn katibi İ. M. Mayakon’un yazdığı gibi, onun için “İmparatorluğun tek bir manası vardı: Nefsi Hümayun!”. Aslında “Hümayun” da feodal bir oligarşiydi: Şehzade ve hanım sultanlarıyla, sarraflarıyla, bankerleriyle, mültezimleriyle, paşalarıyla.. Daha dar çevrede de kendine bağlı ve gayet işbilir adamları vardı: Banker Zarifi Efendi; Hazine-i Hassa Nazırı Agop Paşa; özel hekim Mavroyeni Paşa; saray mimarı Balyan ailesi; Berlin Konferansı’nda “nefsi hümayun”u savunan Kara Todori Paşa..
***
Bu işin “seküler” tarafıydı, bir de ruhani sorunlar vardı. Ehli küfür ile “Panislamizm” yapılamayacağına göre o konu da işin ehline bırakılmıştı: Şam’lı Rifai Şeyhi Ebulhüda es Seyyadi, Arap İzzet Paşa ve son dönemde de -doğru dürüst Osmanlıca konuşamadığı için yerli ulemanın şimşeklerini çeken- Cemaleddin Afgani.. Tabii en altta da “neferler”, yani müminler ordusu.. Basiretli Sultan onları da Goltz Paşa’nın ihtimamına bırakmıştı. “Gayrimüslimlerden askeri hizmet istemeyi düşünmek hayal kurmaktır” diyordu; “bizim için intihardan farkı yoktur”. “Alavere dalavere..” formülü o tarihlerde sadece Müslümanlar için geçerliydi ve sadece onlar “nöbete” gönderiliyordu.
***
Tablo buydu ve temel sorun da “Nefsi Hümayun”un bu tablo ile nasıl korunacağı idi. Aslında iç sükûn kolayca sağlandı. Hafiye ordusu, fetvacı mollalar, zaptiye teşkilatı, sansür heyeti, hepsi hazırdı; emre amade bekliyorlardı. Dışa karşı savunma ise daha zordu ve Sultan Hamid “Mülk”ün bu kadrolarla korunamayacağını çok iyi biliyordu. Bu konuda da umudunu İngiltere-Rusya rekabetine dayandırmıştı. Osmanlı Devleti Rusya sınırlarında bir “tampon bölge” teşkil ediyordu ve İngilizler, Rusların Boğazlara el koymasına asla izin vermeyeceklerdi. Daha yirmi beş yaşındayken “Yenilmez Armada”nın İngiltere’de, Spithead’de yaptığı gösterilerde büyülenmiş ve bu kanıya varmıştı. Saltanatı boyunca da İngiliz sefirleri ne zaman bir tehdit savursalar o gösteriyi anımsıyor ve yelkenleri indiriyordu. Kaldı ki Said ve Kamil Paşalar da durumu yatıştırmaya hazır, bekliyorlardı.
***
Yine de gün geldi, denge bozuldu ve Sultan’ın düşüşü de bu ortaklığın bozuluşu ile oldu. Zaten daha önce, 1890’da, Almanya’da Kayser II. Wilhelm’in Bismark’ı işten uzaklaştırmasıyla Avrupa dengesi sarsılmış, 1894’te de Fransa -Almanya’ya kaptırdığı Alsace Lorraine’i geri almak umuduyla- Rusya’ya İstanbul’u vaat etmişti. İngiliz-Rus yakınlaşması ise dengeyi temelinden sarstı.
***
Kötü haber Saray’a 1908 Haziran’ında ulaştı: İngiltere Kralı VII. Edward ile Çar II. Nicolas, 9 Haziran’da Reval’de bir dostluk anlaşması imzalamışlar ve “bir hamlede Sultan’ın İngiltere ile Rusya arasındaki rekabeti esas alan dış siyasetinin dayanağını yok etmişlerdi”. İçeriği bilinmese de, anlaşma bir felaket habercisiydi. Kısa bir süre sonra da Said Paşa, elinde Kanunu Esasi, Sultan’ın kapısında arzı endam ediyordu. Tünelin ucu görünmüştü.
***
Aslında Abdülhamid tam bir Anayasa düşmanıydı. Baskı altında bir Anayasa ile tahta oturmuş, fakat onu hemen rafa kaldırarak 33 yıl ülkeyi istibdatla yönetmişti. Bu kez Anayasa tekrar geliyordu. Ya onu tekrar rafa kaldıracak, ya da gidecekti. Bu bağlamda 31 Mart softa ayaklanması onun için son fırsat oldu. Ne var ki isyancılar İstanbul’a hâkim oldukları bir sırada, Mabeyn’den kendisine Ayasofya’da görünmesi önerilmiş, o da bunu korku içinde reddetmişti: “Beni parçalatmak istiyorlar” diyordu. (S. Akşin, 31 Mart, 2015, s. 70). Daha sonra Hareket Ordusu’na da yaranamadı. Sıkıyönetimin hükümete sunduğu raporda çok ağır bir şekilde suçlanıyordu; artık bitmiş bir adamdı. Meclis-i Milli 27 Nisan 1909’da yaptığı görüşmelerin sonunda tahttan indirilmesine bu koşullarda karar verdi.
***
Karanlık parantez kapanmış, yeni bir dönem başlamıştı. Ne var ki arkasında bıraktığı enkazın altında ezilen partiler de kısa sürede itibarlarını kaybettiler ve bir umutsuzluk ortamında ona özlem duyanlar belirmeye başladı. Oysa tarih hükmünü vermiş, kara sayfa kapanmıştı. Bu konuda en isabetli satırları da şair Yahya Kemal yazdı. “Hürriyetin İlanı”nın 33. yılında (1941), şair, ona özlem duyanlara şöyle hitap ediyordu: “Devrinde otuz üç sene herkesi susturmuş bir padişahı otuz üç sene aynı şiddetle susturmak feleğin garip bir adaleti olsa gerektir (..) Ben kendi hesabıma Abdülhamid’e sövülmesinden memnunum. Çünkü bu sövüşler hürriyete yarıyor (..) Ona da sövülmese kime sövülecek? Avrupa’da Neron’u tezkiye etmek (temize çıkarmak) isteyenler çıkmıştı. Belki çok ileride bir gün bizde de Abdülhamid’i tezkiye eden biri çıkar. Varsın, çok uzak bir zamanda çıksın! O zamana kadar hürriyetle istibdatın farkını anlayacak kadar adam oluruz!”. (Tarih Musâhebeleri, 1975, s. 112-113).
***
Yahya Kemal bu satırları 77 yıl önce yazmıştı. Bu “çok uzak bir zaman” sayılabilir mi? Sayılsa da sayılmasa da, gerçek şu ki günümüzde bu “tezkiyeciler” çıkmış bulunuyor. Yarın da sandıklara gidip, yine Yahya Kemal’in dediği gibi “yalan yanlış bilgilerle” Erdoğan’ın şahsında “Ulu Hakan”ı canlandırmaya çalışacaklar! Ve bu arada “Millet İttifakı” temsilcileri de, ellerinde yeni bir Anayasa, Saray’ın kapısında bekliyorlar. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisi de aday olmuş ve dört milyon kadar oy almış başka bir halk temsilcisi de, bu kez Zaptiye Nezareti’nde tutuklu bir aday olarak yazdığı mektupta tüm yurttaşlara “barışa, demokrasiye ve birlikte yaşama” olan inancını iletiyor..
Gelin bizler de yarın bu inancı paylaşarak ve bu inanca uygun bir anayasa özlemi içinde sandıklara gidelim..

 

URL: http://cerideimulkiye.com/?p=43624

Editör - 23 Haz 2018. Kategori Mülkiyeli Köşe Yazarları, Yazarlar. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes